Büyük ikramiye

Sinemanın ışıkları söndü ve perde canlandı. Hayaller, hayaletlere dönüşüp beyaz duvarı esir aldılar. Birkaç saniye öncesine kadar rengi, iki yanında salınan kadife perdelerin kırmızısından ibaret olan duvar, birden bin bir rengin istilasına uğradı.

Çatıya çıktığında kiremiti, pencereye indiğinde ahşap pervazları boyayan bu renk rüzgarı, dokunduğu her nesneyi kendi elbiseleriyle giydiriyor, kurnaz bir terzi gibi, kiralık giysilerle donatıyordu. Sonunda o kadar çok renk yan yana geldi ki, gökkuşağı bu renk cümbüşünün karşısında kopmaya yüz tutmuş eski bir kemer gibi gevşedi, çürüdü ve dağıldı. Çok geçmeden sinema salonunu dolduran seyirciler, birer ikişer koltuklarını yarısı yenmiş koca bir külah patlamış mısıra bırakarak kaybolmaya başladılar. Teşrifatçı el fenerini her salona tutuşta birkaç koltuğun daha boşalmış olduğunu görüp dehşete kapıldı. Henüz filmin başlarıydı ve kimseyi salonun kapısından çıkarken görmemişti. Dalgınlığına az da olsa bir pay verip, endişesini bastırmaya çalıştıysa da, film bitene kadar dışarıya çıkmama kararı verdi kendi kendine. Gözlerini perde yerine koltuklara dikerek seyircilerin parmak uçları üzerinde bir kedi gibi sessizce salondan süzülüşlerine şahit olmaya çalıştı. Ancak ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın dikkati bu sihirli anı çerçevelemeye yetmedi. Arka koltukları gözetlerken, orta sıralardan birileri sırra kadem basıyor, orta sıraları göz hapsinde tutarken, ön sıralar boşalıyordu. Filmin ortalarına doğru salonda yalnızca bir seyirci kaldığını fark eden teşrifatçı, korkuya kapılarak kendini dışarıya atmak istedi. Fakat merakı o kadar büyümüş ve bir çığ gibi çıkış kapısını kapatmıştı ki, dışarıya çıkmak yerine o tek seyirciye kilitlenerek filmi bitirmeyi tercih etti. Bakalım bu son seyirci nasıl sıvışacaktı salondan. Yoksa filmi sonuna kadar izleme sabrı göstererek şaşırtacak mıydı onu. Madem istisnalar kaideyi bozmazdı, o zaman anlatsındı onun anlamadığı sırrı. Bunun için film bitmeli, ışıklar yanmalı, son seyirci hiçbir şey olmamış gibi aheste aheste yerinden doğrulup, çıkış kapısına yönelmeliydi. “Çıkış kapısı” aklına gelir gelmez gayri ihtiyari teşrifatçının gözleri kilitlendiği seyirciden bir anlığa çözülüp çıkış kapısına kaydı ve o an yaptığı hatanın farkına varıp, hemen gözlerini eski yerine kilitlemeye çalıştı. Ancak “bir an” çok uzun bir zamandı. Ne yazık ki yuvalarından fırlayacakmış gibi büyüyen gözleri, boşalmış bir koltuktan başka bir şey göremedi suç mahallinde. İşte şimdi, işte şimdi teşrifatçı korkunç bir çığlık atarak salondan kaçacaktı. Attı da. Ancak bu keskin çığlık, boğazın ağzın ya da dilin gizli bir çentiğine takılıp körelmiş olmalıydı ki, teşrifatçının ağzı açılıp kapanmasına rağmen ses çıkmadı. Ayaklarını hareket ettirmeye de muvaffak olamayınca, salonu terk edemediği gibi kendisine en yakın sinema koltuğuna çökmek zorunda kaldı ve gözlerini perdeye çiviledi. Filmin sonuna yaklaşılmıştı. Anlaşılan yer gösterdiği için parça parça izlediği filmin sonunu, bir seyirci gibi koltukta izleyecekti. Temasında gerilim dahi olmayan bu filmi, bir korku filmine çeviren illüzyonun parçası olarak, belki o da diğer seyirciler gibi sır olacak, böylece daha büyük bir korkuyla, korkusunu yenecekti.

Teşrifatçı, çekim güçleri birbirine denk iki mıknatıs arasında boşlukta duruyordu. Bir taraftan filmin bitip ışıkların yanmasını deliler gibi isterken diğer taraftan hayal perdesinin diktiği binlerce elbiseyi tek tek üzerinde denemeye kalkışıyor, gökkuşağını eprimiş bir ibrişme çeviren renk alâyişine sadece gözlerini değil ruhunu da teslim ediyordu. Ancak mıknatıslardan biri gücünü an be an artırmaya, diğer mıknatısın ellerini ağır ağır bağlamaya başlayınca, teşrifatçı bedeninin öne doğru çekildiğini hissetti dehşetle. Gayri ihtiyari tutunacak bir yer aradı ve elleri koltuğun kenarına yapıştı. Aynı anda kafese kapattığı korkusu zincirlerini kırıp, demir çubukları zangırdatmaya başladı. Çekim gücü arttıkça koltuğun kollarına daha sıkı yapışıyor, bir renk hortumu içinde savrulup giden ruhunun, ellerini bıraktığı anda bedenini de yanına çekeceğini titreyerek görüyordu. Çekim gücü o kadar arttı ki, teşrifatçının sarılıp bütünleştiği koltuktan çatırtılar gelmeye başladı. Dayanma gücünün sınırındaydı ve titreyen ellerini bırakmak üzereydi. Tam “Yeter! Ne olacaksa olsun!” diyerek ellerini bırakacaktı ki ışıklar yandı. Teşrifatçı sevinç ve şaşkınlık içinde kendini bir an önce dışarıya atmak için davrandıysa da dona kaldı! Bütün koltuklar doluydu. Film bittiğinde salonu dolduran o alışılmış mırıltı eşliğinde koltuklar kapatılıyor, çantalar toparlanıyor, paltolar giyiliyordu.

Kalabalığı yararak kendini önce salonun sonra sinemanın dışına attı. Dışarısı buz gibiydi. Ağzından buharlar çıkaran bir milli piyango satıcısı “20 Trilyon!” diye mırıldanarak ve elindeki yüzlerce bileti sallayarak üzerine geliyordu. Teşrifatçı elini bilet demetine daldırdığında, sinemadan çıkan kalabalık arkasında uzun bir kuyruk oluşturmuştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir