Bursa’da Yeni Ankara Oteli Kapandı

Tecrübe zamanla insanoğluna takılarını takıyor. İnsanoğlu gelin gibi telli duvaklı hale geldiğinde ise, üzerindeki süse tezat bir beden kalıyor geriye.

Yaşlılığın, pürüzsüz ciltlere çiz-gilerle yollar inşa ettiği bir beden. Geçmiş bize gülünç geliyor. Şimdiki zihnimizle asla yap-maya kalkışmayacağımız işler ordusu anılarımızı işgal etmiş durumda. Düşünsenize, zihnimiz zamanla değil de, doğuştan tecrübelerle tıka basa dolu olsaydı yaşam ne kadar sıkıcı olurdu? Mesela ben, size biraz sonra anlatacaklarımı hiç yaşamamış olurdum.
Bundan altı yıl kadar önce, insanın seyahat edebilmesi için yanında ne kadar parası olması gerektiğini bilmiyordum. Bu bilmeyişim, Bursa’ya gidip otel fiyatlarıyla karşılaşınca karşıma geçip kıs kıs gülmüştü. Ben henüz öğrenciydim, eşim ise bir gazetede muhabirdi. Bursa’nın, Osmanlı’nın nefeslerini yüzümüze üfleyen sokakları arasında dolaşıp durmuştuk. Binalar bağdaş kurmuş, bizim yorgunluğumuzu seyrediyordu. Sırt çantalarımızla, onları taşı-maktan yorulan sırtlarımız birbirlerine düşman kesilmişti. Sonunda cebimizdeki paraya göz kırpan bir otel bulduk; Yeni Ankara Otel’i. Bu otel, diğer otellerin ücretlerinin, beşte biri kar-şılığında bizi ağırlayacaktı. Geçmişinde bir afet olduğu anlaşılan bu Osmanlı Konağı, tahmin edeceğiniz gibi o gün bakımsızlığın sözlükteki karşılığı gibi duruyordu. Otelin giriş bölümüde, bir odun sobasının yanında ısınmaya çalışan, bir grup delikanlı vardı. Hüzün, hepsinin boy-nuna kolunu dolamıştı. Gençlerin ten renkleri buralı olmadıklarını fısıldıyordu, kendilerini, memleketlerine bağlayan ipleri ekmek parası için kesmişlerdi belli ki. Evet, Yeni Ankara Oteli bir bekâr oteliydi.

Gıcırdayan merdivenlerden yukarıya çıkışımızı çok iyi hatırlıyorum. Merdivenler, bir zamanlar paşaları ağırladıktan sonra bizim gibilerle muhatap olmaktan hoşlanmadıklarını bir dolu galiz lafla söylüyor gibi gelmişti bana. Odayı bize kiralayan amcanın söylediğine göre, bize en iyi oda verilmişti. Bu oda, normalde, otelin temizliğinden sorumlu, kimsesiz yaşlı bir kadına aitti. Ama kadın birkaç günlüğüne gitmişti. Nereye? Bu sorunun cevabını hâlâ merak ediyorum. Kimsesiz bir kadının gidebileceği ne kadar yer olabilirdi ki… Kadının birkaç eş-yası odada duruyordu. Temizlik malzemelerinin omzuna yaslanmış gibi duran birkaç eşya bana kadın hakkında hikayeler anlattı. Yaşlı kadın zannımca hiç mutlu olmamıştı.
Oda oldukça büyüktü ve büyüklüğüyle yarışacak kadar pisti. Pek titiz biri olmamama rağmen, o gün yatacağımız çarşafların üstünü ve yastıkları gazetelerle örtmüştüm. Otelin ortak tuvaletini kullanmamak için Ulucamii’nin oraya gidiyor ve oradaki tuvaletleri kullanıyorduk.
Böyle bir yerin bizi ne kadar tedirgin ettiğini tahmin etmişsinizdir herhalde. Gecenin bir yarısı, sanki kapı bir omuz vuruşuyla açılacak ve içeriye bizi öldürmek için bir sürü bıçaklı insan dolacaktı, ya da kapattığımız halde rüzgar her estiğinde açılan büyük camlardan içeriye yarasalar doluşacaktı, yahut sürekli gıcırdayan otel odası ortadan yarılıp bizi yutacaktı… Ha-yal dünyası, benim gibi kalabalık birinin aklına daha neler geldi neler. Üstelik eşimin İstan-bul’a dönelim ısrarlarının karşısında, hayır bu otelde kalalım diye direten de bendim. Akşam eşim, güvenliğimiz için nöbet tutup uyumamaya karar vermişken odamızın kapısı çalındı. O beni geri iterek önce “kim o” dedikten sonra kapıyı açtı. Gelen, odayı bize kiralayan amcaydı.
“Kusura bakmayın, rahatsız ettim. Kızımızı kapalı – tesettürlü manasında- gördüm de ondan. Sabah namazına kalktığımda sizin de kapınıza vurmamı ister misiniz?”
Hayat, korku filmlerinin bize ezberlettiği gibi kötü sürprizler yapmıyor. Amcanın bu cümlesiyle hem eşimin hem de benim gözümde odanın mahiyeti değişti. Oda canavar halin-den bir günahtan vazgeçer gibi vazgeçti. Korku boğazımıza bıçağını dayamışken, duyduğumuz “namaz” kelimesiyle bıçak keskinliğini unuttu. O an dünyanın neresinde olursam olayım, hangi şartlar altında bulunursam bulunayım güvenebileceğim birilerinin hep olacağını anla-dım. Müslümanlar, Müslümanların namusuydu. Karşımdaki fakirlikle zımparalanmış adam bizden, biz de ondan sorumluyduk. O gece rahat uyudum ve sabah namazına, kapımıza vu-rulmasıyla uyandırıldım.
Geçen hafta yolum Bursa’ya düştüğünde hemen Yeni Ankara Oteline gittim. Gerçi bu sefer kalmak için değil, bizi namaza kaldıran amcaya selam vermek için uğramıştım. Orada kaldığımız günün sabahında, bize, Uludağ’a giden minibüslerin nereden kalktığını gösteren bir kroki çizmişti. O krokiyi hâlâ atmadığımı gösterecektim ona. Ama ne yazık ki Yeni Ankara Otel’i kapanmış. Cama başımı yaslayıp içeriye baktığımda gördüğüm tozlu birkaç eşyanın arasında, bir zamanlar sobanın etrafına kümelenmiş gençler ve yüzü çizgi kumbarasına dön-müş yaşlı amca canlandı.
İyi ki insan tecrübeleriyle birlikte doğmuyor. Yoksa insanı korkularından azat eden “Sabah namazına kalktığımda sizin de kapınıza vurmamı ister misiniz?” cümlesini asla du-yamayabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir