Bütün saatlerin sahibi olmak

İki bin yıl önce postaya verilmiş bir mektubu okuyorum. Bir şaire yazılmış. Bu yüzden hâlâ sıcak. İlk önce Lucilius’un gözlerini yakan bu satırlar bana ulaşana kadar kim bilir kaç göze dokundu, kaç göz kapağını söktü, kaç ruhu uykusuz bıraktı.
Tarih, kalıptan kalıba döktüğü milyonlarca saati biblolar gibi yüzyılların raflarına dizerken, o kararlı bir ses tonuyla hep aynı cümleleri fısıldadı: “Saatler vardır ki zorla elimizden alınır. Saatler vardır ki elimizden akıp gider. Hayatın büyük kısmı hiçbir şey yapmamakla, geri kalanı ise yapılması gerekenden başka şeyler yapmakla geçer. Bana bir insan göster ki, zamana küçücük bir değer versin, bir günün anlamını bilsin ve her gün bir parça öldüğünün farkına varsın! O halde dostum, bütün saatlerinin sahibi ol! Küpün dibinde kalanı idareli kullanmak iş işten geçtikten sonra tedbir almaktır. Zira sona kalan kısım, yalnız en az kısım değil, aynı zamanda en fena kısımdır.” İmza: Seneca.

Seneca ismini okur okumaz gayri ihtiyari saatime bakıyorum. Metal oku deri kayıştan kurtarıp, bileğimi rahatlatıyorum. Fakat içim rahat değil. Seneca’yla konuşmalıyım. Bu mektubu okuduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranamam. Bütün cesaretimi toplayıp karşısına çıkmalıyım onun. Zamanı dizginleyecek ok ve kayışın sırrını da istemeliyim ondan. Derken, “Hayat da bir öykü gibidir, uzun olup olmadığı değil, iyi olup olmadığı önemlidir!” diye konuşmaya başlıyor Seneca. “İyi yaşamak için acele et ve şunu bil ki, her gün başlı başına bir hayattır.” diyerek “İYİ” kelimesinin altını iki kere çiziyor. “İyi yaşamak” denilince sizin aklınıza ne geliyor bilmiyorum, doğrusu ben kime söyledimse bu iki kelimeyi onlardan şu kelimeleri duydum: İYİ evler, İYİ arabalar, İYİ giysiler, İYİ sofralar, İYİ makamlar… Bu iyilerden mi söz ediyordu acaba Seneca? Ona göre İYİ neydi? Mesela iyi evler hakkında ne düşünüyordu: “Samandan bir dam hür insanları barındırırdı; şimdi mermer ve altın tavanlar altında bir köle sürüsü yaşıyor!” Tuhaf! Seneca’nın “iyi”si ile bizim “iyi”miz çelişiyor. O insanın ihtiyacı olan her şeyin tabiatta var olduğunu, ihtiyacı olmayan şeylerin peşine düşen insanın kendi hayatını zorlaştırdığını ileri sürüyor. Bedenlere kölelikle geçirilen bir hayatın “iyi bir hayat” olamayacağından yola çıkarak şu menzile varıyor: “ Çok az şeye sahip olan değil, çok şeyin özlemini çeken insan fakirdir.”

Zira özlemler bir süre sonra tamahın kırbacıyla gemi azıya alıp çılgınlar gibi koşuyor, önlerine çıkan her şeyi ezip geçiyorlar. Bir zaman tabiatın sunduğunu kardeşçe paylaşanlar, her şeyi kendilerine mal etme adına vaktiyle ok attıkları vahşi hayvanların yerine insan kardeşlerini koyuyorlar. Hırsın parçaladığı bir toplum kimilerinin eline hazineler vermiş görünse de aslında görünmeyen bir yoksulluğun içinde kıvrandırıyor onları. Keşke onlar daha çok şey elde etmek için saldırmadan önce her şeyin ellerinde olduğunu bilseler, kendileri kadar başkaları için de kaygılandıkları günleri, saman çöpleri gibi amaçsızca sürüklendikleri kan nehirleriyle değişmeselerdi. Onlar “iyi hayat” sandıkları bu tercihleriyle farkında olmadan kendi hayatlarına da son verdiler. Çünkü Seneca’ya göre, kimse için yaşamamak demek, kendisi için de yaşamamak demekti. Madem ki ölüm, hayata ara verse de onu ortadan kaldırmıyordu, madem ki ruh ölümsüzdü, iyilik yapmaktan yorulmamalıydı. Tanrı’ya hoş görünmek isteyen insan İYİ olmak zorundaydı. O’na tapmak, O’nun İYİLİK vasfını örnek almayı gerektiriyordu. Erdem, bir miras değil, çabalayarak ulaşılabilecek bir hünerdi ve İYİ olamayan insan kendini mazur görme hakkına sahip değildi asla!

Zevk ve eğlence düşkünü bir toplumda, Neron gibi bir imparatorun yanında rolünü oynadı Seneca. Hatipti; ancak söz söyleme hazzının büyük adamları bile doğrudan uzaklaştırabildiğinin farkındaydı. Bilgindi; ancak bilen insanın değil, yapan insanın bahtlı olduğuna inanırdı. Edebiyatçıydı; ancak yakışıklı olmasını değil gemiciliğini önemserdi kaptanın. Hem ona göre okumak esastı. “Söyle ki söylerken kendin de duyasın. Yaz ki yazarken okuyasın!” derdi dostlarına. Filozoftu; fakat diyalektik oyunlarıyla eğlenecek zaman değildi. Yoksullara, esirlere, hastalara, sakatlara ve başı belada olan tüm talihsizlere yardım olmalıydı felsefenin amacı. Devlet adamıydı, “Satrançta, vezir, kale, at, gibi kıymetli taşları feda etmek, ya müthiş bir oyundur, ya da büyük bir aldanış!” diyen. Gladyatör oyunları aleyhine söz söyleyen ilk Romalıydı. Kadere tam bir teslimiyetle bağlıydı; her şeyde İlâhî olanı görenin kaderin yükü altında ezilmeyeceğini söyleyen.

Ve öğretmendi, öğrencisinin katlettiği. Soysuzlaşmanın eline tutuşturduğu kalemle imzalamıştı Neron hocasının fermanını. Hükme göre Seneca kendi damarlarını kesecekti evinde. Ne tuhaf! Neron’a hükmetmenin saltanat değil, vazife olduğunu öğretmişti küçüklüğünde. Ne tuhaf! Neron müthiş bir oyun sanarak harcıyordu veziri.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir