BU BENİM YILDIZIM

Bu çocuğun oyuncakları gökte. Bütün çocuklar yere bakarken o göğe bakıyor. Yorgun düşüp gözleri kapanana kadar sayıyor yıldızları. Ve bir gece sarayın bahçesinde oynarken ağabeyinin bakışlarını gökyüzüne fırlatıyor coşkuyla: “Bu menin yüldizim!”


Ağabey çocukça bir telaşla, “Öyle deme!” diye uyarıyor kardeşini, “Bütün yıldızlar Allah’ın!” Küçük ısrar ediyor: “Bu kadar yıldızı Allah ne yapsın! Biri benim!” Ağabey ısrar ediyor: “Öyle deme, günah olur!” Babalarına koşuyorlar. Ellerini çocuklarının saçlarına paylaştırıyor baba. O anda çocuk olmak istiyor, “Bu benim yıldızım!” diye bağırmak. Sonra babasına koşmak onaylatmak için. “Bu parlak yıldız kardeşinin olsun!” diyor gülümseyerek. Küçük sevinç çığlıkları atmaya başlıyor: “Yıldızımı buldum! Yıldızımı buldum!”

Küçük dedik ama adı “Büyük Bey”. Timur’un yıldızı o. Doğumuyla Mardin’i kurtaran çocuk. Mademki Uluğ Bey teşrif etti dünyaya, serbest kalsın zapt edilen şehir. Mademki Timur’un torunu oldu, vergi de ödemesin. Babası varsın Muhammet Tarağay adını koysun. Büyük Bey olacak, herkes ona “Uluğ Bey” desin. Öyle bir Bey olsun ki, bilim dünyasında ondalık kesir usûlünü ilk kullanan Gıyasüddin Cemşit, “Hükümdarların en büyüğü, en adili en merhametlisi, en âlimi, milletlerin sahibi, Arap ve Acem hükümdarlarının efendisi, Doğu ve Batı’nın hükümdarı…” sözleriyle ithaf etsin kitabını ona. Zamanın şairi Sekkâkî huzura çıkıp, “Dünyanın benim gibi bir Türk şairi ve senin gibi âlim bir hükümdar vücuda getirmesi için, felek daha uzun yıllar dönecek,” desin. Babası Şahruh Bahadır Mirza’ya öyle hürmetli olsun ki, bir sözünü iki etmesin. Öyle güvenini kazansın ki bey babasının on dokuz yaşında Horasan ve Maveraünnehir hakanı olsun. İsraf etmesin, imar etsin ülkesini. Babası ölüp hükümdar olduğunda gümüş paralara onun adını bastırsın. Cuma hutbelerini hükümdar babasının adına okutmaya devam etsin. Allah öyle genişletsin ki ilmini, beş yüz yıl aşılamasın dünyada. 48 takım yıldız ve 1018 yıldızın kataloğunu çıkarsın, 28 yıl çalışıp “Zîc-i Uluğ Bey” adıyla. Kadızade Rûmî, Kâşî ve Ali Kuşçu olsun ilimde yoldaşları. Gökyüzünü avucunun içi gibi bilsin. Öyle kuvvet versin ki yaradan hafızasına, kırk beş yıl sonra çocukluk arkadaşını tanıyabilsin. Yedi kıraat üzere okuyabilsin Kur’ân’ı her gün iki cüz, adaleti çiğneyen Kadı’nın sakalını kessin.

Hükmün onuru adalet. Yalnız “XV. Yüzyılın astronomu” değil Uluğ Bey, âdil hükümdarı da. Semerkant Medresesi’nin başına getirdiği Kadızâde Rûmî’ye danışmadan bir müderrisi görevden aldığında bakın neler oluyor. Rûmî medreseyi terk edip evine kapanıyor. Uluğ Bey, Rûmî’nin evine gidip neden derslere girmediğini soruyor. Rûmî, “Biz müderrisliği hiç kimse ile ilişkisi olmayan ve hükümdarlarca azli düşünülmeyen bir görev sanırdık. Halbuki şimdi hüküm sahiplerinin tasarrufunda olduğunu gördük,” diyor. Ve hükümdar özür diliyor tebasından. Söz veriyor, bir daha karışmayacak medreseye. Azlettiği müderrisi iade ediyor görevine. Ah ilim! Ne büyük devlet!

Ah zulüm! Oğuldan babaya geldiğinde ne büyük lânet! O babasını yüceltmişti, oğlu onu öldürttü. Rüknettin Abdüllatif Mirza, Herat şehrinin valiliğiyle yetinmeyip isyan etti babasına. Baba ile oğlun orduları Ceyhun nehrinin iki yanında saf tuttular. Onların birbirine düştüğünü görenler başkent Semerkant’ta isyan çıkardılar. Uluğ Bey savaşı bırakıp Semerkant’a koştu ordusuyla. İsyanı bastırarak, şehre yeni bir vali atadı: Miranşah Kavçin. Meydanı boş bulan oğul Ceyhun’u geçerek Semerkant yakınlarına kadar ilerledi. İşte o meydanda yenildi Uluğ Bey oğluna. Semerkant’a sığınmak istese de atadığı vali kapıları açmadı. Uluğ Bey Türkistan’a doğru kaçmaya çalıştı esir düşmemek için. Oğul Semerkant’a girip kendini hükümdar ilan etti. Baba oğlunun merhametine sığınmak istedi. Fakat oğul göz yumdu babasının öldürülmesine. Kardeşi Abdülaziz Mirza’ya da kıydı bir gün başkaldırır, diyerek. Fakat uzun sürmedi hükümdarlığı Rüknettin’in. Altı ay sonra uçuruldu başı gövdesinden Uluğ Bey Medresesi’nin kapısına. Bu hazin hikâyeyi özetledi Baburnâme iki satırla: “Babasını öldüren padişahlığa yakışmaz. Diyelim ki padişah, altı aydan fazla saltanatı olmaz.”

Bu dünyadan Acem yazarlarının diliyle “Eflatun’un bilgisini ve Feridun’un haşmetini şahsında toplamış” bir Uluğ Bey geçti. Eflatun’un kurduğu akademinin kapısında “Buraya matematik bilmeyenler giremez,” yazıyordu. Uluğ Bey’in inşa ettirdiği medresenin duvarında ise kendine değil Peygamberine ait bir hüküm vardı: “İlim tahsil etmek erkek ve kadın her Müslüman’a farzdır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir