Bürokratik Tahakküm

1982 Anayasası’na göre Türkiye Cumhuriyeti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir”.

Bu madde değişik şekillerde okunabilir. Bir okumaya göre hukuk devleti olma vasfı diğer vasıfları tamamlamaktadır. Yani, TC demokratik bir hukuk devletidir; laik bir hukuk devletidir; sosyal bir hukuk devletidir. Bu durumda TC’nin üç temel vasfı vardır ve hukuk devleti olma bu üç temel vasfın tamamlayıcısıdır. Bir diğer okuyuşa göre bu cümle devletin dört temel vasfı olduğunu göstermektedir: TC devleti demokratik bir devlettir; laik bir devlettir; sosyal bir devlettir ve nihayet bir hukuk devletidir. Bu karışıklık kısmen anayasa yazımının zorluklarından, kısmen metni kaleme alanların Türkçe bilgilerinin kısıtlılığından ve kısmen -ve muhtemelen daha büyük bir ihtimalle- 1982 Anayasası’nı hazırlayanların kafa ve niyet karışıklığından kaynaklanmaktadır. Fakat, nasıl okunursa okunsun, kesin olan, Anayasa’yı hazırlatanların Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olmasını veya en azından öyle görünmesini istedikleridir.

Bu, elbette, sevinilecek bir durumdur. Anayasa yapıcıları, bize bunu da çok görebilirlerdi. Ancak, hukuk devleti olmak için Anayasa’da bunu ifade etmek yeterli midir? Hukuk devleti olma yolunda samimi bir niyet bulunsa bile, anayasaya bunu yazmış olmak hukuk devleti olmamızı gerçekten sağlamış mıdır? Ne yazık ki bu konuda çok umutlu olmamamızı gerektirecek birçok faktör ve olay mevcuttur.

Hukukun hakimiyeti tesis edilmeli!

İlk faktör Türkiye’de hukuk eğitiminde egemen hukuk anlayışının yanlışlık ve eksikliklerdir. Bizde hukuk eğitimi daha ziyade öğrencilere pozitivist hukuk anlayışının nakledilmesine ve kanun maddelerinin ezberletilmesine dayanmaktadır. Hukuk fakültelerindeki en zayıf dersler hukuk tarihi, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi gibi öğrenciye hukuk nosyonunu gerçekten kavratmakta esas olan derslerdir. Hukuki pozitivizm kolaylıkla hukuku otoriteryenizme payanda olarak kullanmaya meyilli bir zihniyete dönüşebilmektedir. İkinci faktör hukuk tatbikatındaki problemlerdir. Hukukçuluk mesleği ülkemizde insanları köreltmeye çok elverişli şartlarda yapılmaktadır. Özellikle yargıçların çalışma ve kendilerini yenileyip geliştirme şartları bu bakımdan hayli kötüdür. Kadro yetersizliklerinin boğucu hale getirdiği iş yükü, mali sıkıntılar, toplumdan gönüllü veya gönülsüz tecrit edilmişlik, toplumun hukuku etkileme imkanının olmaması, yargının ciddi bir denetime tabi tutulamaması yargıçların, istisnalar haricinde, en fazla on yıl içinde körelmesine ve adeta birer evrak memuruna dönüşmesine sebep olmaktadır. Son olarak, Türkiye’nin siyasi sisteminin hatırı sayılır otoriter ve totaliter izler taşıması ve demokratiklik niteliğinin yufkalığı da TC’nin hukuk devleti olma şansını azaltmaktadır. Bu faktör, özellikle kritik zamanlarda iyice belirginleşmektedir. Ne yazık ki, tek parti diktatörlüğünden bugüne, bu bakımdan çok az şey değişmiştir.

Bizde egemen olan pozitivist hukuk anlayışı hukukun, bütünüyle, somut, anlık, tespit edilebilir bir iradenin ürünü olduğunu veya öyle olması gerektiğini kabul etmektedir. Bunun doğal sonucu, hukukla istendiği gibi oynanabileceğinin ve hukuk adı verilen her şeyin hukuk olacağının zannedilmesidir. Bu, tabiatıyla, kanun devletiyle hukuk devletinin karıştırılmasına yol açmaktadır. Bu kafadakiler bir ülkede bir kanunlar demetinin var olmasının oranın hukuk devleti olmasına yeterli olduğunu sanmaktadır. Bu doğruysa hemen hemen her ülke hukuk devletidir. Oysa, hukuk devletliği vasfının her ülkeye ait olmadığını biliyoruz. Mesela, TC’nin tek parti dönemini bir hukuk devleti olarak kabul etme imkanından mahrumuz.

Pozitivist anlayış yargıçların iyi hukukçuluğunun gerektirdiği vasıflara ulaşmalarını zorlaştırmaktadır. Bazı yargıçlar hukukun hakimiyetini hukukçunun -daha doğrusu kendilerinin- hakimiyeti zannetmektedir. Bu yargıçların, özlük işlerinin hukuk tatbikatının aslını etkileme ihtimali pek zayıf olan kısmıyla ilgili düzenlemelere karşı hiddetle ayağa kalkıp asıl vahim meselelerde sessiz kalmalarının bir sebebi budur. Bizde kimi yargıçlar kararlarıyla değil siyasi demeçleriyle konuşmakta ve hem pür siyasi hem de insanı utandıracak kadar sığ ve partizan gerekçeli kararlara imza atmaktan çekinmemektedir. Daha doğrusu, bunun ne kadar vahim bir durum olduğunu kavrayamamaktadır.

Türkiye’de halkın, normal araçlarla ve demokratik yollarla en az etkileyebildiği yerlerin en başında yargı gelmektedir. Yargı bağımsızlığıyla yargı sorumsuzluğu iç içe geçmiştir. Jüri sistemi olmadığı için halkın adalet anlayışı sisteme yansımamakta ve yargıçlar özellikle siyasileştikleri vakit halk arasında egemen adalet algılamasına ters, kendilerine veya yetkisiz ve sorumsuz egemenlere mahsus adalet anlayışları tesis edebilmektedir. Oysa, dağıtılan adalet halkın adalettir ve halk adına adalettir. Vazgeçilmez bir gereklilik olan yargı bağımsızlığı işe yargı sorumsuzluğunu kuvvetlendirmenin aracı haline dönüştürülmektedir. Yargı bürokrasi ve silahlandırılmış bürokrasi neredeyse hiçbir şekilde aşılamaz bir eleştirilemezlik zırhının arkasındadır. Dikkatler hep politikacılara çevrilmekte; ama vatandaşlar olarak politikacıları en ağır şekilde eleştirebilir ve hesaba çekebilirken bürokratlara laf edemediğimiz, kolay kolay hesap soramadığımız gözden kaçırılmakta veya kaçırtılmaktadır. Bir ülkede devlet hukuk devleti olmaktan uzaksa veya hukukun hakimiyeti orada kelimenin gerçek anlamında tesis edilememişse o ülkede adaletin tesis edilmesi imkansızdır. Vatandaş güçlüler karşısında, kamu otoritesini kullananlar karşısında aciz kalmaya mahkumdur. Özellikle idare cihazı vatandaşlara parya muamelesi yapmaya meyillidir.

Türkiye’de bürokratik tahakküm geleneği var

Hukuk devleti ilkesi, kanunların-kuralların açık, şeffaf, genel olmasını, geriye yürümemesini, önceden ilan edilmesini gerektirir. Kanunlarda bu vasıflar aranacağı gibi, tüzük, yönetmelik gibi daha alt seviye mevzuatın da bu vasıftaki kanunlara uygun olması istenir. Bunlar, bürokratik cihazın araçlarıdır ve bu cihazın mevzuatı kullanarak vatandaşa hizmet edecek, onun hayatını kolaylaştıracak şekilde işlemesi gerekir. Oysa, ilgili yönetmeliklerin hukukun hakimiyetiyle bağdaşmayacak unsurlar ve özellikler ihtiva edebildiği ve sık sık ve keyfi biçimde vatandaşa zarar verecek şekilde kullanıldığı, ihlal edildiği veya değiştirildiği görülmektedir. O kadar ki, idare organları, bazı durumlarda, mevzuatla oynayarak, tabiri mazur görürseniz, halka kazık atmaktadır. Bürokrasinin bu tavrı hem insanların kamu organlarına olan güvenini sarsmakta hem de birçok vatandaşa hatırı sayılır zararlar vermektedir.

Örnek verelim. Diyelim ki, çocuğunuzu bir okula, mesela, imam hatip lisesine gönderiyorsunuz. Bunu yaparken mevzuatı inceliyorsunuz ve çocuğunuzun üniversite tahsili yapmasını da istediğiniz için ilgili şartları özellikle öğreniyorsunuz. Çocuğunuz var gücüyle tahsilini sürdürürken, birkaç yıl sonra, bir bürokratik cihaz -YÖK- bir yönetmelik değişikliği yapıyor ve üniversiteye giriş şartlarını çocuğunuzun aleyhine olacak şekilde değiştiren yeni bir sistem tesis ediyor. Çocuğunuz artık yeni ve onu dezavantajlı yapan bir sisteme tabidir. Onu bu durumdan kurtarmak için okulundan alıp normal liseye nakletmek istiyorsunuz ve buna da izin verilmiyor. Bütün bunlar hukuk devleti olduğunu iddia eden bir ülkede olabilir mi? Olursa normal karşılanabilir mi? Tabii ki hayır. Normali şudur: Yaptığının doğru olup olmadığı bir tarafa, YÖK böyle bir kararı ancak ve ancak o kararın alınmasından sonra imam hatip liselerine gireceklere uygulayabilir. Çünkü, vatandaşlar artık yeni duruma göre değerlendirme yapacak ve evladını hangi okula göndereceğine ona göre karar verecektir. Vatandaş başlangıçta kamu ile bir sözleşme yapmış ve ona göre hareket etmiştir. Devlet yarı yolda ve tek taraflı olarak ve de vatandaşın aleyhine olacak şekilde sözleşme şartlarını değiştirmiştir. Bürokrasinin bu yaptığı, hakka da hukuka da aykırıdır. Vatandaşa kazık atmaktır. Nakil yasağıyla birlikte düşünüldüğündeyse kelimenin tam anlamıyla işkencedir.

Geçenlerde buna benzer bir durum daha yaşandı. YÖK bu sefer öğretmen lisesi mezunlarına avantaj, lise mezunlarına dezavantaj sağlamama gerekçesiyle üniversite giriş sınavında meslek liselilerin puanlarının hesaplanmasında kullanılan katsayıyı üçte iki oranında azalttı, 0,24’ten 0,08’e düşürdü. Ve böyle yapıldığı ve bir ay önce yapıldığı tesadüfen medyaya yansıdı. Bu olay yukarıda tasvir ettiğimiz olayın aynısıdır. YÖK yetkili olsa ve böyle bir karar alınsa bile, bu, bir hukuk devletinde, ancak ve ancak, önümüzdeki yıldan itibaren meslek liselerine girecek kimselere uygulanabilir, uygulanmalıdır. Öbür türlüsü, yine, devletin vatandaşına hile yapması, onu aldatması anlamına gelir. Bu akıl almaz bir durumdur. Fakat, bürokratik tahakküm geleneğine sahip ülkemizde bu olay hiç şaşırtıcı değildir. Bu karara imza atanların taşıdığı zihniyetin hukukun hakimiyeti nosyonundan ve vatandaşa saygıdan ne denli uzak olduğunu YÖK üyelerinden birinin bir gazetecinin kararın niçin açıklanmadığı sorusuna cevaben “ayrıntı olduğu için açıklamadık” demesi göstermektedir. Böyle bir söz gerçekten sarf edildiyse korkunçtur. Başkaları için hayat memat meselesi olabilecek bir şeyi bir bürokrat teferruat meselesi olarak görmektedir. Yani meslek liseliler bilmedikleri şartlar altında bir yarışa girmektedir. İşin kötüsü biz zavallı vatandaşların bu korkunç tavır ve uygulama karşısında yapabileceği fazla bir şeyin bulunmamasıdır. Yine de hukuka saygısı olan avukatlar, veliler adına davalar açarak bu rezaletin üstüne gitmelidir.

Kendimizi kandırmayalım. Türkiye’de kötü bir bürokratik tahakküm geleneği ve tatbikatı vardır.

PROF. DR. ATİLLA YAYLA

GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir