BÜYÜCÜLER GİBİ İSTE!

O kelimeyi, sadece o kelimeyi tekrarlayın! Her seferinde ilk kez söylüyormuş gibi canlı! Onlarca, yüzlerce, binlerce kez çevirin anahtarı! Bir kere daha çevirseniz açılacak kapı! Delil göstermeden deliler gibi isteyin! Sessizliği sesinizle bastırın!
O kelimeyi sadece o kelimeyi düşünün! “Condensez! Condensez!/ Yoğunlaştırın! Yoğunlaştırın!” Gün ağarırken hâlâ ışıldayan bir ay olsun kelimeniz. Uçurumun üstüne gerilmiş ip, o kelimeyi söylediğiniz sürece taşıyacak sizi! Sustuğunuz an düşeceksiniz.

“Durmadan işleyen ve yorulmadan asılan yerçekimi, hüner şöyle bir bocalamaya, dikkat şöyle bir azalmaya başladı mı derhal üstünlüğünü kurar… Her şey kendiliğinden olur biter. Otomobil dönemeçte uçurumdan aşağı yuvarlanır; yalnız başına yapar bu işi. Kişi kendi kendine idare edemedi mi, dış kuvvetlerin avucunun içine girer!”

O kelimeyi sadece o kelimeyi tekrarlayın! Yanlış tuşa basmayın, sadece o kelime! Düşünmeye vaktiniz yok! İsteyin sadece! Bir dilenci gibi değil, bir hükümdar gibi isteyin! Bir çocuk gibi yani. Herkes “Hayır!” dediğinde bile isteğinin gerçekleşeceğini bilen bir çocuk gibi! Bütün yapacağınız o kelimenin ateşiyle tanıştırmak dağları! Dumanlarla konuşan Kızılderililer içlerinden tekrarlıyor o kelimeyi. Unutmamak için tekrarlıyorlar. İstemenin nasıl yonttuğuna bakın yüzlerindeki ifadeyi!

“Düşünceye dalan istemeyi unutur; istemeyi unutan ise olayların kendisine saygı göstermesine şaşmamalı! Büyücülerin başvurduğu metot, bir şeyi gerçekleştirebilmek için o şeyin adını söylemekten ibarettir. Küçük bir büyücünün hiç durmadan ve aynı ses tonuyla, ‘Su ver anne! Su ver!’ diye söylendiğini işitmiştim. Çocuk, bir şeyi kendisi yapacak yerde başkalarına yaptırır… Annenin bütün ümidi çocuğun dikkatini başka yerlere çekmekken, çocuğun bütün gücü asla vazgeçmeyeceğini ispat edinceye kadar aynı kelimeyi tekrarlayıp durmaktır.”

O kelimeyi sadece o kelimeyi tekrarlayın! Bir tutkuya dönüştürün, kendi renginize! “Her şey bize karşı!” madem, daha sık tekrar edin o halde! Ruh gücünü keşfetmenin tam zamanı! O kelimeyi söylemediğiniz zamanlarda yükselen duvarları, yine o kelimeyle aşın! Sihre inanmayan sihirbazların çürümüş kelimeleriyle çalmayın kapıyı açılmaz. Omza konmayan kemandan medet ummayın. Suda yüzen kemandan ses çıkmaz. O halde mezarından doğrulup sana yeniden hayat verecek kelimeye uzan! Durarak değil, uzanarak kopar kelimeni.

“Bütün ağaçlar sonbaharın etkisi altındadır, ama her biri kendi yapısına göre bir renk alır, böylece her insanı yeni bir tutkuya hazırlar zaman… Hiçbir işe yaramaz diyecek yerde deneyin bir kez… Doğru ve uyumlu bir sesle yanlış ve çirkin bir ses arasında, estetik bir kavis ile zevksiz bir çizgi arasında çok az bir ayrılık vardır. Kemandan daha iyi yararlanmaya çalışacak yerde kemanın biçimini değiştirmeye kalkmak ne çocukça! Bir şey yapmadan istemek mümkün değil. İster rüzgâr isterse küreklerle hareket etmedikçe, gemi dümene uymaz!”

Andre Maurois, hocası Alain için “Sokrates ölmedi!” demişti. “İsteyin size verilecektir, arayın bulacaksınız, kapıyı çalın size açılacaktır!” diyen Alain ya da asıl adıyla Emile-Auguste Chartier, 1868’de Mortagne’da (Fransa) doğdu. Lise yıllarındaki felsefe öğretmeni Jules Lagneau, düşünmeyi öğrettiği Alain’i 150 yıl önce yaşayan Voltaire’in hizasına taşıdı. Yalnız Fransa için değil, zamanı ve sonraki zamanlar için bir filozof mayaladı Lagneau. Mayaladı ki o da bir gün düşüncenin derinliklerine sarkıttığı zincire Andre Maurois adlı yeni bir halka eklesin. Alain, maddenin ve mânânın bütün problemlerine eğildi fakat kendini bir filozof olarak tanımlamaktan kaçarak. Üniversite kürsülerini reddetip lise öğretmenliğini tercih etmesinin gerekçesi olarak on yedi-yirmi yaşları arasındaki gençleri eğitmekten duyduğu hazzı gösterdi. Marjinal bir gazeteye yazdığı 600 kelimelik yazıların edebî seviyesi, bütün dikkatleri üzerine toplayınca, bütün gazete ve dergiler yazılarını basabilmek için yarışır hale geldi. Hiç kimse bir dünya savaşının çıkacağına ihtimal vermezken, o I. Dünya Savaşı’nın çıkacağını ileri sürerek bu muhtemel savaşa karşı çıktıysa da savaş başlayınca topçu olarak orduya yazılmakta tereddüt etmedi. Ancak askerliği süresince rütbe almayı reddetti. “Mars ya da Savaş Yargılanıyor”, “Zekâ ve Tutkular Üzerine” ve “Güzel Sanatlar Sistemi” adlı eserlerini cephede ya da sığınaklarda yazan Alain, er olarak terhis oldu. Büyük babası sıradan bir köylü, babası veteriner olan Alain, vardığı nokta ne olursa olsun makam ve rütbelerden uzak bir halk çocuğu olarak kalmak istedi hep. Belki de 1951’de kendisine verilen “Büyük Ulusal Edebiyat Ödülü”nü hayatının tek rütbesi olarak kabul etmesinin nedeni, bu ödülü kendisine veren zamanın Milli Eğitim Bakanı’nın eski bir öğrencisi olması yüzündendi.

Hayatının son yılları yarı felçli geçen Alain, 1951 yılında Paris yakınlarında ölmeden önce şöyle diyordu: “Ölmeme meydan vermeyecek kadar düşünün beni! Zaten ölüm diye bir şey yok ki!” a.ural@zaman.com.tr

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir