Bu görev Allah’ın lütfu’

Gençliğinde, Kuran meali de yazmış olan TMSF Başkanı Ertürk, bu görevin kendisine “Allah’ın bir lütfu” olduğunu söylüyor

Kamuoyu, TMSF Başkanı Ahmet Ertürk’ü, son birkaç yıldır batık patronları ile ilgili haberlerden tanıdı. Ancak, inanan biri olarak Ertürk İslami çevrelerde, çok daha eskiden tanınan, ’etkili’ bir isim. İslamın, daha çok ’felsefi’ tarafına vurgu yapıyor. ’Evrensel boyutlar’ üzerinden sol’la da buluşabildiği noktalar olduğunu söylüyor. Ancak, hem sol’un hem İslam inancının, ’reel politik’ içinde değersizleştiril-diğini savunuyor. Bu açıdan en sert eleştirileri Necmettin Erbakan’a yöneltiyor. Ertürk, “Erbakan İslamcılığı, Türkiye’ye yapılmış bir kötülüktür” diyor

AHMET ERHAN ÇELİK
[email protected]

Banka batıklarını temizlemekle görevli Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk’le bu defa farklı bir mekânda bir araya geldik. Ertürk’le Rumelihisarı’nda kahvaltı ederken hiç bilinmeyen yönleri ve görüşleri üzerine saatlerce sohbet ettik. Her ne kadar gömlek – kravat giyinmiş bile olsak, resmi sıfatlardan sıyrılmış halde yapılan bu söyleşiden pek çok başlık malzemesi çıktı. Bunlardan bir kaçı şöyle:
“Ben solculuğun varmak istediği yere başka yerden daha erken varacağımı düşündüm.”
“İslamcılık da solculuk da iktidar yarışına girdi. Her ikisini de öldüren reelpolitiktir. Bu nedenle Erbakan islamcılığı da Türkiye’ye yapılmış bir kötülüktür. İslamcılık ve sol, Türkiye’yi 5 yıl yönetme yarışına mahkum edilemeyecek kadar ulvi şeylerdir.”
“Hiç para vermeseler de bu görevi (TMSF Başkanlığı’nı) yapmayı kabullenirdim.”
“Birilerinin yoksullara, eşitsizliğin karşı mücadeleye tercüman olması lazım.”
“Ankara, siyaset yarışının bütün insani duyguları öldürdüğü bir atmosfer oluşturmuş. Oysa Ankara’nın, siyasetin dışında bir dünya var.”
(…)
Ertürk’le söyleşiye içtenlik hakimdi. Bu nedenle karşımıza insani, sakınımsız görüşler çıktı. Ertürk’e yönelttiğimiz ilk soru şöyleydi: “Türk islam entelejansiyasında memleketiniz Malatya’nın adıyla anılan bir İslami akımdan sözediliyor. Bu akımın lideri babanız mıydı? Liderlik babanızdan sonra size mi geçti?”
Bu soruya gülümseyerek “Hayır” yanıtını verirken, “Bakın anlatayım” dedi ve sohbet yol almaya başladı.

’Suikastçi dostlar’

Vatan gazetesinin başyazarı Ahmet Emin Yalman’a 1952 yılında Malatya’da bir suikast düzenlenmişti. Eylemin planlayıcısı olduğu söylenen ve Saatçi Musa adıyla bilinen Musa Çağıl’ı sizin çok iyi tanıdığınız söyleniyor. Bu doğru mu?
Onu tanımayan yoktur. Hatta sadece Malatya’dan değil; Türkiye’nin neresinden olursa olsun Ankara’ya üniversite öğrencisi olarak gelen herkes ya burs almak ya da yurt bulmak ya da kayıt yaptırmak için Saatçi Musa’dan yardım isterdi. Tabi ben 30 yıl öncesinden sözediyorum. Hatta o zaman adı sadece Saatçi değil, Saatçi ve Kitapçı Musa’ydı. Musa’nın o zaman Ankara’da İzmir Caddesi’nin köşesindeki pasajda hem saat tamiri yaptığı hem de kitap sattığı bir dükkanı vardı. Dükkanda daha çok sağcı cenahın okuduğu kitaplar bulunurdu. O küçükücük dükkanda isteyen kitapları satın alır, isteyen de orada oturur okurdu. Böyle enteresan bir yerdi.
Yalman suikastinin asıl faili Hüseyin Üzmez’dir. Saatçi Musa ise Üzmez’e yardım eden kişi olarak, yanılmıyorsam 7 -8 sene yatmış bir adamdır. Çıktıktan sonrada 12 derece gözlükleriyle saat tamirciliği yapmaya başlamıştır. Saat işi o kadar ince bir iştir ki, o gözlüğüne ayrıca bir şey daha takardı. Dükkanı ise bir siyaset ve edebiyat mektebi gibiydi.

’Cumhurbaşkanı çıkaran saatçi dükkanı’
Saatçi Musa’nın dükkanı yalnızca 16 metrekareymiş. Bu küçücük yerde kimleri tanıdınız?

Sezai Karakoç’tan Erkan Beyazıt’a, Cahit Zarifoğlu’ndan, Nuri Pakdil’e, Kasım Özden Ören gibi o dönemin edebiyatçılarının büyük bölümünü ben orada tanıdım. Bugünün büyük politikacılarını da orada tanıdım. Korkut Özal’ından tutun, bugünkü Meclis’te bizim kuşağımızdan milletvekillerini, örneğin Turizm Bakanı Atilla Koç’la da orada tanıştım. Koç, o zamanlar sanıyorum İçişleri Bakanlığı’nda danışman ya da kaymakam gibi bir görevde bulunuyordu. Bugünün bakanları Zeki Ergezen de, Abdullah (Gül) Bey’de o dükkânın müdavimleri arasındaydı.
Benden önceki dönemlerde de (8. ve 9. Cumhurbaşkanları) Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın da oralara çok takıldığı söylenirdi. 1971 muhtırasından sonra sükünet dönemi gelmişti. Önce bürokrat sonra siyasetçi adamların bir kısmı ya Ankara ya Türkiye dışına çıkmışlardı. Yani piyasada yoktular. Saatçi Musa o şekilde fonksiyon icra eden bir adamdı. Dükkânı 3 – 4 kişinin oturacağı 5 – 6 kişinin de ayakta dolaşarak sohbet ettiği bir yerdi. Neredeyse Türkiye siyasetinin havası o dükkânda solunurdu.

Sizde mi Bursa’ya okul ihtiyaçları için Saatçi Musa’ya giderdiniz?
Benim bunlara ihtiyacım yoktu. Saatçi Musa’nın dükkanına o atmosfere olan düşkünlüğümden giderdim. Orada kitaplarını okuduğunuz şairleri, yazarları görürdük. Orası biraz da edebiyat – şiir düşkünüyseniz, bulunmaz bir ortamdı.

’Malatya hareketi Tasavvufa karşıdır’
İslamcı fikir dünyasında Malatya Hareketi diye bir akım var mıdır?

Eğer Malatya Hareketi diye bir şey varsa bu tasavvuf karşıtı bir hareketti. İsmail Nacar’ı tanırsınız. Nacar, o dönemlerde yeni liseyi bitirip Malatya’ya gelmiş bir adamdı. 1968’li yıllardan sözediyoruz. O dönem Malatya’da solun yükseldiği yıllardır. Nacar da daha çok MHP’nin sürüklediği hareketlerin içinde yeralan aktif birisiydi. İsmail’le o dönemden bizim tanışıklığımız vardır. İsmail’in şu andaki söylemi nasıldır? Tasavvuf karşıtıdır. Tasavvuf literatürünü yerden yere vuran görüş aslında Malatya’ya hakim olan görüştür. Tasavvufun yanlış bir İslam yorumu olduğuna inanılır. Saptırılmış diyenler de vardır. Tabi bu kadar sert görüşte olanlar da vardır, daha ortada olanlar da.

Tasavvufun yanlışlığı nasıl savunulurdu?
Tasavvufun iki tarafı vardır. Bir felsefi tarafı, bir de hayata dönük uygulama tarafı. Tasavvuf felsefi tarafıyla çok cazip, bütün İslam felsefesi denebilecek bir alandır. İnsanın öteki dünyayla ilişkisine, insan – dünya, insan – evren ilişkisine dair çok geniş bir bakış açısı getirir.
Tasavvuf gündelik hayata doğru indikçe (Elazığlı tarikat lideri Kalkancı türü insanlar üretmeye çok müsait bir yapı olduğunu görürsünüz. Çünkü herkes kendinden menkul çıkıp ’ben şeyhim’ diyebiliyor. Bunun bir otoritesi yok, hiyerarşisi, disiplini yok. Bir demagog çıkıp manevi değerler üzerinden kolayca insanları baştan çıkarabiliyor, onları yanlış yönlendirebiliyor, başka amaçlar için kullanabiliyor. Bu durum Anadolu’da çok yaygındır. Özellikle kırsal yörelerde kentlerin de varoşlarında böyle çok sayıda tip çıkar. Benim de Malatya’dan bildiğim, Kalkancı tipi insanlar vardır.

’Her cins kitap okurum’
Sizin bir Kur’an tefsiriniz var. Bu konuda da Türkiye’nin önde gelen kişilerinden biri olduğunuz söyleniyor?
Abartmışlar. Ben çok küçük yaşımdan itibaren her cins kitap okuyan biriydim. Solun klasiklerinden İslam literatürüne ne varsa okurdum. Tabii 1960’lı yıllardan sözediyorum. Türkiye’de o dönem yayınlanan yeni kitap çok azdı. Hepsini de okuma fırsatı bulabiliyordunuz. Şimdi öyle değil. Ben hala fırsat bulduğumda kitapçı dolaşıyorum. Tefsirle ilgili bir özelliğim olduğu doğru ama bu durumun sosyal ilişkilere dönük bir tarafı yok. Zaten meslek hayatım da ona izin vermedi.

’Babam da Ortodoks tavırlı değildi’

Babanız aydın bir imammış, doğru mu?
Doğru, babam Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görevliydi. Babam hem gayri resmi medrese eğitimini hem de resmi eğitim almış biriydi. Ortaokul okumuştu. Ama bu eğitim 40’lı – 50’li yıllarda ciddi ve yüksek bir eğitimdi. O da çok okuyan, çok geniş kesimlerle ilişkisi olan bir kişiydi. Hatırlarım 68’li yıllarda sol önderler filan da babamı çok severdi. O da onlarla çok konuşurdu, çok sohbet ederdi. Malatya’da ciddi bir Alevi nüfus vardır. Babamın da o yıllarda Aleviler’le çok iyi diyaloğu vardı.

İslam görüşü nasıldı?
Ortodoks İslam dediğimiz İslamın daha klasik yorumuna o da karşıydı. Alevilik’te Ortodoksluk’tan ayrı bir dal olduğu için o kesimle müşterekliği de vardı.

’Abdullah Öcalan sıradan bir figürdü’
Siz Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) mezunusunuz. Öğrenciliğiniz döneminde (1970’li yıllar) bu okul sol hareketlerin merkezi gibidir. Neden solcu olmadınız?
Ben Siyasal’da solun gerçekten çok yoğun bir ideolojik ve kültürel atmosfer oluşturduğu bir dönemde okudum. 1971 darbesi gelmiş, eylemcilik bitmişti, yenilgi psikolojisi vardı. O dönem solunda yenilgiden nasıl çıkarız, nasıl rövanş alırız psikolojisi hakimdi. Apo (Abdullah Öcalan) filan bizim sınıftaydı, yani sınıf arkadaşıyız.

Öcalan nasıl bir öğrenciydi?
Onu çok tanımazdım ama grubundan tanıdığım arkadaşlar vardı. Apo’yu da zaten 3’üncü ve 4’üncü sınıfta görmedim. Ama 1’inci ve 2’inci sınıflarda Kürt solu çalışması vardı. Apo Kürt solu içinde sıradan bir figürdü, önde gelen birisi değildi. Lider olarak başka insanlar vardı. Çoğu kayboldu, 1980 öncesinde büyük hengamede vurulanlar oldu. Bir kısmının polis olduğu anlaşıldı.
Mesela Kurtuluş fraksiyonunun önde gelen adamları vardı. 1974 affıyla çıkan Sefa, Metin gibi arkadaşlar vardı. Devrimci Yol’un önde gelen adamları vardı. Örneğin Nihat adında Bitlis’li bir çocuk vardı. Çok hareketli, önde gelen adamlardandı. Tarık diye biri daha vardı. Sonradan bunların bir kısmı kod adı alarak isim değiştirdi.

’Komünist manifestosu okudum’

Solun fikri dünyanıza katkısı oldu mu?

Sol ideolojik ortam bize çok büyük katkı sağladı. İktisat tarihi, toplumsal diyalektik gibi konular bizim de beslendiğimiz, yararlandığımız, düşüncemize büyük zenginlik katan kaynaklar oldu.
Solun da tasavvuf için söylediğimi felsefi ve pratik iki ayrı tarafı vardır. Sol malesef iki tarafını birden kaybetti. O dönemde iki tarafta vardı. İsteyen istediği tarafına gidiyordu.
Benim gibi tipler solun toplumun vicdanı olan vicdanı temsil eden tarafından yararlanmaya çalışıyordu. Başkası onun militan tarafından yararlanıyordu. O yıllarda militanın el kitabı diye başlığı olan bir kitap okumuştum ben de .
Babamın arkadaşlarından biri bize gelmişti. Ben de o gün Komünist Manifesto’yu okuyorum. Adam da imam hatipte hoca. Kim okuyor diye sormuş. Babam da ’bizim oğlan’ demiş. Sonradan beni çok sevdi. İstanbul’dan gelmiş entelektüel bir tipti. “Seni manifestoyu okuduğunu görünce sevdim” dedi.
Bizim Müslümanlarda solun o vicdanı temsil eden tarafına hep bir sempati olmuştur. O anlamda ’sol ortak bir damardır’ denilebilir. Ben solculuğun varmak istediği yere başka yerden daha erken varacağımı düşündüm. Yani insanların mutlu olduğu, eşitsizliğin olabildiğince azaldığı bir dünyaya. Böyle bir dünya bize de iyiydi açıkçası.
Sömürünün adaletsizliğin olabildiğinçe azaldığı bir dünya bütün insanlığın ortak ideali olmalıdır. Solun o anlamdaki felsefesi ve romantizmi de çok saygındır. Bir burjuva çocuğunun Zap suyu üzerindeki köprünün derdine düşmesi yoksul insanların sorunlarıyla kendini özdeşleştirmesi çok saygın bir durumdur. O dönemde de saygı duydum şimdi de.

’Demirel’e sempati duyardım ama çok savruldu’

Gençliğinizden bugüne baktığınızda ne görüyorsunuz?
1965 yılından 2005’e 40 senede herhalde bir 100 senelik yol alındı. Büyük değişimden – olumlu anlamda da olmayabilir – geçti. 1965 Süleyman Demirel’in büyük bir çoğunlukla iktidara geldiği yıldır. Bugün 2005 ve 40 yıldır Müslümanlık da, sol da, Demirel de çok savruldu. Sanki bir kader çizgisi bu. O tarihte (1965’te) Demirel’in – en azından İnönü’ye karşı – iktidara gelişine sempatiyle bakmış birisi olarak, bugün Demirel’in büyük saldırılarına muhatap (Şevket Demirel’in şirketlerine el konulması sonrası, Demireller’in yaptığı eleştirileri kastediyor) birisi haline gelmek; işte bu 40 senenin özeti bu.

’Nakşilik, Kadirilik gibi ayrımlar, taşrada belirsizleşir’
Nakşiliğin Malatya’da hakim olduğu tespitini paylaşır mısınız?
İstanbul’da ya da Bursa’da ve diğer büyük kentlerde olduğu kadar değildi. Malatya gibi yerlerde Nakşiliğin çok küçük kolları vardır. Bütün taşrada durum aşağı yukarı böyledir. Nakşilik daha çok merkezlerde büyümüş gelişmiş bir tarikattır, yorum tarzıdır. Taşrada Nakşilik, Kadirilik gibi ayrımlar flulaşır, belirsizdir. Kim Nakşidir, kim niye Nakşidir kim niye Kadiridir; bunlar görünmez hale gelir. Bu nedenle Nakşilik mi daha yaygındı, öbür yorumlar mı daha yaygındı bir şey diyemeyeceğim.
Ama çok ciddi, genel ifadeyle tarikat altyapısı vardı. Tarikat oralarda insanların gündelik hayatlarında hem sosyallik sağlayan hem de düşünce – inanç dünyasındaki ihtiyaçlarına cevap veren bir olguydu.

Siyasal’ın o günkü atmosferi içinde neden solcu olmadınız?
Ben hiçbir zaman eğilim göstermedim. Solun bize hafif bir sempatisi vardı. Sıcak çatışma MHP ile yaşanıyordu. Bize MHP çizgisi dışında durduğumuz, biraz da ortak bazı söylemlerimiz olduğu için şefkatle bakıyorlardı. Zaten Siyasal’da MHP de çok zayıftı. Biz de MHP’li olmayan, imam hatipten gelmiş ve daha iddialı Müslüman tipler vardı.

Siz imam hatipli değilsiniz, değil mi?
Ben imam hatip okumadım, düz lise mezunuyum. Siyasal’da ilk imam hatipliler bizim dönemde başladı. İmam hatipte iyise ve fark derslerini vermişse lise mezunu sıfatıyla okula giriyorlardı. Bu imam hatipliler başta çok cesurdu sonra bir iki dayak yiyince…
1974 affıyla birlikte cezaevlerinden büyük bir grup salıverildi. 68’lilerle beraber 1974-1975’te ilk boykotlar başladı. O dönemde boykot varsa biz de memnun oluyoruz, Zafer Pasajı’nda kitapçı dükkânı dolaşıyoruz. Ama öbür arkadaşlar gelmiyordu. Birkaçı dayakla falan yola geldi, birkaçı da MHP tarafına savruldu. Ben okulu 1975’te bitirdim, büyük hengame 75 – 80 döneminde koptu.

’Bugünün İslamcılığında piyasacı prototip öne çıkıyor’

Döneminizin İslamcı hareketinde yoksulluğa karşı mücadele var mıydı?
Konuştuğumuz yıllar bütün dünyada güney – kuzey ayrımının, sosyalist – kapitalist gibi çatışmaların çok fazla belirgin olduğu, çok fazla tartışıldığı, gündeme damgasını vurduğu yıllardı. Türkiye’de de bu böyleydi.
İslamcılıkta yoksulluk, geri kalmışlık gibi sorunları dışında kendini görmek istemiyordu. Meselenin bir tarafından tutuluyordu ama İslamcılığın Türkiye’de böyle bir geleneği yoktu. 30’lu, 40’lı, 50’li yıllarda böyle bir gelenek üretilmemişti.
O yıllarda Ortadoğu kökenli bir yönelişe girildi. Mesela o dönemden İslam-kapitalizm çatışması diye bir kitap hatırlıyorum. Kitapta çok sert söylemler vardı. Başlık bile tamamen bir çatışma üzerine kurulmuştu. Seyyid Kutup’un kitapları çıkıyordu. İslam sosyalizmi diye bir kitap hatırlıyorum. Hatta sonradan Müslüman olan sanıyorum adı Garaudy idi; böyle meşhur bir marksist vardı. Kendisi Fransız Komünist Partisi’nin genel sekreteri ya da yöneticilerinden biriydi. Onun Cezayir mücadelesiyle ilgili bir kitabı Türkçeye çevrilmişti. Cezayir’deki Fransa işgaline karşı sosyalist bir Fransızın itirazları ve aynı zamanda bu itirazların İslamcı köklere doğru uzatılması anlatılıyordu. Bunlar o zaman İslam eşittir kapitalizm ya da kitlelerin afyonu olma tezine karşı bir antitezdi. Bugünün İslamcılığında ise liberal ya da piyasacı yorumlar ya da müslümanların da liberal ya da piyasacı prototipi öne çıkıyor.

Banka batıranlara karşı resmi işlemlerde duygusal öfkeye kapıldığınız oluyor mu?
Hukukun ve kanunların neyi amaçladığının farkında olarak ve bunun sorumluluğunda hareket etme bilincimiz var. Bu bilinç alabildiğine hoyrat bir şekilde söz dinlemeden hukuk sınırlarını zorlayan davranış biçimlerine de dönüşebilir. Bu nedenle kendimizi kontrol etme ve sınırlarımızı bilmek durumundayız. Ama bu kötülüğün, Türkiye’nin başına sarılan bu belanın hiç olmazsa maliyetini aşağıya çekmekte bizim bizim topluma yapacağımız bir hizmet olacak. Bu hizmet aynı zamanda kendi dünyama karşı da borç ödeme olacak. Ben konumumu böyle görüyorum, böyle gördüğüm için de bütün bu zorlukların, sorunların altına girmeyi kabullendim. Bu tabii bürokrasinin klasik tanımına uygun değil. Ben TMSF’de kendimi yarı gönüllü bir sivil inisiyatifin temsilcisi gibi hissediyorum. Gerçekten böyle.

’Batık bankacılarla mücadele bana Allah’ın bir lütfu’
Batık bankacılarla mücadele eden bir makamdasınız. Yoksullara tercüman olabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Bu konum belki de allahın bir lütfu diyebilirim. İdealizm ile romantizme sahip olmuş birilerinin eline her zaman geçmeyecek bir imkân, imtiyaz bu. Bir büyük sorumluluk aynı zamanda. Sizin kendinize karşı da büyük bir sorumluluk. Hukuk var, kanun var, yasal yetkiler var. Tüm bunların ötesinde bir de ne olup bittiğinin farkında olma var.

Maaşınız yetiyor mu?
Yaklaşık 12 sene özel sektörde çalıştım. O dönemdeki tasarruflarım var. Sonuçta hayat tarzımda çok mütevazi. Ben böyle bir görevi maaşı 3 milyarmış, 5 milyarmış diye asla kabul etmem. Hiç para vermeselerde bugünkü görevimi yapmayı kabullenirdim.

’Karşı çıktığı dünyanın reklamını yapan sol olmaz’
Ankara’yı seviyor musunuz?
Ben Ankara’ya ne zaman gelsem moralim bozuk geri dönüyorum. Ankara siyaset yarışının bütün insani duyguları öldürdüğü bir atmosfer oluşturmuş. Her şey bir yarış, bir rekabet. Oysa Ankara’nın, siyasetin dışında bir dünya var. Politikacı Ankara’ya mahkûm oldukça yavaş yavaş gerçek dünyadan kopuyor.

Siyasi romantikliğe halen ihtiyaç olduğu anlaşılıyor…
İnsanların gençlik taraflarını hep muhafaza etmeleri gerekiyor. Delikanlılık dönemlerini tutmak lazım. Finans ve reklamcılık sektörleri benim ideolojik olarak her zaman saldırdığım iki alandır. Örneğin sol reklamcılığa girdi, Türkiye’deki sol öldü. Business’ta okumuştum, Ersin Salman 68’li özünü koruduğunu iddia ediyor ama ben bunlara inanmıyorum. Sol olarak karşı çıktığın dünyanın reklamını yapıyorsun, pazarlamacılığını yapıyorsun; 30 sene reklamcılık yapacaksın hala 68 romantizmi mi koruyorum diyeceksin, böyle şey olmaz.

’Züppeler içinde snopluk yarışı oluyor’
Finans sektörü ideolojisine neden karşısınız?
Reel ekonomiyle finans sektörünün dünya bakışı her zaman farklı olmuştur. Çünkü reel sektör işçi çalıştırıyor. işçi demek toplum demek. En baba patron bile işçiyle muhataptır. işçisiz bir dünyadır finans sektörü. O dünyayla içiçe olduğunuz sürece – ben finans sektöründe çalıştığım dönemde de hissederdim – hayattan kopuyorsunuz. Piyasalar diye fiktif bir şey var. Yapay indi – çıktı hikâyeleri var. O zaman siz insandan, insani özlerden kopuyorsunuz. Ekonominin asıl faktörü olan insan cephesinde neler olup bitiyor, buradan kopuyorsunuz. Züppeler türeyebiliyor. Kendiniz de bir süre sonra oraya benziyorsunuz. Snopluk yarışı başlıyor artık.

Bu durumda bankacılık sistemini kredi verenlerin, mevduat toplayanların yönetmesini tercih etmek gerekir…
Bankacılık ne zaman hazinecilerin eline geçtiyse o zaman bankacılıktan korkmak lazım. Hazineci dostlarım alınmasın ama hazineciler aslında bankacılıkta sürekli yönetilmesi gereken departmanlardır. Ama kredi – mevduat departmanı öyle değildir. Çünkü insanla muhataptırlar.

’Yoksullara tercüman lazım’
Sol bu değerlerini halen koruyor mu?

Bu değerler bugün yok maalesef, kaybettiler. İslamcılık da, solculuk da çok politize oldu, iktidar yarışına girdi. Her ikisini de öldüren reel politikerliktir. Bu nedenle Erbakan islamcılığı da Türkiye’ye yapılmış bir kötülüktür. İslamcılık ve sol, Türkiye’yi 5 yıl yönetme yarışına mahkum edilemeyecek kadar ulvi şeylerdir. Politika pragmatik seviyeye indirgendi.
Bugün halklar çok küçümseniyor artık. Eşitsizlikten, adaletsizlikten sömürüden bahsettiğinizde popülizm deniliyor. Türkiye’de bugün bırakın Anadolu’ya çıkmayı istanbul’un varoşlarına bile gidin bakın yoksulluğu, kimsesizliği görün. Bu durumda vicdanı rahatsız olmayacak insanlar varsa, zaten onlarda vicdan kalmamış demektir. Birilerinin yoksullara, eşitsizliğe karşı mücadeleye tercüman olması lazım. Kim olacak? Bugün yeniden yavaş yavaş anti globalizm hareketleri filan var biraz marjinal kalıyorlar.
Aslında politikacının bu dünyayla ilgisinn sürekli olması gerekir. Belki biz bürokratlar daha izole bir dünyada yaşıyoruz, ama politikacı insanların arasında yaşar. Şimdi ’chairman’lere, Ceo’lara, borsa – banka sistemine’ mahkûm olundu. Bütün dünyada böyle bir gelişme var. Geniş görüşlü bir iktidar bir kolunu hep diğer tarafta yoksul insanlarda kimsesizlerde bırakır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir