CÖMERT HÂTEM’İN ATIYLA CENNETE DOĞRU

Ağaçlar, renk renk keseler bırakıyor avuçlara. Irmaklar, her diyara hazineler taşıyor camdan develeriyle. Yaşlı hamallar gibi eğiliyor dağlar, dökmek için sırtlarındaki yükü. Güneş milyonlarca taç dağıtıyor krallığını bölüştürürken her sabah.
Çiçeklerde tatlı bir telaş, veballeri değil kokuları taşıyorlar boyunlara. Bulutlar ne zaman bir araya gelseler can damlaları düşüyor toprağa. Toprak mı? Çoğaltıyor neye dokunsa nefesi. Hangi tohumu misafir etse, uğurlarken kervanlar bağışlıyor. Yapraklar, yalnız hışırdamıyor ateşi yükseldikçe yerin, gölgeler örüyor tığlarıyla. Rüzgârlar, kerem ulakları evrenin, kâh nefes taşıyorlar terkilerinde kâh bulut. Kâh çil çil tohumlar uçuruyorlar çiçekten çiçeğe, kâh çilli çocukların uçurtmalarını tepeden yıldızlara. Ah yıldızlar gümüş paraları göğün yırtılan kesesinden saçılmış! Her gece bir lûtuf şöleni, her gece bir şehrayin! Bu ceylanlar mı kışı ısıtıyor gözleriyle? Bu kuşlar mı nota defterlerini saklamıyor güzden? Bu koyunlar mı süt nehirleri akıtıyor baharda? Bu atlar mı kan ter içinde her harman, her yaz doludizgin?


Bu atlar evet. Hâtem-i Tâî’nin atları bunlar. Cömertliğin atları. Hele içlerinde biri var ki, mücevheri sahranın. Daha mahfazasının kapağı aralanırken sızıyor ışığı. Göz açıp kapayıncaya kadar kat ediyor çölü. Toynaklarının değdiği yerden çiçekler fışkırıyor. Saf kan bir Arap atı, saf kan mutluluk Tay kabilesi için. Fakat Rum hükümdarı, sınamak istiyor keremini Hâtem’in. “Madem cömertmiş, isteyin gözünün nurunu!” Bir kış günü iniyor Rum misafirler çadıra. Hâtem, sevinçle sofrayı kurduruyor. “Şeref verdiniz!” Öyle güzel kokuyor ki et, kurtlar kuşlar çadırın etrafına doluşuyor. Konuklar neşeyle doyuruyorlar karınlarını. Tatlılar, meyveler alıyor sırayı, sonra altın keseleri, hediyeler. Uykuları gelince yataklar seriliyor atlastan, kuş tüyünden yastıklar konuyor başlarına. Sabah olduğunda heyet gitmek için izin istiyor. Fakat ricaları var. O meşhur atı, hediye edebilir mi kendilerine Hâtem. Gözünün nurunu bağışlar mı misafirlerine? “Ah neden daha önceden söylemediniz!” diye iç geçiriyor Hâtem-i Tâî. “Fırtına vardı geldiğinizde. Ondan başka hayvan yoktu çadırımızda. Ben o ışıktan atı sizlere kestim. Sofradaki kebap oydu!”


Meşin kaplı sözlükteki kelimeyse, “Cömert”di bu kez. Fars ilinden “cuvan-merd” olarak yola çıkmış, Türk iline geldiğinde “cömert” olmuştu. Âlicenaplık ve mertliğin kesiştiği her noktada bir yıldız doğuyordu. Bir kutup yıldızı yolda kalmışlara elini uzatan. Bir kader yıldızı İmam Şafiî’den şiirler okuyan: “Cömert olmazsanız başınızdan ne işler geçer/ Zira elleriniz/ Açılıp kapanmaya muktedirler…”, “Bir dilenci gördüğünde saklanırken insanlar/ Rabbimden isteyenle, rabbimin arasında/Ne bir engel, ne de perde var…”, “Verdiğini alırsın her hâlükârda/ Cömertlik,/ Kusur etmez sana ihsanda.” Yalancı şairlerden değildi o söylediğiyle çelişen. İşte Sanâ’dan Mekke’ye gelirken yanında on bin dinarı vardı. “Mülk edinmek istersen yardımcı olalım!” dedi dostları Mekke’ye adım atmadan daha. İmamsa bir çadır kurdurdu şehrin ucunda. Paraları yığarak bir örtünün üzerine, avuç avuç dağıttı tükenene kadar dağ. Çok mu zengindi? Evet. “İyilik ve imandan yap sen hazineni” sözü ona aitti. Vefatı yaklaştığında “Falanca zata söyleyin, ben öldükten sonra o yıkasın beni!” demiş, çok geçmeden ayrılmıştı dünyadan. O zat ulaştığında eve borç defterini sordu İmam’ın. Yetmiş bin dirhem borcu vardı Şafiî’nin. Hepsini ödedi de tek tek, sırlı vasiyetin sahibi, şaşkın bakışlar arasında iç geçirdi: “O’nu yıkamam budur!”


Üç basamak adımlarını bekliyor; cömertlik budur. İlki “Sehâ” Elindekinin küçük bir kısmını verebilme yetisi. Yeti, evet. Zira vermek zor. İkinci basamak “Cûd”, bu basamağa çıkanlar “az”ı kendilerine ayırıp “çok”u veriyor gözlerini kırpmadan. Hatırlarına gelir gelmez koşuyorlar değiştirmemek için fikirlerini. Üçüncü basamağa gelince, adı “Îsar”. En zoru. Başkasını kendine tercih etmek, “vermek” için “mahrumiyet.” Ah! Kays b. Sa’d hastalandı da arkadaşları gecikti ziyarette. “Sana borçları vardır, utançlarından gelemiyorlar,” denilince, doğrulup yatağından “Dostların ziyaretine mani olan malı ne yapayım ben!” diye inledi. Bir tellal çıkardı şehre sonra. “Kimin Kays’a borcu varsa helaldir!” diye çınlattı sokakları. Akşam üstü hareketlendi evinin önü. Öyle çok ziyaretçi geldi ki, kapısının eşiği kırıldı.


Esirler arasında Hâtem-i Tâî’nin kızı da vardı. Kendini tanıtınca, “Hürsün!” dedi Hz. Peygamber. Cömertlik özgürlüktü çünkü. Nefsin vermesin diye ellere taktığı kelepçeyi parçalamak. Hâtem-i Taî’nin atı dirildi yeniden. Her cömerdi cennete taşımak istiyor.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir