Cem Uzan Siyaset’te Dengeleri Değiştirdi

Cem Uzan’ın siyasete girmesi ile sağ partilerin tümü meclis dışına itildi.Bunu tekrar gündeme Ali Şen getirdi.

Tercüman Gazetesin’den İrem Barutçuya röportaj veren Ali Şen Cem Uzan hakkında ilginç bilgiler verdi.
Tayyip Erdoğan, delikanlı bir insandır. Kişikliklidir. Kimsenin kuyusunu kazmaz. Benim dostum, arkadaşımdır. Cem gitti, adama hakaret etti. (Dinsiz, imansız) dedi. Erdoğan, Başbakan olmasaydı, ona bu lafları söyleyen Cem’i döverdi. Ama Başbakan olduğu için kanuni yolları kullandı.”

GENÇ PARTİ’NİN ROLÜ

Şen, Uzan’ın siyasi yapıda önemli rol oynadığını da savundu. Bunun gerekçesini, “Genç Parti’yi kurup, siyasete girmese, 2.3 milyon oy almayacaktı. DYP ve MHP barajı aşacaktı. DYP 82, MHP de 54 milletvekiliyle Meclis’e girecek, CHP-DYP-MHP koalisyonu kurulacak, AK Parti de muhalefet olacaktı” diye açıkladı. 12’DE

ERBAKAN’IN FENERBAHÇE VETOSU…

Ünlü işadamı Ali Şen, sırlarını İrem Barutçu’ya açtı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken Tayyip Erdoğan’ı, Fenerbahçe yönetimine almak istediğini, Erdoğan’ın buna sıcak baktığını, ancak o dönemdeki lideri Necmettin Erbakan’ın bu görevlendirmeye izin vermediğini söyledi.

* * * *

* * *

Ali Şen deyince, akla önce Fenerbahçe gelir… O, Fenerbahçe’nin, tribünleri, “Ali Şen başkan, Fenerbahçe şampiyon” diye inleten efsanevi başkanıdır. Ne var ki, Ali Şen’in dünyası Fenerbahçe ve sporla sınırlı değildir. İşte bu kez bir değişiklik yaptık ve Ali Şen’e, “Ne olacak bu Milli Takım’ın hali?” ya da, “Futbola mafya mı karıştı?”sorularını yöneltmekle kalmadık; 3 Kasım seçimlerinden Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Cem Uzan’a, hatta dost olduğu, evinde ağırladığı paşaların AB’ye yaklaşımına dek pek çok soru sorduk. Ali Şen ile, bu kez politika konuştuk.

Dilerseniz 3 Kasım seçimleriyle başlayalım. Türk siyasetinde yeni bir sayfa açan son seçimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cem Uzan, Türkiye’nin siyasi yapısını değiştirdi. Çıktı, Genç Parti’yi kurdu ve 2 milyon 350 bin oy aldı. Eğer ki Cem Uzan Genç Parti’yi kurmasaydı, bugün Türkiye’de Ak Parti’nin tek başına iktidar olabilmesi mümkün değildi. Çünkü Tansu Çiller’in DYP’si barajı aşamadı; 9. 9 veya 9.850’de kaldı. DYP, 146 bin oy daha alsaydı, 82 milletvekili ile meclise giriyordu. Genç Parti olmasaydı, 2 milyon 350 bin oyun 146 bini gider miydi DYP’ye?.. Ne diyorsun?..

Genç Parti, sağı böldü diyorsunuz, öyle mi?

Ortada olan bir şey. Dolayısıyla, DYP, 82 milletvekili ile meclisteydi. MHP için ise, 540 bin daha oy lazımdı. Genç Parti’ye 2 milyon 350 bin oy veren seçmenin 540 bin oyu kesin MHP’ye giderdi. MHP de 54 milletvekili ile meclise girerdi. CHP, DYP ve MHP iktidar, AK Parti ise muhalefet olurdu. Cem Uzan bunu yaptı.

“Cem Uzan faktörü nedeniyle AKP, tek başına hükümet kurdu, ülkeye istikrar geldi” diyorsunuz. Peki Cem Uzan’ın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cem Uzan’ın çok akıllılık yaptığını sanmıyorum. Zaten, kendisine de söylemiştim. Akıllıca bulmadığım şu: Türkiye’de, parlamenter rejimle yönetilen ülkelerde 40 yılda bir, ya da 50 yılda bir olan bir olay, 2002 yılında Türkiye’de oldu. Ülkede, yüzde 22 oyla başbakanlık yapan kişi, Bülent Ecevit, genel seçimde 1.2 oy aldı. Dünya tarihinde, İngiltere’deki ilk parlamento kurulduğundan bu yana, parlamenter rejimle yönetilen ve seçimlerin serbest olduğu ülkelere bakın, bir başbakanın yüzde 22’den yüzde 1’e düştüğünü göremezsiniz. Yüzde 15’e düşmüştür ve istifa etmiştir; yüzde 10’a düşmüştür, istifa etmiştir. Bu, bir tek o seçimde oldu. Peki, seçmenler niye gidip de bu kişilere oy verdiler? O insanlar, tepki ile oylarını bu partilere verdiler. Akılsızlık dediğim durum şu: Senin, bir daha bu oyları alamayacağın ortadaydı. Çıkıp da insanlara hakaret etmesi, bir başbakan aleyhinde bu şekilde konuşmasına gerek yoktu. “Akılsızlık orada” diye düşünüyorum. Üstelik, Cem Uzan, Hakan Uzan benim çok sevdiğim çocuklardır. Cem, çok iyi bir insandır. Fakat demek ki sinir sistemi hırpalanınca!.. Bugün, Cem’in başına gelenlere baktığım zaman!.. Peki, diğer bankacılara da bakalım. “Bankaları hortumlayanlar” dediğin zaman, Cem Uzan’dan ne farkları var? Hakan Uzan ve Kemal Uzan’dan ne farkları var?

Burada bir çifte standart olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Gazetede okuyorum, birisi diyor ki, “Bankerin biri, bir aile, bir bankayı, 1 milyar dolar zarara sokmuş; ama hortumlamamış, ziyan etmiş… Öbürü, hortumlamış”… Kim veriyor bu kararı? Vatandaş olarak, hortumlanan bankaların faturası çıktı mı bize? Birisi diyor ki, “Birisi hortumlamış… Öteki ise iyi niyetle ama bankayı batırmış” Böyle fark olur mu? Yazık günah bu millete…

Kamuoyunda, banka hortumlayanların, neredeyse eski yaşamlarını devam ettirdiği yönünde biz izlenim var. Siz de katılıyor musunuz?

Şimdi, bankalarda “hortumlanan” diye tabir edilen paralar, çok büyük paralar… “Kanun yaptık, bütün mallarını haczettik” diyorsunuz, fakat o kadar büyük para almış ki, bu sefer ceza veriyorsunuz ve diyorsunuz ki: “400 milyon doları geri öde.” Adam da çıkarıyor ve ödüyor. Sormak lazım değil mi, “Parayı nereden buldun?” Diyorlar ki, “Kaynağını sormamıza gerek yok. Biz bağcıya değil, üzüme bakarız…” Tabii, bunlar doğru şeyler değil. Neden doğru değil? Çünkü bazılarının hayatları aynı. Neden? El altından aldıkları paralar duruyor, onları kullanıyor ve yiyorlar. Bazılarına ise, farklı muamele yapılıyor.

Cem Uzan’ın siyasi geleceğini nasıl görüyorsunuz?

İyi görmediğim kesin. O kadar akıllı bir insan… İyi de bir insandır. Hakan Uzan, pırlanta bir çocuktur. Babaları iyi insandır. Bunlar, sıfırdan büyük noktalara gelmişler… Ben, yazık olduklarını düşünüyorum. Orada çalışanlara da yazık olduğunu söylüyorum. Ama Cem Uzan’ın, çıkıp Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakaret etmesini de anlamış değilim. Recep Tayyip Erdoğan düzgün bir insandır. Adam oğlu adamdır. Benim dostumdur, arkadaşımdır. Uzun yıllardır tanırım, hiç kimsenin arkasından konuşmaz. Ne düşünüyorsa, lafını söyler. Kimseye de kötülüğü yoktur. Recep Tayyip Erdoğan, delikanlı bir insandır. Kişilikli bir adamdır. Kimsenin kuyusunu da kazmaz. Cem gitti, adama hakaret ettin, “Dinsiz, imansız” dedi. Recep Tayyip Erdoğan, başbakan olmasaydı, ona bu lafları söyleyen Cem’i döverdi. Ama başbakan olduğu için kanun kullandı.

* * *

Erbakan, Erdoğan’ın yönetime girmesine müsaade etmedi

Tayyip Erdoğan ile dostluğunuz nasıl başladı?

Erdoğan, İstanbul Anakent Belediye Başkanı olduğu zaman yaptıkları çok hoşuma gidiyordu. Çok çalışıyordu. Düzgün çocuktu ve biz, Tayyip Erdoğan’ı, Fenerbahçe Yönetim Kurulu’na almak istedik. O da arzu etti, çünkü Fenerbahçelidir Erdoğan…Bizim yanımızdan, o zamanki başbakanı, o zamanki kendi parti başkanını, Erbakan’ı aradı. Erbakan, müsaade etmedi kulübe girmesine… Bir de,belediye başkanı olarak, benim oğlumun nikahını kıydı…

Başbakan Erdoğan’ı başarılı buluyor musunuz?

2002’de partisi iktidara geldiğinde ve daha sonra kendisi başbakan olduğunda, kucağında bir sürü sorunu olan bir Türkiye buldu… Bir defa Türkiye, Dünya Bankası ile IMF ile müthiş sorunları olan bir ülkeydi. Dış borçları, iç borçları hat safhadaydı. Ekonomi batmıştı. Siyasi yönden baktığınızda ise, AB konusunda Helsinki’de büyük adım atılmıştır. Orada hem Ecevit hükümetinin, hem Tansu Çiller’in, hem de Mesut Yılmaz’ın da hakkını yememek lazım. Fakat daha sonraki günlerde büyük adımlar atılamadı. Erdoğan, AB’nin en zor günlerinde başbakan oldu ve bir de yanı başında Irak savaşı buldu. Elbette böyle bir ülkede iktidar olmak çok zordur. Gelen kişi kimdi? Gelen kişi, Tayyip Erdoğan’dı. Ne tecrübesi vardı? Dünya tecrübesi yoktu. Lisan da bilmiyordu. Buna rağmen, inanılmaz bir rahatlıkla, kendine olan güveniyle, bir dünya lideri oldu. Kişi olarak da çok düzgün bir insandır. Sokaktaki insandır… Bir değişiklik, kişilik değişikliği de olmadı; koltuk, güç onu bir kişilik erozyonuna da uğratmadı. Adam oğlu adamdır. Delikanlı bir çocuktur. Başarılı olduğuna inanıyorum. Çünkü o tablodaki Türkiye’yi bu noktaya getirmesi zordu. Deniyordu ki, “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın karısı başörtülü olacak… Nasıl olacak? Büyük rahatsızlık olacak” Tüm bunları, hoşgörüsüyle iyi organize etti. Orduyla başlayan, o problemli konuyu da yumuşak duruma getirdi.

* * *

Paşalar AB’ye karşı

AB dedik… Bir dönem, “Ordu AB’ye sıcak bakmıyor” deniliyordu. Sizin paşalarla ilişkilerinizin iyi olduğu biliniyor. Ordu, bugün de aynı çizgide mi?

Bugün de öyle… Paşalar niçin AB’ye karşı? Çünkü paşalar, AB’nin taleplerinin ne olduğunu iyi biliyor. Onun için… Bakın, AB’nin giriş şartlarını tam olarak halkın önüne koyarsak, bizim halk “Hayır” der. Ali Şen olarak, belki ben de “Hayır” derim. Kapalı gözle AB’ne giden bir kişi de değilim. 1923, 1927, 1936 da çıkmış kanunların, çağdaş duruma gelmesi hoşuma gidiyor. Eğitim sistemi, adli sistem… Hoşuma gidiyor ama bakın, ben 7 lisan okur yazar, dünyanın her köşesinde dostları olan bir kişiyim. AB’ye, “Hayır” dememi düşünebiliyor musunuz? Buna rağmen AB’ye, kapalı gözle “Evet” demiş değilim. Ben bunu demezsem, paşa niye desin, ordu niye desin, ordu niye istesin? İddia ediyorum, bizim halk AB’ye giriş şartlarını tam bilsin, entelektüellerin bir kısmı dahil, “Hayır” der. Margaret Thatcher, 2001’de bir kitap yazdı. Sanki benim dediklerimi okumuş; “Aptal proje” diyor… Hakikaten öyle… Avrupa’ya ne getirdi AB projesi? Dünyaya ne getirdi? Kanunları bir türlü çağdaşlaşmayan bizim gibi ülkelere faydaları oldu. Medeni olmam yönünde AB’ye ihtiyacım var. Avrupalı gibi yaşamak, Avrupalı gibi daha çağdaşlaşmak yönünde ihtiyacım var. AB’nin ise, bana malını satması için ihtiyacı var. İşsizliğe mani olması için, AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. Ben, bu kartları onlara oynardım…

“Kartlarımızı oynamayı bilelim”diyorsunuz, öyle mi?

Bilelim tabii… Ben müşteriyim. Müşteri her zaman haklı değil mi?..

* * *

Ordu, demokrasiye yutkunarak saygı gösteriyor

28 Şubat sürecinde, demokrasiye ince ayar yaptıklarını söyleyen paşalar, AKP hükümetini nasıl değerlendiriyor?

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun demokrasiye saygı gösterdiği tartışmasız bir gerçektir. Peki yutkunarak mı saygı gösteriyor? Bence, yutkunarak saygı gösteriyor. Yutkunarak ne demek? Büyük bir sabırla… Çünkü AB kartı olmamış olsaydı, bunların olması mümkün değildi. Dedik ya, çağdaş yaşamak için bize lazım. Dediler ki, “Demokrasiye ince ayar yaptık” Bir espri yapıldı. Fakat bir gerçek vardı; Sincan’da tanklar yürüdü. Peki neden yürüdü? Orada bir adam çıktı ve Silahlı Kuvvetleri provoke etti. Aynı adamı geçen gün gazetede gördüm, “Bugünkü aklım olsa yapmazdım” diyor. O yapmasaydı, tanklar da yürümezdi.

“28 Şubat gerekliydi” mi diyorsunuz?

Parlamenter rejimin olduğu, demokrasi ile yönetilen ülkelerde, serbest seçimlerin olduğu ülkelerde, hiçbir ordu toplumsal destek olmazsa ihtilal yapamaz. Yönetime el koyamaz… Koyar, Afrika’daki gibi olur, iç savaş çıkar. Koyar, Güney Amerika’daki gibi olur. Muz cumhuriyetlerinde olur, iç savaş olur ve kan gövdeyi götürür. Türkiye’de kaç defa müdahale oldu: 27 Mayıs 1960, 12 Mart -ki diğer ikisi gibi değil- ve 12 Eylül… 27 Mayıs’ta olduğu zaman, 28 Mayıs sabahı halk ne dedi? “Bravo” dedi. 13 Eylül’de ne dediler? Bugün Kenan Evren Paşa’yı tenkit edenler, Kenan Evren Paşa ile alay edenler, 13 Eylül sabahı ne dediler? “Kurtulduk” dediler… Toplum çok önemli… Çünkü burası diktatörlerle yönetilen bir ülke değil ki! Toplum “Evet” dedi. Sonra kim geldi? Demirel geldi. 12 Mart’ta Nihat Erim geldi, Karaosmanoğlu… Sonra, “Buyrun sandığa” denildiğinde, yine Demirel’e oy verdiler. 12 Eylül’de kan gövdeyi götürüyordu Türkiye’de… 13 Eylül de herkes Mehmetçik’e çiçek attı mı? Toplumsal destek vardı. 13 Eylülde, en solcu, ihtilale ve asker otoritesine karşı olanlar bile “Evren Paşa ve arkadaşları memleketi kurtardı” dediler. Sonra da, “Netekim” dedi diye dalga geçtiler. Onun için şunu söylüyorum… Bu ihtilallerden sonra sandığı koydunuz, Turgut Sunalp’e değil, Turgut Özal’a oy verdiler.

Evren Paşa’nın Sunalp’i işaret etmesi, Özal’ı getirdi derler…

Belki de öyle değildi. Turgut Özal, bana, “Evren Paşa bunu söylemeseydi, ben yüzde 25 daha fazla oy alırdım” demişti Şuraya gelmek istiyorum; ordunun, 28 Şubat’ta yaptığı hareketin toplumsal desteği yoktu. Olsaydı, o ihtilal hemen olurdu.

Toplumsal destek olmadığı için mi postmodern oldu?

Kesin. Toplumsal destek olsaydı, 28 Şubat günü olurdu…

* * *

Çakıcı’nın kızının düğününe gittim; Serdar Bilgili de oradaydı!

Futbolda mafyalaşmadan söz ediliyor. Bir süre önce, Alaattin Çakıcı’nın Beşiktaş Kongre Üyesi olduğu ortaya çıktı. Mafya, diğer kulüplerin de içinde midir?

Mafya ne demek? Kanunsuz iş yapan… İllegal iş yapan insanlar şiddet kullanır, baskı uygular, ya da birini para ile boğar, öyle mi?.. Toplumda, iş dünyasında var mı illegalite? Var!.. Basında var mı? Var!.. Her yerde var!.. Her yerde varsa, sporda da var. Çünkü, toplum ne ise, futbol da odur. Mesela, Alaattin Çakıcı, Beşiktaş’da kongre üyesi… Televizyonda duydum; o günkü Beşiktaş Başkanı, benim çok sevdiğim Serdar Bilgili diyor ki, “Alaattin Çakıcı’yı tanımam”. Halbuki, Alaattin Çakıcı’yı herkes tanır!.. Ben de tanırım Alaattin Çakıcı’yı… Alaattin Çakıcı’nın kızı evlenecekti, düğününe davetliydim, gittim. Serdar Bilgili de oradaydı, Mehmet Ali Yılmaz da!.. Türkiye’de tanıdığım ne kadar önemli işadamı varsa, oradaydı. Spor dünyası, ne kadar önemli gazeteci varsa, oradaydı. Sonra, “Ben Alaattin Çakıcı’yı tanımam” ne demek? İnsanlar, niçin bu ikiyüzlülüğü yapıyor?

Bu sorunun cevabını bulabildiniz mi?

Bilemiyorum, ikiyüzlülüğü yapanlara sormak lazım. Ben diyorum ki, “Ben oradaydım.” Üstelik, gayet de terbiyeli, saygılı bir adam. Sizi davet ettiğinde, seviyorsanız gidersiniz. Onun için, Beşiktaş Kulübü’nün üyesiymiş!.. Vardır başka klüplerde de… Her yerde vardır. İllegal iş yapan, kanunsuz iş yapan, mafya diye tabir ettiklerimiz, diğer kesimlerde ne kadar ne varsa, futbolda da var… Şimdi, “Beşiktaş Kulübü’ne üyeymiş”… Olabilir… Diğer sivil örgütlere üye olanlarda, illegal iş yapan yok mudur? Vardır, çok vardır. Dünyada nasıl oluyor bu? Dünyada da aynı şeyler oluyor. Bunlar, temelde, eğer o spor klüplerini illegalite yönüne döndürmüyorlarsa, sadece mevcudiyetleriyle oradaysalar, çok katostrofik bir durum değildir.

Vizesinin Beşiktaş üzerinden alınmasına ne diyeceksiniz?

Doğru bir şey değil. Çünkü, Beşiktaş Kulübü’nün üzerinden aldığın zaman, Beşiktaş’ın adına görevli gibi gidiyorsun, değil mi? Halbuki, Beşiktaş onu görevlendirmemiş. Bunu kullanmış demek ki!

Başkalarının inkar ettiği koşullarda, “Çakıcı’nın kızının düğününe gittim” demek sizi rahatsız etmiyor mu?

Hayır canım… Ben, kendime güvenen bir insanım. Bakın, hiç yüzünü görmediğim insanlar beni çok sevdiğini söylüyor, mektup yazıyor, “Oğlum nişanlanıyor, Nevşehir’de… Adana’da…” diyor. Sekreterime, “Çiçek gönder” diyorum. Belki de mafyadır; bilemiyorum ki!

Ama Alaattin Çakıcı’nın kim olduğunu bilerek gittiniz…

Alaattin Çakıcı’yı birkaç defa gördüm. Masada oturmuşluğum yok, ama saygılı bir çocuk. Kendisi, “Abi, kızım evleniyor gelir misin?” dedi. “Tabii, İstanbul’daysam gelirim.” dedim. İstanbul’daydım ve gittim. Herkes oradaydı!.. Sonra, Beşiktaş Klübü başkanı Serdar Bilgili dedi ki; “Ben tanımıyorum”… Oradaydı ama… (Kahkahalar) Ya gitme ve de ki: “Bu adamın düğününe gitmem.” Ya da, “İrem Barutçu ile röportaj yapmam”. O zaman, İrem Barutçu’yu tanımayabilirsin. Ama “Buyrun hanımefendi…Gelin…” diyorum, sonra İrem Barutçu’nun bir yanlışı çıkıyor ve “Hiç tanımam” diyorum. Bunlara karşıyım… O zaman gitme!.. Kimse sizi zorlamıyor ki! Herkesi gördüm orada… Bakanı, Emniyet Müdürü… Sonra, bunu da insanlara müthiş esrarengiz bir hava içerisinde sunuyorlar… Vay, o oradaymış!… Yahu ne kadar kamera, ne kadar fotoğraf makinesi varsa oradaydı…

* * *

“Genç kızlar, ellerine imza atmamı istiyorlar!”

Daha önce verdiğiniz bir röportajda, “Sokağa çıktığımda, 50 kişi çevremi sarar ve fotoğraf, imza ister” demişsiniz. Star gibi mi yaşıyorsunuz?

Fotoğrafım yok. İstiyorlar ama… Bir ara Fenerbahçe’nin 50 bin adet fotoğrafını bastırmıştık. Bitti ama… Ben artist değilim ama adam kağıt uzatıyor, elini uzatıyor… Yazın, genç kızlar, ellerine imza attırıyor. Diyorum ki, “Ne diye eline imza attırıyorsun, yıkayacaksın!” Diyorlar ki, ” İki gün yıkamayacağım!” Veyahut, bir kağıt buluyor, peçete buluyor restoranda…

Bunlar, Fenerbahçeli genç kızlar mı?

Hepsi değil… Galatasaraylılar, Fenerbahçeliler de… İnanılmaz bir şey… Tarif edilir, anlaşılır bir olay değil…Bunu, toplum psikolojisi bilen birinin açıklaması lazım. Her başkana olmuyor çünkü!.. Fenerbahçe’de iki kere başkanlık yaptım, her ikisinde de taraftarın gözyaşlarıyla uğurlandım. Fenerbahçe’de “Yuuu” ile, istifa narasıyla karşılaşmayan tek başkan benim…

Ölü köpek, nasıl havladı?

Şöhret, duyduğum kadarıyla, başınıza ilginç olaylar da açıyormuş… Örneğin fıkra gibi bir köpek hikâyeniz varmış!..

Bodrum’dan İstanbul’a geliyorum. Eşim de, bir bavul verdi bana. Halbuki pek bavul almam, çantayla seyahat ederim. Uçak indi, bavulun gelmesini bantlar önünde bekliyoruz. Bantlar dönüyor, dönüyor, benim bavulum yok. Bu arada, bir kadın da ağlıyor, “Köpeğim, köpeğim nerede?” diye… Genç bir çocuk geldi yanıma… Elinde walkie- talkie, yanında da genç bir kız… Türk Hava Yolları veya Havaş’ta görevliler… “Ağabey biraz gelir misin? Bizim başımız büyük dertte, bize yardım eder misin?” dediler. Meğer köpek ölmüş… “Kadın bu kadar bağırıyor, bir de ölü köpeği görürse çıldırır.” dediler. “Nedir köpek?” diye sordum. Çocuk, “Teriye… Aynı cins köpek bende de var. Tesadüf ya, ben de bugün köpeğimi büroya getirdim” dedi. Dedim ki, “Getir köpeğini… Madem ki tıpatıp aynı, ölü köpeği arkadan çıkarıp, yerine onu koyun. Kadının da adresini alın. Beni de bulun. Gidelim kadının evine ve durumu, kadının evinde izah edelim.” Çocuk, “Ağabey, sonra ya köpeğimi vermezse” dedi. Dedim ki, “Bana bak! Benim vaktim yok. Şimdi gideceğim…” O sırada bavulum da gelmiş… Neyse, “Tamam” dedi. Köpeği değiştirdik. Sepet, banttan geliyor… Köpek, “hav hav” havlamaya başladı. Ama kadın köpeği görünce, düştü ve bayıldı. Tuttuk, kolonya filan derken, ayılttık. “Ne oldu hanımefendi, niçin bayıldınız?” dedik. “Benimle alay mı ediyorsunuz? Ben sizi tanıyorum. Sizi, televizyonda gördüm; ama benimle dalga mı geçiyorsunuz?” dedi. “Hayrola?” dedim. “Benim köpeğim Bodrum’da öldü. Köpeğimi İstanbul’a getirip evimin bahçesine gömmek istedim..” dedi. “Yahu, ne bağırıyorsun?” dedim. Topu topu, köpek havlıyor!.. Kadına, “Bir dakika” dedim, personele de dedim ki, “Köpek, zaten ölüymüş!” Bu sefer bant yeniden döndü, canlı köpeği alıp, ölü köpeği koydular ve kadına verdik. Bana, iki hafta sonra mektup yazdı. Diyordu ki, “Sizin yakın ilginize çok teşekkür ederim; ama o köpek nasıl havladı halen aklım ermiş değil!”

Şempanze, torunu kıskanınca…

Hayvanları sevdiğinizi, Bodrum’daki çiftliğinizde, değişik cins hayvanların bulunduğunu biliyoruz. Peki ama şempanzenizi niçin Darıca Hayvanat Bahçesi’ne verdiniz?

Büyüdü. Bir gün, çiftlikte, torunum kucağımdayken kafesi sallamaya başladı. İnanılmaz bir ürkme geldi bana. Darıca Hayvanat Bahçesi’ni aradım. Dediler ki: “Maymun dünyada en kıskanç hayvandır. Gelir, kucağından torununu alır. Torununu kıskanmıştır.” “Hemen gelin alın” dedim. İğne atıp uyuttular ve götürdüler. Darıca’da, üç hafta yemek yememiş… 6 ay sonra, eşimle ziyarete gittim. Bana, ağaçtan dal koparıp attı namussuz.

Sık sık ziyaret ediyor musunuz?

Anne oldu bir de… Ben gitmiyorum, ama eşim ziyarete gidiyor. Dayanamıyorum… Çok küçüktü, bizimle büyümüştü. Örneğin meşrubat verirdik; açar, bardağa döküp içerdi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir