BUĞULANMAYAN AYNA

Ayna buğulanıyorsa kaybetmedin. Her nefesle dalgalanıyor kalbin bayrağı. Savaş meydanında ölülerin arasındasın. Gülümsemenden şüphelenip ayna tutuyorlar yüzüne.
General Gordon’un öldürmeden önce düşmanlarına tuttuğu ayna değil bu, hayatın çekildiği yüzü gösteren.


Ayna ayna söyle bana, bu meydandaki en güzel ölü kim! Hayır, bu ayna sihirli değil. Ayna buğulanıyorsa kaybetmedin. Hâlâ uzatabilirsin ellerini yağmur bulutlarına. Buğday tarlalarında yürüyebilirsin her başağın okşayarak sırtını. Her yoksul bir yağmur bulutu, çıkart ellerini ceplerinden! Her mahrum bir bereket tarlası, saç altınları, Zerkûb neşesiyle neşelen!


Yüzünü görmekten hoşlanmıyor musun yoksa. Aynayı uzaklaştıralım mı? Bu ne öfke! Fırtına mı çıktı? Shakespeare’in efsanevî çirkini Caliban yüzünü görmek istemiyor mu? Yoksa korkuyor mu anlatmaya kendini. Ey ölülerin arasındaki diri! Ayna buğulanıyorsa parmağın kaleme dönüşebilir. Buharlaşsa da ebedî kelimeler yazabilirsin cama. Haydi cesaret. İlk kelimen “Âyine” olsun. Haydi cesaret. Dokun buğuya işaret parmağınla!


“Âyine” “Âyen/Demir”den geliyor, “su”dan değil! Ha Narkissos’un yüzünü seyrettiği ırmak, ha Fârisîlerin demiri! Bir kere kendine âşık olmasın insan! Hücrenin dört duvarı ayna. İşte birden çoğaldın. Birken dört oldun, dörtken kırk. Çoğaldıkça azaldı kıymetin.


Aynakârî bir yanılgı içindesin. Parıltılı görünüyorsun evet. Ya da görünmüyorsun kâr nerede? Aynacıklar o kadar küçük ki! Tıklatsaydın sırrını fâş edecekti billur. Sırı döküldükçe daha berrak görecektin yüzünü; daha önce görmediğin kıtalar… Söyleşecektin aynanla değiş tokuş ederek resimleri. Oysa sen dil öğrenen bir papağan gibisin ayna önünde. Aynanın arkasında başkaları var. Karşında güzel bir papağan. Sen sana kulak kesilmişsin, tekrar ediyorsun kendini.


Ve ayna derinleşiyor birden. Bir gemiye yükleyip kadim Yunan’a taşıyor kafesi. Kroisos bütün süslerini takıp tahtına oturuyor. Soruyor Solon’a: “Bundan daha güzel bir manzara gördün mü!” Solon, “Evet, gördüm!” diyor. “Horoz, sülün ve tavuskuşu: Doğa bunları binlerce kez daha güzel çiçeklerle bezemiştir.”


Aynayla aranda bir köprü var geçemediğin. Cilalı taş devrinden beri bekliyorsun önünde. Bir geçsen, göreceksin: Asıl kim? Suret kim? Hakikat nerede? Yedi gezegeni havanda ezip sürdün sırını.


Camı can yaptın yüzleşmek için. O halde söyle Efendi’nin, o pürüzsüz aynanın diliyle: “Allah’ım yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzelleştir!” O Efendi ki Hakk’ın sırrıyla gösteriyor Hakk’ı. “Beni gören Hakk’ı görmüştür.” nuruyla işaret ediyor tecelliyi


Ne çok ayna var! “Hakk kendi nefsini görmende senin aynan, sen ise isimlerini ve o isimlerin hükümlerinin ortaya çıktığını görmesinde O’nun aynasısın.” diyor İbn Arabî. Ne çok ayna var! Yalnız Hakk’la halk göstermiyor birbirini. Halkla halk da birbirinin aynası. Aynalar dolaşıyor Mutluluk Çağı’nda. İltifatla işleri yok, öğrenmek istiyorlar. Allah için, nedir eksiklikleri…


Kroisos’un Solon’a sorduğu gibi değil, Hz. Ömer’in Selmân-ı Fârisî’ye sorduğu gibi soruyorlar birbirlerine. “Kardeşim, ne görüyorsun bende söyle!”


Ayna buğulanıyorsa kaybetmedin. Çin ressamları kaybetti yarışı, aynaları pürüzsüz değildi. Ne kadar saklasalar da örtü altında görüldü duvar. Bütün evren bir aynaya dönüştü yansıtmak için resmi.


Venedik aynalarında görünmüyormuş ne gam! Dağlar, nehirler, vadiler ayna. Göğe baksan ay yakana yapışıyor. Yüzünü çoğaltıyor, afişlerini asacak her yere. Yıldızlar resmini çekiyor; kanlı bir fincan. Yıldırım büyütecini yaklaştırıyor Çin Seddi’ne. Yere baksan, bak tabiî utanmak zamanıdır.


Duymak zamanı başakların sesini. Çoğalma zamanıdır “Bir” hakkı için. Denizlerde aynadan sallar. Elinden tutup kazazedeleri, çıkarma zamanıdır hayali hakikate. Mertebendir ayna omuzlarında.


Fark etsen bir, hâlâ köprünün başındasın. Kuşların bile seyre doyamadığı, hakikatin yüzü bir kez parlarsa, demir altın olur, altın madalya. Ayna buğulanıyorsa kaybetmedin. O halde kır tam zamanı. Lunapark aynasını nefsin. Sonra bir parçasını alıp eline. Güneşe tut, bir parça ışık borç al.


Al ki ışığı yansıttığın kayalar, yankılansın, “Daha ölmedin!” Al ki kapalı gözlere yağsın ışığın okları. Uğrasın dolunay her pencereye. Yeni ölen kişilerin ağzına ayna tutarmış eskiler. Buğulanmıyorsa ayna ölmüşsün kesin!


Fakat hâlâ buğulanıyor cam, cana işaret etmede. Ey ölülerin arasında boylu boyunca uzanan. Anladık hâlâ kalbin çarpıyor. Kalbimizi çarptırıyor o derin gülümseme.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir