DARBELİ MATKAP

28 Şubat 1997’nin öncesi ve bilhassa sonrasındaki o meş’um süreçte, “Darbeye karşı gerekirse tankların üzerine çıkıp direniş göstereceğini” açık açık söyleyen Muhsin Yazıcıoğlu’nun garip ve “geliyorum diyen” şüpheli bir kaza ile ebediyete intikal ettiği bir “şok gündem”in ardından, yarın, yerel seçimler için sandık başına gidiliyor.

Sandık başına insanın gidesi bile gelmiyor. Neyi, kimin için seçeceğiz? Bu sorunun tatmin edici bir cevabı var mı?

Sandık başına gitmek, demokrasinin en asgari göstergesidir. Evet ama sadece bu kadar mı? Sandık başına git ve sana gösterilen adaylar arasından beğendiğini seç! Ya bunların arasından hiç birini beğenmiyorsan? Hiç biri, sana da, yaşadığın işsizliğe de, tahsil edemediğin alacaklarına da, yaşadığın hayatın sıkıntılarına da, bölgendeki en basit sorunlara, eğri büğrü, bozuk beton yığını kaldırımlarına bile çare olamayacaksa, ne yapacak, nasıl seçeceksin? “Ehven-i şer” gibi bir seçim yani…

Biliyorsun ki, hiç bir sözümona siyasî partiye derdini, sıkıntını, sonuna kadar, doya doya, ayrıntısı ile anlatamayacaksın. Siyasî liderlerin yolunu kessen, derdini anlatmayı başarabilsen bile, seni dinleyip, not alıp, başlarını sallayacak, “Merak etme, sorununu çözeceğiz” vaadini verdikten sonra, seni, etrafındaki danışmanlarına ve korumalarına havale edecekler, daha sonra seni ebediyete kadar unutacaklardır. Bunu bal gibi biliyorsun. Yine de umudunu koruyup, seçimlerde oyunu kullanacak, “ehven-i şer”den birini tercih edeceksin. Seçtiğin parti, aday, her ne ise, bir dahaki seçimlere kadar senin hayatının içine girmeyecek, seni kendisinden daha uzuuuun bir süre uzak tutacaktır. Yine bir beş yıl sonra, sokakta “esnaf ziyareti” yaparak sahte gülücüklerle önüne gelenin elini sıkan, ilkokullara kadar girip “Nasılsınız çocuklar” gibi anlamsız sorularla gündemi geçiştiren adaylar göreceksin. Biliyorsun ki, çocuklar, sahteliği ve sahtekârlığı hemen hisseder ve tepki göstermeden, sahtekâra şöyle bir bakıp, oyunlarına geri döner. Bunu unutma!

Bu beton ve petrol uygarlığının eğri büğrü kaldırımlarının bir beş yıl daha oldukları yerde duracağını, o eğri büğrü kaldırımlara, günün birinde, ekmekten bile KDV alınırken, altın ve pırlantadan alınmamasından yolunu bulmuş yeni zenginlerden birinin siyah lüks Chrysler cipini, koca tekerleklerini gözümüze soka soka gösterip park edeceğini biliyorsun. O eğri büğrü kaldırımlarda bir bebek arabası dahi yürütemezken, kaldırımlara park etmiş otomobiller yüzünden mecburen cadde kenarında yürümek zorunda kalırken, o cipi kullanan züppenin, havalı kornasını dibine kadar bastırarak seni yolun daha da kenarına sıkıştırmaya çalışacağını, cipinin içinden sana bakarak, “Yolun ortasında yürüyor, şehirde yaşamasını bile bilmiyor” deyip aşağılayacağını, gayet iyi biliyorsun. Sandık başına gitmen, bunları değiştirmeyecek…

Sandık başında seçtiklerin, sana ait bir tarihi, beton uygarlığı uğruna, hoyratça yerinden söküp atarken, üzerinden yol geçirirken veya üzerine otuz katlı gökdelen inşâ ederken, bu çevre ve tarih katliâmını umursamayacağını, nasıl olsa, cebine giren paranın derdine düşeceğini gayet iyi biliyorlar.

Zaten yeteri kadar “yaralı” olan bu asgari demokrasi süreci, bir de, yetmiyormuş gibi, “demokrasinin askıya alınacağı” çok sayıda darbe girişimi ile gölgeleniyor ve daha da örseleniyor. “Askıya alınacak demokrasi” de, yukarıda anlatıldığı gibi, matah bir şey olsa bari…

Yaşadığımız ne darbe, ne de demokrasi süreci aslında… Tam olarak “İki cami arasında beynamaz kalma” süreci…

***

Muhsin Yazıcıoğlu, darbeye giden süreçte, o dönem herkese yapıldığı gibi, gençlik heyecanlarının kullanıldığını anlamıştı. Hapiste boşu boşuna heba edilen yıllarından sonra, bu oyuna bir daha gelmeme konusundaki kararlılığını buna bağlıyorum. Evet, birliğin büyük ve manevî bir anlamı var… Ama bir de işin “hayat” kısmına bakmalı… Kullanılıp kullanılıp, portakal kabuğu gibi sağa sola atılan insanlar ne olacak? Kimse sorumluluk almayacak mı? Bunun sorumluluğunu, hiçbir maddî şahsiyeti olmayan hayalet gibi “hükmî şahsiyetlere” mi yıkacaksınız hep?

17 yaşında bir çocuğu “Asmayalım da besleyelim mi” diye darağacına gönderen zihniyet ne zaman yargılanacak peki? Ayışığı, Sarıkız, Eldiven, daha bilmemne saçma sapan kod adlarına sahip darbe planlarını deşifre ederken, bir zamanlar “Komünizme geçit vermediğine” inanarak alkışladığınız, şakşakçılığını yaptığınız paşaları ne yapacaksınız? 12 Eylül’ü meşrû, 28 Şubat’ı tu kaka ilân eden baronlar, sözde sağ basın kalemşörleri ve bütün yalaka din tacirleri, bu ikiyüzlülüğün hesabını ahirette nasıl verecekler acaba?

Özgürlük ve demokrasi sloganlarını ağzından düşürmeyen, sözümona tarafsız, “sol” kalemşörler… 27 Mayıs ve 28 Şubat şakşakçılığından fırlayan yağlar, yüzünüzü fena parlatıyor ama siz bunu “aydınlık” zannediyorsunuz. Özgürlük ve tarafsızlık adına benim oyuma ipotek koyan zavallılar, artık sırça köşklerinizden aşağıya inme zamanı gelmedi mi?

Gayet iyi biliyorsunuz ki, 12 Eylül faşist cuntacıları yargılanmadan, 12 Eylül “Amayasası” buruşturulup çöpe atılmadan, yeni ve sivil toplumsal hukuktan neşet eden gerçek anayasa inşâ edilmeden, kafasından en ufak bir demokrasi dışı müdahale fikri geçen hangi rütbeden olursa olsun subayı, o saat re’sen emekli etmeden, bu ülke, hak ettiği yerde olmayacak. Zaten öyle bir ülkede, sizin gibi riyakâr siyasetçi müsveddelerine de yer olmayacak.

28 Mart 2009

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir