BU DÜNYA IŞI OYUNDUR OYUN!

Dil eşikte yatan bir arslan da olabilirdi, yularından çekilen bir deve de. Söz kara yere mavi gökten inmişti. İnmişti de karışmıştı toprağa taşa. Her kim altını topraktan çıkardı, alev alev yanan taçlar beyler başında. O zamanlar söz sahipleri korkardı dilden.


Korkardı da başkasına değil, kendilerine sallarlardı parmaklarını: “Sözü çok söyleme, sırasında ve az söyle; binlerce söz düğümünü bu bir sözde çöz!” Ya kalkarsa arslan eşikten! Ya parçalarsa söz sahibini. Kim ki kitap yazdı, başında şöyle demeli: “Sözünü iyi söyle! Aklın süsü dil, dilin süsü söz, insanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dili ile söyler; sözü iyi olursa yüzü parlar.” Röportaj yapılmazdı kitabı çıkan yazarlarla o zamanlar. Kendileri anlatırlardı: “Sözü bilerek söyleyen çok kimse var; benim için sözü anlayan adam azizdir… Elli yaşım bana elini değdirdi; kuzgun tüyü gibi olan başımı kuğu tüyüne çevirdi. Şimdi altmış ‘Bana gel!’ diye çağırıyor; ecel pususuna düşmezsem, şimdi oraya gideceğim. (Bir zamanlar) vücudum ok, gönlüm yay gibiydi; şimdi vücudum yay oldu; gönlümü ok yapmalıyım.” Elli yaşında ilk kitabı çıkmıştı Balasagunlu Yusuf’un: “Kutadgu Bilig”. O zamanlar imza günleri değil, imzalar vardı.

Yusuf’tu, Has Hâcib oldu 1070 yılında. Buğra Kara Han çevirince sayfalarını Kutadgu Bilig’in. Anladı, gönlü ok olmuştur Yusuf’un. Kaşgarlı hakanı nasıl da vurdu: “Bu dünya işi oyundur oyun. Oyuna katılma, nene gerek bu oyun!”Kutadgu Bilig, Kutluluk Bilgisi farkında olanlara oyunun. “Ben sözümü söyledim ve kitabı yazdım; bu kitap her iki dünyayı tutan bir eldir.” Kitabını tek dünyaya sunmuyor. Belli ki birden fazla dünyası var Yusuf’un. Bu yüzden münacatla açılıyor kapısı. Allah adı ile başlayan bu ilk Türkçe eserin: “Allah adı ile söze başladım. Yaratan, yetiştiren ve göçüren Rabbimin adıyla.” Bu yüzden na’tla süsleniyor penceresi: “O’nun yoluna gönül bağladım; bütün dediklerine inandım ve severek sözünü tuttum. Ey Tanrım, benim gönlümü gözet; kıyamette beni Sevgili Peygamber’le haşret!” Ve bu yüzden dört kristal avize gibi aydınlatıyor kutlu evi İslâm’ın dört halifesi: “Bunlar O’nun sevdiği dört arkadaşı idi.” Nihayet sıra Buğra Han’a geliyor. Herkes sırasını bilmeli. Bilmeli ki büyüklük büyüklere tabi olmakta. Hem illa bir şey söylenecekse sultana az övüp çok yermeli: “İyi kanun koy. Kötü kanun yapan kimse daha hayattayken ölmüş demektir. Adalete dayanan kanun bu göğün direğidir. Kanun bozulursa gök yerinde duramaz.”

“Has Hâcib”lik makamı vezirlik ve ordu komutanlığından sonra gelirdi sarayda. Has Hâcib vicdanıydı Karahanlıların. Hâcib olmak, insanlara yol göstermek demekti. Öyle bir teşrifat nâzırı ve mâbeyinci ki, akıl, bilgi, tavır, davranış; boy bos, yüz, ses, kıyafet harmanlanmalı şahsında. Boşluklara köprü olmalı, sessizlere ses. Kulak olmalı dileklerine yoksulların. Yusuf olmayacaksa Has Hâcib kim olacak! Kim çıkartacak sahneye hükümdar Gündoğdu’yu, vezir Ay-Toldı’yı, Ögdülmiş’i; vezirin oğlunu, Odgurmış’ı; Ögdülmiş’in zâhid akrabasını. Kim onların ağzından, adaleti, mutluluğu, aklı ve âkıbeti konuşturacak! “Bugün bilgi hakîr oldu. İlde fena insanlar arttı. Akıllı kişiler ağız açamıyorlar… Eskiden cemaat çok, camiler azdı. Şimdi camiler çoğaldı, cemaat azaldı!” diye yükseltecek sesini. “Hükümdarın çevresindeki insanların iyi veya kötü olması hükümdara bağlıdır. Hükümdarlar kötü olmadıkça yanlarında kötü kimseler toplanamaz!” diyebilecek sarayda.

Yusuf olacak elbet. Dile hakim olmak isteyen Yusuf. Türkçeyi peşine düştüğü bir yaban ceylanına benzetip, “Onu yavaşça tuttum, kandırarak kendime çektim. Okşadım ısındırdım. Bana gönül verdi. Yine de ara sıra korkup ürküyor.” diyen Yusuf. İki dünya mutluluğunu “iyi insan” olmaya bağlayan, kötülerin gücünü her geçen gün biraz daha kaybettiğini müjdeleyen Yusuf. Huzurun zahmet, sevincin kaygıyla yol arkadaşlığı yaptığını görüp, zahmetsiz huzur, kaygısız sevinç aramayan Yusuf. Güçlüleri haklı kılmak için hükümdarın kapısını aşındırmayan, güçsüzlerin hakkını aramak için hükümdarın kapısını sarsan Yusuf: “Kapıda birçok aç kurt toplanmıştır; ey hükümdar, koyunları koru!” Yusuf olacak elbet. İslâmî Türk edebiyatının ilk yazarı Yusuf. Ellerinin mürekkebiyle değil kelimelerinin derinliğiyle resim veren Yusuf. Kafiye darlığını gönül genişliğiyle aşan, 6645 beytinde Türkçe çağlayan Yusuf. “Ten isyanları”nı bilgi sultanıyla bastıran, “yalnızlık korsanları”nı “Zikrullah” gemisiyle susturan Yusuf.

Bu dünya işi oyunsa eğer, Yusuf olacak elbet.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir