Çocuk Ve Bencillik Üzerine Bir Deneme

Türk erkeği denince akla gelen düşünceler yüz yıl sonra akla gelmeyecek.Cesaret, onur, kahramanlık belki de birer heykelle simgeleştirilerek müzeye kaldırılacak.

Türk erkeği denince akla gelen düşünceler yüz yıl sonra akla gelmeyecek. Cesaret, onur, kahramanlık belki de birer heykelle simgeleştirilerek müzeye kaldırılacak. İnsanlar bu müzeyi gezerken şu an arkeoloji müzesinde gezdiğimizde hissettiğimize benzer şeyler hissedecek. Kalın bir yağ tabakasının bedeni sarması gibi yabancılık duygusu kalbin etrafını saracak. Yeni erkekler cesaret yerine güzel olmayı tercih eden, kahramanlık yerine kendi güvenliğinden ödün vermeyen bir nesil olacak. İşte o tuhaf erkekleri biz yetiştireceğiz. Şimdiki anneler ve babalar. Yani her sabah yüzümüzü yıkarken aynada gördüğümüz o görüntü tarihe bir kültürü mahvedenler olanlar sinecek.
Biri hiç girilmemesi gereken bir odaya girmiş, hiç dokunulmaması gereken şişelere dokunmuş, hiç yapılmaması gereken bir deneyi yapmış ve hiç olmaması gereken bir değişiklik olmuş gibi bir yıkım gerçekleşti yaşantımızda. Erkeklerin mayaları bozuldu. Bir zamanlar ordularıyla haritaların en uzak kıvrımlarına seferler düzenleyen erkekler şimdi evlerinde kendi çoraplarının yerlerini dahi bir türlü bulamayan kişilere döndü. Erkekler artık kadınlarla aralarında her şeyin eşit olmasını istiyor. Kadınlar kadar güzel olmak, kadınlar kadar çalışmak, kadınlar kadar iltifat almak, kadınlar kadar şefkat görmek, kadınlar kadar sabırlı olmak, kadınlar kadar dedikodu etmek… Tuhaf bir eşitlik adına dünyanın dengesini iri elleriyle kurcalıyorlar. Televizyon programlarına çıkıp mahremlerini pazarda tezgaha serilen çamaşırlar gibi ortaya döküyorlar. Aşkları, tutkuları, inançları, düşünceleri başka başka insanların ellerinde dolaşıyor. Hatırlıyor musunuz bilmiyorum. Japon bir kız Türkiye’ye gelmiş ve evlenebileceği herhangi bir Türk erkeği aramıştı. Bu evliliğin nihayetinde şanslı (!) genç Japonya’ya gidip ekonomik açıdan ferah bir yaşama kavuşacaktı. Aynı kül kedisi masalı gibi. Masalda prens gönlünün pencerelerini açacak bir kadın ararken burada da bir bayan paraya boğacağı bir erkek arıyordu. Japon gelin için sıraya giren gençleri de hatırlıyor musunuz? Oğlunu elinden tutup getiren babalar, oğlundan izdivaç haberi almadan mutlu olmayacağını söyleyen anneler, ucu gözükmeyen damat adaylarının kuyruğu…. Nihayetinde kız hiçbir erkekle evlenmeden gitmişti. Geriye evlenme vadiyle kandırılan bir sürü delikanlı kaldı.
Erkekler için kozmetik malzemeleri, aksesuarlı kıyafetler, erkek kuaförleri (berberler değil) o kadar çoğaldı ki ve erkeklerin hayata dair tercihleri o kadar kadınlara yakınlaştı ki insan ister istemez bir bocalamaya düşüyor. Örneğin artık yakışıklı bir erkek, kıyafetiyle, saçlarıyla, gülüşüyle, fiziğiyle, bakışlarıyla sinema perdesinden aniden fırlamış bir jön hissini veriyor insana. O kadar güzel ve o kadar gerçek dışı bir görüntüsü var ki bu erkeğin. O erkekten bir arabanın patlamış lastiğini değiştirmesini istemek, hasta olan çocuğunu hastaneye götürmesini beklemek, tüm gün çalışıp para kazanmasını istemek imkansız gibi. O erkek hayatını garantiye alacağı bir Japon gelinle evlenebilir ancak.

Peki nereden çıkıyor bu erkekler? Aslında bu soru biraz daha acıtıcı bir hale getirilebilir. Sizin oğlunuz ne zaman böyle bir hale gelecek? Makaleyi okurken gözlerinizde beliren alayı hissedebiliyorum. Benim oğlum mu diyorsunuz?

Belediye otobüsleri toplumun küçük bir krokisi gibidir. İnsanların otobüs sırasındaki birbirlerine olan davranışları, birbirlerine oturmak için yer verip vermemeleri, yanınıza oturan kişinin sizinle ettiği sohbet, şoförün yolcularla kurduğu diyalog yaşamın geneli için size ip uçları sunar. Hayatta ki yerinizi belediye otobüslerindeki konumunuza göre belirleyebilirsiniz. Otobüste her gün yaşanan tartışmalardan birinde genelde konumunuz ne oluyor? Tartışmayı çıkaran mı, ona sonradan eklemlenen mi, tartışmayı duyunca kulağına radyonun kulaklığını takan yahut gazetesinin içine iyice gömülen mi? Şimdi sizinle her gün yaşanan bir otobüs tartışmasının içine gideceğiz. Orada tarafları, tarafsızları, çekildiği köşesinden kıs kıs gülenleri ve en önemlisi baş roldeki çocukları izleyeceğiz. Başroldeki çocukları yani geleceğin bencillerini.
Otobüsün koltukları birkaç dakika önce doldu, artık içeriye giren herkes ayakta seyahat edeceğini biliyor. Otobüsün tam kalkacağı anda koşturarak bir kadın biniyor arabaya. Eğer bu otobüsü kaçırırsa diğer otobüs için tam bir saat durakta beklemesi gerekecek. Onun durumundaki biri için bu oldukça zor. Çünkü kucağından ancak 4-5 aylık olduğu anlaşılan küçük bir bebek var. Tabii 4-5 aylık bir bebekle dışarıya çıkan her anne gibi yanında bebeğinin iki katı büyüklüğünde bir çanta taşıyor. Muhtemelen içi bezlerle, mamalarla, yedek kıyafetlerle, mendillerle, biberonla, ilaçlarla dolu. Kadın otobüse bindikten sonra önde oturan on yaşlarındaki bir çocuktan kendine yer vermesini istiyor. Çocuk itiraz etmeden ayağa kalkıyor fakat kadın tam koltuğa oturacakken koltuğun üzerinde dev iğneler varmışçasına aniden tekrar ayağa kalkıyor. Onu bu kadar ani hareket ettiren şey on yaşındaki çocuğun annesinin sesi
– Hanımefendi o çocuğu kaldıramazsın, onun biletini ödedim ben.
– Benim kucağımda bebek olmasa zaten çocuğunuzun yerine tenezzül etmem. Oğlunuzu kucağınıza alabilirsiniz herhalde
– Alamam kardeşim, alacak olsam onun için neden bilet atayım. Madem oturmak istiyorsun diğer otobüsü bekle. Hem dolu olduğunu görüyorsun hem de biniyorsun
– Sen ne kadar terbiyesiz bir şeysin yahu bebek var kucağımda görmüyor musun?

Konuşmanın geri kalanını, yükselen sesleri, otobüs yolcularının olayı önce yanlarındaki insanlarla ardından hep birlikte bağıra çağıra tartışmalarını burada yazmanın bir manası yok. Sadece şunu söyleyebilirim; on yaşındaki çocuk kalktığı koltuğuna yeniden oturdu ve seyahatini annesinin istediği biçimde tamamladı.
İnsanın çocuğuyla ilgilenmemesi nasıl bir suçsa onun önüne tüm olanakları sermesi de aynı şekilde bir suçtur. Şimdiki annelerin çocukları için hummalı çalışmalarını gören yaşlı teyzeler ve amcalar suratlarını buruşturarak “Ama çocuğun önüne her şey de hazır edilmez ki kızım” diye söylenmeleri geleceği gösteren bir kehanet gibidir aslında. Paylaşmayı bilmeyen, istediği her şeye anında kavuşan, önemli olanın ahlak değil görüntü olduğuna inandırılan çocuklar gelecekte bencillikleriyle ün salacaklar. Eski Türklerde çocukların isimlerini hak etmeleri için bir kahramanlık göstermeleri gerekirdi. Çocuk o kahramanlığı gerçekleştirdiğinde yaptığı cesaretin ölçüsünde ona bir isim verilirdi. Osmanlı döneminde şehzadeler padişahın oğulları oldukları için zamanlarını aynanın karşısında süslenerek yahut zevk ve sefa ile geçirmiyorlar aksine ileriki hayatlarında iyi bir yönetici olmak için şehirlerde valilik yapıyorlardı. Ne zaman keyif sorumluluğun önüne çirkin ayaklarıyla geçti koca bir imparatorluğun temelleri de o an çatırdamaya başladı. Kurtuluş savaşında çocuğunun üzerindeki örtüyü alıp merminin üzerine örten anne sayesinde bu topraklar hala vatan. Ölmüş bir bebeğin ve onu soğuktan öldüren annenin sayesinde biz esaret altında değiliz.

Eğer anneler her şeyin iyi bir görüntüden ibaret olduğunu fısıldayan televizyonun önüne çocuklarını bırakmaya devam ederse, onlara paylaşmayı değil tek başına olanaklardan istifade etmesini öğretirse, eğitiminden çok yeme içme kıyafet gibi konulara önem verirse muhtemelen Türk erkeği denince akla gelen düşünceler yüz yıl sonra akla gelmeyecek. Aynı yüzyıl önce yüzyıl önce Türk kadını denildiğinde akla gelen düşüncelerin şimdi akla gelmemesi gibi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir