Çağını yaşa; ama çağının yaratığı olma!

Oyuncular bu kez vahşi hayvanlardı, seyirciler ise kral ve saraylılar. Kral her parmağını oynatışta bir şeyler oldu; ilkinde bir aslan çıktı sahneye, gerinerek yürüdü ve çöktü meydanın ortasına. İkincisinde bir kaplan araladı kapıyı, aslanı görür görmez kükreyerek dolaştı etrafında ve tam karşısına oturdu.
Üçüncüsünde iki kanatlı bir kapıdan iki leopar fırladı arenaya ve kaplanın üzerine atıldılar. Ta ki kaplanın pençesiyle oturtuluncaya kadar. Hepsi birbirini kinle süzüyordu; “Öldürmek ateşiyle yanan korkunç kediler!” İşte o an: Balkonun kenarına tutunan güzel elden bir mendil düştü yere, tam aslanla kaplanın arasına. O zaman bir matmazel kalkıp alayla şövalyeye şu cümleyi fırlattı: “Sevginizi göstermek isterseniz herkese/ Şayet seviyorsanız beni sahiden/ Düşen eldivenimi getirin hemen!” Şövalye bir an bile tereddüt göstermeden kararlı adımlarla meydana indi ve canavarların içine dalıp çekti mendili. “Dehşetle, şaşkın şaşkın bakarken ona herkes/ Hiç aldırış etmeden yürüdü genç Delorges,/ Götürüp vermek için eldiveni bir sözle./ Bravo sesleriyle gök çınladı o zaman;/ Dilber Kunigund ise gülümseyen bir yüzle,/ Saadetler vadeden sevgi dolu bir gözle/ Karşılıyordu onu süzerek hayran hayran./ Fakat o eldiveni fırlatarak bu yüze:/ ‘Matmazel, ihtiyacım yok teşekkürünüze!’/ Deyip yürüdü gitti, kızı terk etti o an.”

Eldiven şiiri Schiller’in kalbinde doğdu. “Cesaret hayatı hiçe sayar, vicdanı değil!” diyen Schiller’in. On sekizinci yüzyılda Almanların Goethe’yle yan yana yürüyen ikinci devinin. Şiirle tiyatroyu atbaşı koşturuyor. 22 yaşında tamamladığı “Haydutlar” sahnelenirken salonda sessizlik değil, boğuk çığlıklar ve kesik hıçkırıklar var. Seyirci birbirinin omzuna başını koymuş sarsıla sarsıla ağlıyor. “Özgürlük” ilk kez sahneye çıkıyor çünkü. Schiller, iki şeyi bir arada görmek istiyor: Güç ve iyilik. Bu yüzden dükün hoşuna gitmiyor oyun. Aynı zamanda askerî bir hekim olan Schiller, gizlice katıldığı oyunun galasından sonra “Kalbinin sesini dinleyen hayal kırıklığına uğramaz.” diyerek kaçıyor Stuttgart’tan. Halbuki soylu bir aileye mensupken, kaderin cilvesiyle bir haydut çetesinin başına geçen kahramanı Karl Moore, başlangıçta kötülerin hakim olduğu dünyayı zorbalıkla değiştirmek isterken, sonunda masum insanlara da zarar verdiğini görerek teslim olmaya karar vermiş, bu kararını aptalca bulup kendisine, “Bırakın gitsin! Büyüklük hezeyanları içinde, herkesi kendisine hayran bırakmanın manasız zevki uğruna hayatını feda etsin!” diyen arkadaşlarına şu cevabı vermiştir oyunun sonunda: “Bunun için bana hayran olabilirler. (Bir an düşündükten sonra) Buraya gelirken on bir çocuklu zavallı bir gündelikçiyle konuştuğumu hatırlıyorum. Büyük haydudu sağ olarak getirene bin altın vaat edilmiş. Bu adama faydalı olabilirim!”

Schiller’e göre “ÇIKAR” zamanın en büyük putudur. Bu yüzden İnsanın Estetik Eğitimi üzerine yazdığı mektuplardan birinde, “Bütün güçlerin ona yaranması, bütün yeteneklerin onu övmesi isteniyor!” diyerek bu puta karşı çıkıyor. Ruhun özgürlüğünü keşfetmeye çalışarak, estetik eğitimin yalnız birey için değil uyumlu bir toplum için de kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Beethoven’in dokuzuncu senfonisinin esin kaynağı olan “Neşeye” isimli ünlü ilâhisinde “Neşe ile devreder, neşeyle gider gelir,/ Saat gibi işleyen çarkları kâinatın;/ Ufacık tohumlardan çiçekleri cezbeder,/ Ufuklarda sayısız yıldızları ateşler,/ Gök kubbesinde yer yer onun şevkiyle döner/ Rasatçının dürbünle görmediği güneşler” diyen Schiller, insanı kâinattaki bu ahenge katılmaya davet ediyor. Madem dostluk da âhengin bir parçası, başlangıçta ters düştüğü Goethe’yle kol kola giriyor. Alman edebiyatında yeni bir dönemi başlatıyor bu dostluk! Schiller Goethe’yi yarım bıraktığı Faust’u tamamlamaya ikna ederken, Goethe aynı zamanda bir tarihçi olan Schiller’in Jena Üniversitesi’nde tarih profesörlüğüne getirilmesini sağlıyor. Ve iki büyük dost Schiller’in çıkardığı Die Horen adlı dergide beraber yazıyorlar.

Coleridge’e, “Kimdir bu Schiller? Yüreğin bu sarsıcısı!” dedirten bu soylu kalem art arda yazdığı oyunlarla insandaki bölünmüşlüğü ve yabancılaşmayı çerçeveliyor. Maddi dünyayla güzel ahlak arasında bocalayan kahramanlarına insan bütünlüğünün kavgasını verdiriyor. Oyunu fark ettirmeye çalışıyor oyunlarıyla. “İnsan, sözcüğün tam anlamıyla insan olduğu yerde oynar ve ancak oynadığı yerde insandır.” diye dikkat çekiyor sahneye. İnsanın insanı küçümsemediği bir dünya hayal ediyor. “Sen onun zayıf noktalarını gördün, o seni hiçbir zaman affetmeyecektir.” diyerek, ilâhi bir nitelik olan kusur örtmeye çağırıyor. Zira genç bir sanatçıya söylediği gibi, insan olmak gerekiyor, çağının yaratığı değil. “Kalpten coşan bu ses kalplere ulaşacaktır.” diyor bir dostuna yazdığı mektupta ve şunu ekliyor: “Ama bunun için kalp sahibi olmak gerek!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir