CEBE ALİ (CİBALİ BABA)

Haliç kıyısından denizi seyrederken birden o beton görüntüler siliniverdi gözlerimin önünden. İşte o anda başlarında Cebe Ali ile 300 Zeyni Dervişinin cübbelerini denize yayıp tef ve kudüm sesleri içinde karşı sahilden geçişlerini görür gibi oldum. Allah’ın çok büyük bir nimetiydi onlara sunulan. Birden çocukluğumda dinlediğim uçan halı masalı geliverdi aklıma. Demek ki gerçek olabilecek bir masaldı bu. Allah isterse rüzgârları tersinden estirir, isterse cübbenin üzerinden denizi geçirebilirdi.

Cebe Ali:

At kılından bir cebe (cübbe) giydiği için Cebe Ali derlermiş ona.
Kendisi Horasan evliyalarından bir ermiş, soyu İmam Musa-i Kazım’a dayanan üstelikte Mısır Memluk Sultanı Kalavun’a şeyh olmuş büyük derviş.

1444 yılında Vezir Halil paşanın emri ile Bursa’ya gönderilmesi, Bursa’da Zeyneddin Hafi hazretlerinin müridi olup bir Zeyni Dervişi olması, İstanbul kuşatmasında il sipahiliği yaparak Bursa Beyi olarak göreve gelmesi, 52 yaşında Osmanlı ordusunda Cebeci Ocağı’nı kurmasıdır hakkında bilinenler.

İstanbul’un fethinde de çok önemli görevleri vardır. Ekmekçi Başı olarak bütün ordunun ekmeğini pespembe ve tadına doyulmaz bir lezzet de pişirmesinin sırrı nedir acaba?

Fatih Sultan Mehmet’in, “Eğer Padişah sensen ordunun başına geç; Eğer padişah bensem, emrediyorum, başkomutan olarak ordunun başına geç” diye babası II. Murat’a yazdığı mektubu götüren ve O’nu ikinci kez tahta çıkmaya ikna eden yine Cebe Ali Bey’dir.

Cebe Ali ve 300 Zeyni dervişi Okmeydanı’nından Halice indirilen gemilere binmez, cübbelerini denize atarlar ve üzerine oturup tef ve kudüm sesleri ile Halicin karşı kıyısına geçerler. Bunu gören Bizans askerleri korkudan silahlarını bırakıp arkalarına bakmadan kaçarlar. Bu onun hakkında günümüze kadar gelmiş bir efsanedir. Gerçeği ise yalnızca Allah bilir.
Haliç surlarında Zağnos Paşanın kumandasında “Porta İpigas” kapısından içeri girip bu kapıyı aldığı için bu kapıya Cibali Kapısı ismi verilmiştir.
İstanbul’da Müslüman mahalleleri kurup buralara cami ve tekke yaptırıp talebeler yetiştirir. Kuşatma sırasında şehit olunca dervişleri de dünyadan elini ve eteğini çekip kendi dünyalarına kapanarak insanlardan uzak yaşarlar.
Cibali Kapısı içindeki Gül Camii yanına gömülen Cebe Ali Bey, Cibali semtinin hem isim babası, hem de koruyucu hamisidir.
İşte biz onu Cebe Ali Bey diye biliriz. Birde Cibali Baba vardır ki ikisinin aynı kişimi yoksa farklı kişiler mi olduğu hikâyelerinin farklılığı yüzünden bir kesinlik kazanmaz. Çünkü onun için anlatılanlar biraz daha farklıdır.
Cibali Baba
Fetihten çok çok yıllar önce İstanbul’da küçük bir İslam azınlığı içinde “Cibali Baba” adında bir Veli yaşamakta imiş. Bu Dervişin vazifesi, Türk-İslam sevgisini Bizans’a aşılamak, onları Allahın Hanif dinine davet etmekmiş. Cibali Baba çevresinde herkesi sevgisi ile kendine bağlamış, onların güvenini kazanmış bir kişi olarak kendine Bizanslılardan büyük bir cemaat toplar. O herkesi çok sever, kimselere kıyamaz, bütün vaktini tekkesinde onlarla sohbet ederek geçirirmiş.

Artık Allahın uygun gördüğü fetih vakti yaklaşmıştır. Ordular hazırlıklarını tamamlamış Haliçten İstanbul’a gireceklerdir. Cibali Baba’nın içini bir üzüntü kaplar, ister ki kimseler zarar görmesin Müslüman ettiği gâvûrcukları ölmesin. İstanbul top tüfek ile değil, irşad ile fethedilsin. Çünkü senelerce o insanlar ile birlikte yaşamış, onlarla yemiş, onlarla sohbet etmiştir.

Hemen Sultan Mehmet Hana niyetini ulaştırır. Oturduğu semtin Osmanlı orduları tarafından topa tutulmamasını ister, Çünkü orada konu komşusu, birlikte yaşadığı sevdiği insanlar vardır. Sultan Mehmet Han önce bu talebini kabul eder.

Fetihte madde ve mana orduları birleşmiş, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Emir Buhari, Molla Fenari, Ansar Dede, Zuhurat Baba ve İslam ricali toplanıp bir karar almışlardır, erenler fethin kılıçla topla gerçekleşeceği fikrinde birleşirler. Fakat ordu komutanları bu semte top atılmamasına bir anlam veremezler. İstanbul top atışları ile dövülmelidir. Burası çok önemli bir mevkidir. Daha doğrusu Haliçten giriş kapısıdır. Baskılara dayanamayan Sultan Mehmet Han, bu bölgeye top atılmasına izin verir. Topçular Cibali semtine gülle atmaya başlarlar. Fakat atılan güllelerin çoğu yere düşmeden geri gelmektedir. Hiç biri bu işe akıl sır erdiremez. Atılan her gülle yere düşmeden havadan tekrar suya geri düşmektedir. Bu sebepledir ki fetih iki aya yaklaşan bir süreye rağmen gerçekleşemez. Bizans’ın bu kadar gücü olmadığını Osmanlı ordusu bilmektedir. Dayanabilmesinin sırrı ne olabilir diye düşünmeye başlarlar. İşte bu büyük Veli’nin “Gavurcuklarım” diye bağrına bastığı o cemaate duyduğu büyük sevgi sebebi ile var gücünü gösterip atılan gülleleri havada eli ile yakalayıp tekrar suya göndermesidir.

İslam anlayışının Cihana şumul sevgisini gösteren bu gerçek, İstanbul’da bir semte adını veren “Cibali Baba’nın” bir kerametidir. Keramet Yüce Mevlâdan olup onun ikram etmesi ile olur.
Kuşatmanın uzamasından çok sıkılan Sultan Mehmet, bu hakikati Allahın kendisine ihsan etmesi ile büyüklerine danışıp Cibali Babaya elçiler gönderir. Bu işten vazgeçmesini, başka türlü fethin gerçekleşemeyeceğini bildirir. Ama Cibali Baba kararlıdır. O gavurcuklarım dediği, kendisini seven, aynı semtte birlikte yaşadığı evlatlarını korumak la görevli hisseder kendini. Bunun üzerine Sultan Mehmet ve Akşemseddin Hazretleri bütün geceyi dua ederek geçirirler. “Ya Rabbi! Ya benim ruhumu kabzeyle, ya da onun ruhunu kabzeyle yoksa Fethi gerçekleştiremeyeceğim” diye dua eder. İşte nasıl Allah’a yakarıp bir dua etmiştir ki bu mübarek dua Hakkın katında kabul edilip bütün duaların önüne geçmiştir. Cibali Babanın o gece Ruhu kabzolur ve fetih Sultan Mehmet’e nasip olur.
İşte farklılık gösteren bu iki hikâyede anlatılan kişiler aynı kişiler midir, yoksa farklımıdır bilinmez.

Cibali Babanın gâvurcuklarına duyduğu insani sevgi ile ölümü hiç düşünmemesi, Fatih Sultan Mehmet’in dua ile ruhunun kabzedilmesini isteyecek kadar İstanbul aşkı.

Bir yol vardır Allah ile kul arasında,
Dua ile geçilir o yoldan.
Kulun düşüncesini Rabbine sunmasıdır Dua.
“Duanız olmasa ne öneminiz olurdu benim nazarımda” der Yaradan. Dua kulundan kendisine kulluk, Rabbinden kuluna inen rahmettir. Dua bir bakıma kulun miracıdır. En yakın o zaman hisseder kendini Rabbine insan.
Hakkı överek yüceltirken, onun karşısında acziyetinin de farkındadır artık.
Onun Rab olduğunu bilmek ve kendinin onun kulu olduğunu anlatmaktır ona. Ve edilen duanın mutlaka kabul göreceğinden emin olmaktır asıl olan.

“Hayat dualarınız istikametinde seyredecektir.
İsteyin O mutlaka verecektir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir