Değmez bu yangın yeri avuç açmaya!

Perdelerin açılıp kapanmadığı, seyircilerin sirk izler gibi çadırın dört tarafından oyuncuları kuşattığı, dekorun gözler önünde yenilendiği bir on altıncı yüzyıl oyununda kahraman birazdan kendisini çılgınlar gibi alkışlayacak seyircinin gözlerine bakarak şunları söylüyordu: “Tanrım! Yüce Tanrım! Ne bunaltıcı, ne berbat/ Ne tatsız ne boş geliyor bu dünya bana! Ah ne iğrenç, ne iğrenç! Bakımsız bir bahçe ki/ Azgın bitkileri tohuma kaçmış/ Pis, kaba ne varsa tabiatta sarmış içini!” Seyirci nefesini tutmuş, yoksulluğun, vebanın ve lordların çamurlu dereler gibi aktığı dünyasına tutulan aynada kendini seyrediyordu. Kahkahayla gözyaşının birbirine karıştığı bu harman yerinde kelimeler buğday sapları gibi uçuşuyor, hayal rüzgârlarının taşıdığı tohumlar kalplere düşer düşmez çimleniyordu. Kimdi bu Hamlet? “Cehennem açılıp sus da dese konuşurum!” diyen. Delilik örtüsüne bürünmüş sırları ifşa ediyor. Ne cesaret! Ele avuca sığmıyor. Birkaç insanı barındıran ruhuyla çelişkilere ayrı kostümler giydiriyor. Laertes’in diliyle, “İnsan büyürken eti kemiği büyümüyor yalnız!” Guildenstern’in diliyle, “İnsan, ne yaman bir yapı insan! Akıl gücüyle ne soylu bir varlık! Düşünme yetenekleri ne sonsuz!” Bu yüzden “Aklını kullanıp ölçüyü bul!” diyor Hamlet. Gerçeği küçültmenin bilgisizleri eğlendirmekten başka bir işe yaramayacağını söylüyor. “Öleli iki ay olsun da unutulmasın hâlâ bir insan! Demek biraz gayretle altı ay kadar da sürebilir bir büyük adamın hatırlarda kalması!” diyerek insanın ölüm karşısındaki duyarsızlığını iğneliyor. Ve nihayet onu kendiyle yüzleşmeye çağırarak yükseltiyor sesini: “Gözlerin yok mu senin! Nasıl inebilirsin/O yüce dağ başından bu bataklığa!”
Hamlet sorularını çengelli iğnelerle seyircilerin gözlerine, kulaklarına ve kalplerine iliştirirken, cevap anahtarlarını sorularının arasına saklayarak canını yaktığı canlara kopya veriyor. “Alışkanlık bir canavardır gerçi,/Bütün duyguları bitirir”. Beşinci perde başlamalı o halde. Nerede mezarcılar? Çok geçmeden iki mezarcı kazma kürekle sahneye gelir. Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Sonunda mezarcılardan biri kazmaya başlar türkü çığırarak: “Gençlikte sevdiğim zaman/Yaşamak ne güzeldi/Ne çabuk geçerdi günler/Gönül kanmak bilmezdi”. Hamlet gördükleri karşısında dehşete kapılır ve Horatio’ya, “Yaptığı işin farkında değil mi bu adam! Türkü söylüyor mezar kazarken!” der. Horatio soruyu şöyle cevaplar: “Alışmış, umursamıyor artık!” Mezarcı türkü söylemeye devam eder. Hamlet ise toprakların içinde rastladığı bir kafatasını eline alıp söylenir kendi kendine: “Bu kafanın bir dili vardı içinde, türkü söylerdi bir zaman!” Mezarcı türkü söylemeye devam ederken Hamlet bir başka kafatası bulur. Yine mırıldanmaya başlar: “Bir tane daha. Bu da niçin bir avukatın kafası olmasın? Nerede şimdi o kanun cambazlıkları, söz oyunları, maddeler, fıkralar mıkralar? Nasıl katlanıyor bu kaba herifin tepesine çamurlu küreğini indirmesine?Neden bir dava açmıyor hemen!”

Shakespeare’i anlatmak için yola çıkmışken Hamlet’i anlatmaya başladım size. Zira Shakespeare’e giden yol kahramanlarından geçiyor. Rönesans’ın dehaları arasında kabul edilmesine rağmen ne yazık ki dünya Shakespeare’in hayatı hakkında çok az şey biliyor. Tiyatronun amacını “Tabiata ayna tutmak” olarak gören bu büyük şair, yazdığı oyunlarda zamanın parçalanmış insanlarından mozaikler yapmış, çelişkiler içinde kıvranan dünyaya gerçeği sezdirmeye çalışırken çok özel ve bahşedilmiş bir dil kullanmıştır. Erdemin baş düşmanını “Para!”olarak ilan eden şair, Romeo ve Juliet’te bir yandan aşkı “Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi/Yalvarıyorlar onun gözlerine, işleri çıktığından/Biz dönünceye dek siz parıldayın” diye göklere çıkarırken, öbür yandan altın karşılığı zehir satan eczacıya, Romeo’nun diliyle “İşte paran! Bu insan ruhları için daha keskin bir zehirdir!” diyerek parayı yerin dibine batırmıştır.

1564’te İngiltere’nin Stratford şehrinde doğan Shakespeare’in babası kasap mıydı, çiftçi mi yoksa belediye meclisi üyesi mi? Shakespeare iyi bir eğitim aldı mı yoksa ceylanları kaçak avlayan bir köylü genci miydi Warwickshire valisinin takibine uğrayan? Avon nehrinin kıyısında kitap okuyup düşündü mü yoksa tiyatro kapılarında seyircilerin atlarına göz kulak mı oldu? Bu müthiş oyunlar onun mu yoksa Francis Bacon, William Stanley, Roger Mannerk veya Edward de Vere’nin kaleminden mi döküldü? Bütün bu tartışmalar yapıla dursun biliyoruz ki eser sanatkârını gösterir. O halde şairin dizelerini dinleyip susalım:

“Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri avuç açmaya değmez

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir