DARBECİ Mİ DEDİNİZ?

Darbe planı hazırladığı iddia edilenler hakkında suç duyurusunda bulunmuş hazretler…

İyi de, ortada darbe yapmış ve anayasa ile korunan, “Asmayalım da besleyelim mi” diyerek 17 yaşındaki çocuğu darağacına göndermiş bir “ressam” dolaşırken, bu ne kadar doğru ve ahlâkîdir? Kime, neyi ispat etmeye çalışıyorsunuz?

Bu ucuz numaralar, bu göstermelik sahte “demokratlık” şovlarını yutmuyoruz. Şimdi, hemen, CHP ile uzlaşıp, Anayasa`nın Geçici 15. maddesini kaldırıyor musunuz, kaldırmıyor musunuz? Bu “ressam”ı yargılıyor musunuz, yargılamıyor musunuz? CHP buna “hayır” mı diyecek? Kim karşı çıkacak? Ah, pardon unuttum, eski dışişleri bakanınız, daha geçenlerde bu darbeci generali köşke davet etmemiş miydi? Hay bin köfte! Sırası mıydı şimdi?

Ergenekon`da ele geçen çok önemli ve tarihî ipuçlarını da bu şov hastalığınız uğruna çar çur edip harcadınız. Sayenizde, darbeciler, daha da meşrû hale geldi, haberiniz yok! Gerçek darbe, oralarda bir yerde, geleceği ve icra edileceği günü bekliyor. Gerçek darbeciler, sayenizde mükemmel şekilde gizlendi. Zavallı dublörleri yargılanırken, onlar köşelerinde keyifle televizyon haberlerini izleyip, gülüyorlar. Haberiniz yok! Çünkü haber kaynaklarınız, doğruyu, doğru bilgiyi size vermiyor. Siz, manipülasyona baştan açık olduğunuz için, size “görmek ve duymak istedikleriniz” gösteriliyor. Kafanız şablonlarla dolu olduğu için, bir adım ilerleyemiyorsunuz.

Sizi, zihniyetinizi çok iyi tanıyorum. Karşınızda her iki takla atanı, yanınıza, yörenize danışman yapıp pâye veriyorsunuz. Bundan vazgeçin. O zaman, gözlerinizdeki bantlar açılacak. Açamazsanız, yarın bir “ada”ya doğru açılan “bot”a bindirildiğinizde, o bantlar, gözünüze bir daha hiç açılmamak üzere sabitlenebilir! Ve o zaman, sadece siz değil, “dünya” da kaybetmiş olur…

17 Haziran 2009







NE ZAMAN GERÇEKTEN KURTULURUZ?

Hukukî açıdan, ordunun, “Ben bu yönetimi beğenmedim, bu hükümet ülkeyi uçuruma götürüyor, öyleyse, hükümeti zorla gönderip yerine kendi idaremi kurarım” diyebileceği bir dayanağı yoktur. 12 Eylül Darbesi`ne dayanak teşkil eden TSK Iç Hizmet Kanunu`nda dahi, ordunun, “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi”nden bahsedilir. Yoruma açık taraf, buradadır. Çünkü bu “koruma ve kollama”nın sınırları belli değildir. Esasen, burada cumhuriyetin iç ve dış düşmanlarına karşı bir savunma vardır. Fakat, bu düşmanların gelip de, ta Ankara`ya hükümetin başına gelmesi, tuhaf bir hadisedir. Cumhuriyeti, sınırlarda, iç istihbarat yollarında koruyamayan ordu, bu düşmanın Ankara`ya, hükümetin başına kadar gelip yerleşmesine neden ve nasıl engel olamamıştır, bu soruyu kimse sormaz.

Doğrusu, ordunun, cumhuriyeti, sınırlarda ve iç istihbarat malzemelerini kullanarak yurtta korumasıdır. Hükümet değiştirme işlerine karışması değil.

Bakınız, hiç bir yasa, anayasadan üstün olamaz. Öyleyse TSK Iç Hizmet Kanunu`nun bir hükmü, anayasadan nasıl üstün şekilde değerlendirilebilir?

Kaldı ki, ne bu Iç Hizmet Kanunu, ne de anayasa, “Ordu, gerektiğinde, cumhuriyeti korumak için, hükümeti de değiştirme, meclisi fesh etme, cumhurbaşkanını bile uzaklaştırma hakkına sahiptir” demez, diyemez.

Neden diyemez? 12 Eylül Yönetimi, isteseydi anayasaya böyle bir hüküm koyamaz mıydı? Askerler, bütün yetkiler ellerindeyken neden anayasayı istedikleri gibi değiştirmediler? İstediklerinde hükümetin uzaklaşmasını sağlayacak bu düzenlemeyi haps olduğu Iç Hizmet Kanunu`ndan çıkartıp anayasaya taşısalar, bugün sizin muradınız daha kısa yoldan gerçekleşmez miydi? İsteseler, yönetim ilelebet, ömr-ü billah askerî yönetimde olamaz mıydı? Sürekli olarak, hükümetin başında, ülkemizi satmayacak, düşman askerini Polatlı`ya dayatmayacak bir asker kişi pekâlâ da bulunabilirdi. Neden böyle bir düzenleme yapamadılar, ellerinde bütün yetkiler var iken, neden? Sonunda yönetimi sivillere bırakıp gitmelerinin sebebi neydi?

Bir kere, 12 Eylül, kapsamlı bir darbe idi ve cumhuriyet, bir daha böyle koruma ve kollama görevine ihtiyaç duymasın diye bütün idarî yapıyı değiştirecek kadar derin, kapsamlı düzenlemelere gidilmişti. Yönetim, önceki darbelere nazaran çok daha uzun süre görevde kalmış ve sivil yönetime geçildikten sonra dahi, uzun süre kontrolü, daha doğrusu vesayeti elden bırakmamıştı. Kenan Evren`in cumhurbaşkanlığının sonuna kadar da bu vesayetin sürdüğünü söyleyebiliriz. 12 Eylül`ün vesayetçi mirası, zaman zaman 28 Şubat 1997`deki muhtıra benzeri MGK bildirisinde de hissedilmektedir. Öyleyse, 12 Eylül`ün ülke idaresinde kurduğu askerî vesayet mekanizmasının başarı ile işlediğini söyleyebiliriz.

Fakat, gerçekte böyle midir? Şöyle toparlayacak olursak, bu vesayet mekanizması, neden sizin gibilerin arzu ettiği gibi sürekli değildir de, zaman zaman ihtiyaç olduğunda böyle birdenbire ortaya çıkar, sonra karabatak gibi kaybolur?

Bunun sebebi, özetle, SIVIL IŞLERDE, ORDUNUN YIPRANMASIdır.

Açıkçası, orduyu siyasete sokmak, orduya yapılacak en büyük kötülük, hatta hakarettir.

Bir mühendis, doktorluk yapabilir mi? Bir doktor, marangozun işini omuzlayıp götürebilir mi? Bir marangoz, dişçilik yapabilir mi? Herkesin bir işi, bir mesleği var. Askerlik ise çok özel bir uğraş. Hem bir meslek, hem bir hayat tarzı. Bu yüzden, ömrünü orduya hasreden insanlar da özel insanlardır. Parmakla gösterilirler.

Bunun haricinde, orduda muvazzaf olarak kalıp, gelip geçen, değişik mesleklerden pek çok insan vardır. Doğaldır ki, HER TÜRK, ASKER değildir. Bu ülkede pek çok meslekten insan vardır. Askerlik gibi özel bir uğraşı ise hiç bir meslekle karşılaştırılamaz.

Öyleyse böylesine özelliği olan, zekâlarını bu özel alanda kullanması gereken insanları, hiç sahaları olmayan siyaset ve ülke yönetimi gibi bir alanda görev almaya zorlamak, onları harcamak değil midir? Onlara yapılacak en büyük saygısızlık değil midir? Dahası, böylesine bir zorlama, ülke sınırlarını ve korunması gereken cumhuriyeti de tehlikeye düşürmez mi?

Niye bunları kimse düşünmez? Neden hep, birilerinin bizi kurtarmasını bekleyip, hazırlopa konmak isteriz?

Ordular daima düşman mı ararlar? Simülatif olarak öyle. Gerçek hayatta, orduyu sürekli paranoya içine sokmak da, ona yapılacak başka bir kötülüktür. Ordunun, düşmana karşı sürekli hazırlıklı olması başka, ordunun herkesten şüphelenmesi başkadır.

Ordu, düşman bulamazsa, yaratır mı? Buyurun bakalım, paranoyadan kurtulamazsak, şizofreniye mi düşmemiz gerekiyor. Bu kadar mı hastasınız?

Hayır efendim, ordunun düşman bulamazsa yaratması diye bir mefhum kabul edemiyorum. Hele bu mefhumu içimizde, kendimizden sürekli şüphe ederek, sürekli gözaltında bulundurarak yaratmasını hiç kabul etmiyorum. Ordunun görevi, ülkeyi korumaktır. Insan tipini değiştirmek değil.

Zira, ordunun hükümetin başına geldiği zaman yapamadığı, çözemediği en önemli şey, ekonomidir. 12 Eylül Yönetimi bile ekonomiden anlamadığı için, işi Turgut Özal`a havale etti.

Askerî yönetimlerde enflasyon vesâire gibi meseleler, çözümlenebilir. Nitekim, 12 Eylül Türkiyesi`nde de 11 Eylül Şilisi`nde de, enflasyon hep tek haneli rakamlarda seyretmiştir. Oysa, bu ekonomi, güdümlü ve rekabetin neredeyse sıfır olduğu bir ekonomi olduğundan, gelişmez (ihracat da yapamaz) ve bir süre sonra, demirperde ülkelerinin akıbetine uğramaktan kurtulamaz. Bu çıkmaz görüldüğü içindir ki, sıkıyönetim ile ekonomik idare bağdaşamaz ve yönetim, sivillere zorunlu olarak devredilir.

Şimdi gelelim, “Bir türlü ALIŞAMADIĞIM kişi(ler) ve ülkeyi sürükledikleri belirsiz karanlık yerden, bu vatanı KIM, NE ZAMAN, NASIL kurtaracak? Bunu nasıl ve ne zaman anlayacağız” şeklindeki uzun sorunuzun cevabına…

Bunu, KURTARICILARDAN KURTULDUĞUMUZ ZAMAN göreceğiz. Bu vatanı, kimsenin kurtarmasını beklemediğimiz günlere ulaştığımızda göreceğiz. Bu vatanı, gerçekten bizim kıldığımız gün, gerçekten sahip olduğumuz gün, anlayacağız. Kimsenin ona kerameti kendinden menkul şekilde sahip çıkmaya cesaret edemediği, kimsenin kendisini halktan üstün görmeye cesaret edemediği, bu tip böbürlenmelerin ayıplandığı gün, vatanın gerçekten kurtulduğu gündür. Öyleyse, cehaletimizden kurtulalım, ülke meseleleri nasıl çözülür öğrenelim ve meşrû siyasî yollardan hakkımızı aramaya devam edelim.

Günün birinde, çabalarımızın karşılığını aldığımızı, bu çabaların meyvalarını toplumdan devşirdiğimizi görecek ve bir zamanlar sahip olduğumuz bu tür negatif düşüncelerden dolayı utanacağız.

Levent Elpen

[email protected]

29 Ağustos 2005

—————————————

Merhaba,

Öncelikle, ilk yazımın darbe çağrısı şeklinde anlaşılmasından çok üzüntü duyduğumu belirtmek isterim. Bu konuda hata yaptığımı kabul ediyorum, amacım kesinlikle bu değildi. Cumhuriyeti koruma görevi kendi yasasında (yoruma açık bir biçimde) olduğu için Askerin öncü konumunda olduğunu düşünerek, takdir ettiğim bir kişinin her şeye rağmen hala takdirle andığım davranışını örneklemek istedim.

Asker-siyaset ilişkisine gelince; ordular daima düşman ararlar (zaten görevleri bu değil midir?), eğer bulamazlarsa yaratırlar (yani siyaset yaparlar), imparatorlukların tarihi savaşlarla dolu değil midir? (günümüzde bile!). Yani kısacası, orduya görev vermezseniz, ordu kendine görev bulur! Varın şimdi bunun adını siz koyun.

Bütün bu yukarıdaki kargaşadan dolayı esas sorum hala yanıtsız kaldı?

Bir türlü ALIŞAMADIĞIM kişi(ler) ve ülkeyi sürükledikleri belirsiz karanlık yerden, bu vatanı KIM, NE ZAMAN, NASIL kurtaracak? Bunu nasıl ve ne zaman anlayacağız?

Yani illa düşman askerinin Polatlı`ya dayanması mı gerekiyor? Türkiye Cumhuriyeti`nin, Federal Cumhuriyetler Topluluğu mu olması gerekiyor? Etkin ve yetkin birisinin (her kimse) “HADI” mi demesi bekleniyor? Şehit sayısının herhangi bir limiti aşması mı bekleniyor? AB`ye uyum çerçevesinde dinimizin bir şekilde uyarlanması mı gerekiyor? Borçlarımızın daha doğmamış torunlarımızın gırtlağına mı dayanması gerekiyor?

Nedir bunun ölçüsü zamanı şekli, Allahaşkına söyleyin!

Saygılarımla

Aydın Deniz Şenler

[email protected]

28 Ağustos 2005

—————————————

AZGELIŞMIŞ ÜLKENIN VESAYETÇI ANLAYIŞINA SON!

Sadece mevcut yasalar veya fiilî durum çerçevesinde değil, asker kişilerin siyasetin içinde asla ve asla olmaması, en başta ordunun sağlıklı yapısını sürdürmesi açısından en gerekli tavırdır. Sayın Demir`e katılıyorum.

Bu vesileyle, sırf siyasî sebepler öne sürerek Türkiye`de hayata geçirilen bir askerî hareket yüzünden, 21 Mayıs 1963`de 8 askerimizin, 8 vatan evlâdının, 8 Türk gencinin boşu boşuna hayatını kaybettiğini, ordunun iki kanadı arasındaki çatışmalarda, hem de Ankara`nın göbeğinde şehit olduğunu hatırlatmak isterim.

Bahsettiğiniz bu ZINDE KUVVETLER görüşü, Türkiye`nin geçmişinde kalmış, çok yaralar açmış, hâlâ da açmaya devam eden, hastalıklı, Üçüncü Dünya`ya has, tekrarlanmaması gereken bir görüştür. Lütfen tarihten ve sık sık ismini zikrettiğiniz Gazi Mustafa Kemal Atatürk`den biraz ders alın.

Not: Bahsettiğiniz teğmenin adının Şeref Baba olduğunu biliyordum. Ağabeyi değil, küçük kardeşi TKP`de…

Levent Elpen

[email protected]

27 Ağustos 2005

—————————————

Netpano yayın tarihi: 18 Haziran 2009


iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir