CEHALET, CÜRET VE SALDIRGANLIK:: HAKAN YILMAZ ÇEBİ

.

Merdi kıpti şecaat ar arz ederken sirkatini söyler.


Yani çingenenin merdi, kendini överken hırsızlığını söyler. Bildiğimiz kadarıyla çevirmen yazar olarak görülen ancak yazılarında anlaşıldığı kadarıyla Siyonizm’in fahri avukatı olarak da hizmet eden birisinin yazısından maalesef şimdi haberim oldu.


Bu kişinin adı Mahir Ünsal Eriş. Her ne kadar köşe yazılarına resim denilemeyecek bir figür yerleştirmişse de bizi terbiye kuralları içersin de eleştirme mertliğini göstermiştir. Velakin yazısını okuduğumda teşhis tıpkı yazımızın başına koyduğumuz o meşhur halk sözüne çıkıyor.


Yani sirkatini söyleyen mert çingeneye…


Şimdi gelin birlikte okuyalım bu “sirkat sahiplerinin sayın avukatını.”


Sevgili Arkadaşlarım, bu yazıyı ve bu yazıyı yazan arkadaşı incelemeye alın zira pek ciddi malzemeler bulacaksınız…


Cehalet, Cüret ve Saldırganlık: Hakan Yılmaz Çebi


İslami gazetelerde, internet sitelerinde kalem oynatan ehl-i kalemin en temel madenlerinden birinin Yahudi düşmanlığı olduğu bilinen hakikatlerdendir. Genellikle bu tarz muharrirler uluslar arası Yahudi komplolarını ortaya çıkarırlar, kan emici cenabet Yahudi’nin memleketin arkasından çevirdiği dolapları ifşa ederler. Özetle şakşakçısı da çok olduğundan bu işten ekmek yiyen çoktur.


Bizi bu yazıyı yazmaya iten de bunlardan biri, kıymeti kendinden menkul Yahudilik, Kabala, Siyonizm uzmanı Hakan Yılmaz Çebi’dir. Başına taş düşse Yahudi’den bilme ekolünün en başarılı temsilcilerinden biri olan yazar hiç şüphesiz her biri birer hikmet vesikası olan makalelerinin tümüyle tek tek incelenmeyi hak ediyor ancak en açık ifadesiyle söylemek gerekir ki “ADONAY ÜZERİNDEN “TANRI OLMAK!“” adlı yazısıyla son perdeye ulaşmıştır.


Cühelaya ükela olmak kolaydır. Muhtemelen kendi okurları içerisinde ayırtına varacak karî bulunmadığından kendi çalıp kendi oynayışlarından büyük alkış almaktadır. İbranice bilmeden İbrani sözcükler üzerinden savantlık yapma modasının artık yazdıkları ciddiye dahi alınmayacak kadar kantarın topuzunu kaçıran Yalçın Küçük’le başladığını biliyoruz. Sayın Çebi de makalelerinde aynını tekrarlamakta, “Atatürk Mason muydu”, “İsrail bizim arkamızdan ne işler çeviriyor”, “yeni ortaya çıkardığım kahpece Yahudi oyunları” gibi ucuz argümanlar kullanarak yakaladığı popülaritesinden yararlanarak sağırlara saz çalmaktadır.


Gelelim hikmet dolu yazısına. Yazı olağanüstü bir girişle başlıyor:


Tanrı kendi adı “SABAOTH”, yahut “ADONAY” veyahut “ELOAİ” adlarından birinin harflerini başka türlü karıştırarak kainat ve dünyayı meydana getirmiştir. Eğer bir insan bu adlardan birini yalnız “Tanrı tarafından bilinen bir zamanda ve gene onun tarafından bilinen muayyen bir yerde karıştırıp tesadüfen aynı adı meydana çıkartırsa; DÜNYA VE KAİNATIN TEK EFENDİSİ olacaktır” ve Tanrı buna müsaade etmiştir hem de MEMNUN olacaktır!..”


Ne dediği anlaşılmayan bu paragrafın nerden alındığı da meçhuldür. Muhtemelen Kabala’ya atfetmek isediği bu ifadeleri nerden aldığını belirtmemesinin arkasında büyük olasılıkla zaten bunu soracak okuyucusunun bulunmamasının yattığını söyleyebiliriz. Ancak anladığımız kadarıyla Sayın Çebi’nin hikmeti özetle şunu demektedir: Tanrı bu adlarının harflerini karıştırarak kâinatı yaratmıştır ve bunu tekrar başaran kainatın efendisi olacaktır. Birincisi, Sabaoth Tanrı’nın adı değildir zaten sözcük Sabaot değil Tsabaot’dur. Muhtemelen Çebi bir yerlerden “Yahve Tsabaot”u duymuştur ve onu tanrının adı sanmaktadır. Tsabaot “ordular” anlamına gelir ve Yahve Tsabaot ise Orduların Tanrısı demektir. Eloai ise yine Tanrı’nın adı değildir. Tanrının adlarndan biri Elohim’dir. Ve Çebi’nin bilmediği İbranice’de Elohim sözcüğü ancak sonuna ek alacağı ya da tamlamaya gireceği zaman Elohay olur. İkincisi Çebi bu hikmetinde tanrının Tevrat’da bizzat kendisinin telaffuz ettiği adını unutmuştur. Asıl adı odur. Ancak herhalde Çebi bu adı beğenmemiş, kendi beğendiği bir kelimeyi ad olarak seçmiştir. Üçüncüsü ise, şöyle bir düşünelim: Tsabaot (ya da Çebi’nin beğendiği şekliyle Sabaoth) İbranice’de 5 harfle yazılır, Adonay 4 ve Elohim 5. Yani kafayı kainatı eline geçirmeye takan adamın elinde zaten kaba bir kombinasyon hesabıyla çok sayıda denenmesi gereken kelime yoktur. Yani 10 günde isterse kainatın efendisi olabilir.


Siyon Liderlerinin Protokolleri ve Beynelmilel Yahudi gibi uydurma deli saçmalarının başlattığı Talmud’dan alıntı uydurma modasını Çebi, Kabala üzerinden yapmaya kalkışmışsa da pek başarılı olamadığı açıktır. Ferhan Şensoy’un “İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You” kitabının adını hatıra getirmektedir. Çünkü Yahudiler, her dini emri yerine getirirken “Baruh ata adonay meleh a-olam” derler ki bu “Kainatın Hükümdarı olan Rabbimiz sen mübareksin” demektir. Özetle kainatı ele geçirmek başlı başına Yahudi fikrine terstir.Çünkü onun hükümdarı zaten O’dur.


Engin bilgisiyle Kabala’nın iki kitaptan mürekkep olduğundan dem vururken Çebi, “SEPHER YEZİRAH; isimli sözde bu kainat kitabında yeryüzünde mevcut büyülerin en özgün türlerini bulabilirsiniz. Bu kitabın aslında lastikli bir manası da vardır. Kanat kitabı dendiği gibi “Yaratıcı Kitap”ta denir. Bu kitap sahipleri tüm insanlığı büyü ve hipnozla yönetme iddiasındadır. Bu amaçla Hz. Süleyman’ın bile Cenabı Allah tarafından verilen kudretini inkar ederek; “O tüm dünyayı büyüyle yönetiyordu” iftirasında bulunmuşlardır. Şimdi de sıra bizde diyerekten Hz. Süleyman’ın vefatından bu yana tüm dünyayı eski ve yeni büyü teknikleriyle (Zihin kontrol operasyonları) idare etme gayretiyle hareket etmektedirler…” demektedir.


Her şeyden önce paragrafın tamamı bir palavradan ibarettir. Sefer Yetzira (ki onun da adını doğru bilmediğini görüyoruz), Çebi’nin iftira ettiği gibi bir büyü kitabı değildir. Çünkü Yahudilik’te büyü zaten yasaktır. Ayrıca da “sözde kainat kitabı” ifadesi kelimenin en iyimser anlamıyla “çirkin” bir ifadedir. Her türlü cüreti kendisinde bulmasını anlayışla karşılayabileceğimiz Çebi’nin beğensin ya da beğenmesin bir takım insanların iman ettiği metinlere “sözde” demesi ne yazarlığına, ne savunduğu değerlere, ne de mensubu olduğu maneviyata yakışmamaktadır. Bu kutsal metinle ilgili kurduğu cümlelerde “lastikli” gibi çirkin sokak ağzı ifadelere başvurmasını da anlamak mümkün değildir. Bu ifadeler kadar bunların tüketicisini de sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.


Bu kitapların sözdeliğine karar verebilecek belki de en son kişi Çebi’dir. Kitap Yaratıcı Kitap değildir. Çebi ucuz kelime oyunlarına başvurmaktadır. Sefer Yetzira “Yaradılış Kitabı”dır. Ve eğer “Bu kitap sahipleri tüm insanlığı büyü ve hipnozla yönetme iddiasındadır” ifadesiyle yazar şaka yapıyorsa bu çok kötü bir şakadır, yok eğer gerçekten inanıyorsa o zaman denecek bir şey yoktur. Belki “yazık” denebilir.


Yazının başında ortaya attığı hikmeti Çebi bir kez daha tekrarlamaktadır ilerleyen satırlarda. Hem de çok bomba bir ifade katarak: “Bu kitaba göre Allah kendi adı ile yani SABAOTH, yahut ELOAİ veyahut ADONAY adlarından birinin harflerini insanlara vermediği bir sırla karıştırarak – ancak sözde Rabbi sınıfından üç haham’a vermiş- kainat ve dünyayı meydana getirmiştir…


Çebi’yi “bu kitap” derken bahsettiği satırları bizimle paylaşmaya ve “Rabbi sınıfından haham” kavramını açıklamaya davet etmek zorundayız. Zira Rabbi, Arapça’da “terbiye, mürebbiye” sözcüklerini türettiğimiz “R-B-‘” kökünden türemiştir ve öğretici gibi bir manaya sahiptir. Hahamlara zaten seslenirken Rabbi denir. Türkçe’de Tanrı’ya hitaben kullanılan Rab sözcüğüyle karışmaması için İbranice’de hikmetli, akıllı anlamlarına gelen Haham sözcüğü tercih edilmiştir. Özetle “Rabbi sınıfı haham” diye bir şey yoktur. Çünkü her haham zaten rabbi’dir.


“Çok iyi biliyorsunuz “Allah mefhumunu ve onun sonsuz kudret ve sıfatlarını küçültmek ve münhasıran Siyonist düşüncenin marifetidir.”


Şaşkınlıktan ağızları açık bırakan bu ifadelerle devam ediyor Çebi. Kendi okuyucusu belki buna razıdır ancak yazar, bu kasıtlı saldırganlığın bir yere ulaşmayacağını görmek zorundadır. Yahudilikte Tanrı’nın adını dahi olur olmaz anmak hoş karşılanmazken Allah mefhumunu ve sıfatlarını küçültmekten bahsetmek, üstelik de bunu dini değil de tamamen siyasi bir hareket olan Siyonizm’in üstüne atmak gerçekten aklı başında okuyucunun yutacağı lokma değildir.


Çebi’nin “palavra” düzeyine varan iddiaları devam ediyor, üstelik de okuyucuna inandırıcı görünmek için bir yerlerde görüp de iyi hatırlayamadığı referanslar da veriyor bir yandan: (Yazımını orijinal haliyle veriyoruz, yazım hataları bizden değil yazardan kaynaklıdır)


KABBALA Pesahim 112a”…


Bu kısımda SHABRİRİ BÜYÜSÜ hakkında tafsilatlı bilgi verilir. Shabriri gücü yapıldıkça artan bir büyüdür. İstenildiği zaman türlü usullerle türlü vaziyetlerde istimal edilebilinir. Büyü (amületleri) MADOLYONLARI YAHUT MUSKALAR ÜZERİNDE HUNİ ŞEKLİNDE YAZILMIŞTIR VE “Rİ” olarak nihayet bulur.”


En başta şunu söyleyelim: Pesahim, Kabala’nın değil Talmud’un bir bölümünün adıdır. Bahsettiği Şabriri ise bir büyü değil bir demondur. Yazarın demon’u açıklamamıza gerek duymayacağını ümit ediyoruz.


Bu da yetmiyormuş gibi Çebi, devam etmektedir: “Shabriri ibranice “kör” demektir. Fakat “Rİ” en tehlikeli Yahudi şeytanlarından birinin adıdır. Bu şeytan uzun senelerin evvel korkunç bur şekilde ölmüş fakat ruhu serseri bir şekilde etraflarda dolaşmakta ve bugünlerde (Onların aralarında konuştukları fısıltıları aktarıyorum) YAHUDİ’NİN ALTIN ÇAĞI’NI BAŞLATMAK İÇİN kendi göstermek istiyormuş… Tabi bu lanetli mahluk yalnız değil bu konuda kullandıkları bir çok İblis tohumu ve insansı şeytanlar amansız bir yarışta. Yüreği yeten BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGEN’inde istihbarat yapabilir zira (şeytan’ın tahtı denizdedir).” Çebi her şeyden önce Ri’yi nerden uydurduğunu açıklamak zorundadır. İkincisi İbranice’de kör anlamına gelecek Şabriri diye bir sözcük yoktur. İnternet, İbranice sözlüklerle doludur fakat Çebi, bir yerlerden duyduğu bu saçmalığı teyit etme ihtiyacı bile hissetmemiştir. Şabriri, tam tersine “göz alıcı parlaklık” demektir. Ayrıca tam olarak kimin ağzından yazıp kimin kime tanıklık ettiğini anlayamadığımız “kendi aralarında konuştuklarını aktarıyorum” kısmını da açıklamak; kaynak, referans belirtmek zorundadır.


Yazısını çirkin ifadeler kullanarak sonlandıran Sayın Çebi, şu iddialara yer vermektedir: “Bu arada insanlığın gözünden kaçmış bir hakikat var; onu bir Amerikalı ilim adamının piyasadan toplatılmış neşriyatından öğrenebiliyoruz (tedkike açık bir konu)… Neşriyatın ismi şimdilik bizde kalsın! Biz bu neşriyattan kısa bir pasaj verelim; “Filistin bir define ve yer altı hazineleri memleketidir. İsrail tarafından tarihi verilerden yola çıkılarak yapılan araştırmalarda ve LUT GÖLÜ civarında iki trilyon dolarlık servet tesbit edildi…” neşriyattan alacağımız bölüm şimdilik bu kadar. Tevekkeli dememişler Yahudi bir yumurtanın içinde iki tane sarı bulamazsa el uzatmazmış… Demek ki Sahyun Dağı, arzı mukaddes, Salomon Mabedi ve daha bir sürü laflar hep işin ilk sarı tarafı. İkinci sarı Lut Gölü olur veya olmaz bilemem ama Fırat’ın altında olduğu kesin…


Çebi, kendi okuyucusunun “Hakan hocam nereden buldun bunları, neye dayanarak iddia ediyorsun” demeyecek olmasına sonsuz bir itimat ile “adı bende saklı kalsın” dediği belki de kendisinin tasavvur ettiği bir “toplatılmış” neşriyattan bahsediyor. Kitap (ya da broşür) toplatılmıştır ama sayın Çebi’de vardır ancak o da bizimle paylaşmak istememektedir. Ve buradan aldığı şevkle yazısını “Yahudi zaten böyle pis adamdır..” türünden seviyesiz bir saldırıyla bitirmektedir. “Benim bir sırrım var ama size söylemem” tarzı bir yazarlık affedilmez bir mesleki hatadır. Şaşırtıcı değildir zira dediğimiz gibi, Yahudiyi beğenmediği halde Yahudi’nin sırtından ekmek yiyen köşe yazıcısı çoktur. Onlardan biriyle daha karşı karşıyayız.


Yazar Çebi, yazısına feyzyab olacağımız yeni konularının haberini vererek devam ediyor: “Yakında birazda BABA KAMMA, KETHUBOTH, YEBAMOTH, SANHEDRİN, Mevzularıyla FİKRİ BİR SÖRF YAPALIM KISMETSE…” Bu yazılarını heyecanla bekliyoruz. Bu Talmud bölümleriyle (ki bunların da Kabala’dan olduğunu iddia etmesine şaşırmayız) ilgili neler anlatacak ne feyzler dağıtacak merak ediyoruz, zira nasıl olsa Yahudi’nin sırtından ekmek çıktığı sürece bu işlerle uğraşanlara ve uğraşırken de pespaye palavralara, cahil cesaretine, kaynak göstermeden “ben biliyorum o yeter” ahkamına kimse dur demeyeceği için heyecanla beklemekten başka çare yok. Söylemeden geçmek de mümkün değil, “yakında birazda..” derken “da”, dahi anlamı verdiğinden ayrı yazılmalıdır.


Son olarak, Çebi’nin okuyucusunun bu yazılardan bir şeyler aldığı muhakkak, yazıyı bir kez de siz okuyun bakalım yazının genelinden ne anlayacaksınız?


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir