Derin Devlet Kim ?

Emekli Tabib Albay Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile Gündemden düşmeyen Derin Devleti arkadaşımız Hakan yılmaz Çebi Konuştu.

Devletin üstünde “Devlet İçin Devlete Rağmen” denen bir odak var. Bunlar bir şekilde komutanlara ve Cumhurbaşkanı’na aracısız ulaşıp “alo” diyebilecek kadar rahat kişiler. Bunların sayıları yüz kişiden biraz fazla.. Sürekli bir araya gelip toplanan, tıpkı bir tarikat ketumiyetiyle hareket eden gün geldiğinde yetkilerini alt kadrodan gelen özel yetiştirilmiş kişilere devreden bir grup. Ve bunlar devletin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu düşünüyorlar… Bunun içinde rejimin dizginlerini tutabilmek gayesiyle sürekli bir strateji üretmeleri gerektiğine inanıyorlar.

– Bu, “Devlet İçin Devlete Rağmen” denilen odak, bir şekilde bir kısım komutanları da ikna ediyor. Şu anda Türkiye’deki Silahlı Kuvvetleri yöneten komutanlar vatansever kişiler. Her şeyini feda edebilecek kişiler. Fakat yanlış bilgilendirildiler ve yanlış yönlendirildiler. Onlarda, post modern darbe denilen 28 Şubat sürecini yapmaya ikna edildiler. Yani psikolojik harbe maruz kaldılar.

– Apo meselesi bittiği zaman huzur ve sükûn oluşursa Ankara’daki egemenler ellerindeki ipleri istedikleri gibi kullanamayacaklardı. Onun için “kontrollü bir gerilim stratejisi” güderek bir şekilde yeni bir düşman belirlemeleri gerekiyordu. O düşmanı da “İrtica” olarak belirlediler. Bunun için de bu düşmana karşı hareket edecek komutanları ikna ettiler.

– Daha önce komünizme karşı silahlı güç olan Gladio’ya artık ihtiyaç kalmadı. Bundan dolayı uluslar arası silah kaçakçılığı ve uyuşturucu işine girdiler. Bu işe girdikleri için tasfiye edildiler. Şimdi yeni bir sivil yapılanma içerisindeler. Türkiye’de şu anda bunun üzerine gidecek siyasi bir irade yok.

– Rahmetli Ayhan Songar, “Türkiye’deki solculardan psikopat, sağcılar arasından da geri zekâlı çok çıkıyor” derdi. Tabii bunun yanında da elindeki ekmeği vermek derecesinde bir saflık var. Şimdi yanlış da olsa hareket devletten geliyorsa “amenna” diyen insanlar da var ortada. Devleti yönetenleri bir insan olarak görmüyor. Devleti yönetenlerin yanlışlarına hukuk çerçevesi içersinde “yanlış yapıyorsunuz” demeyi düşünemeyen insanlar var.

– Bir arkadaşım bu 28 Şubat hareketi içersinde görev yapan birisine gidiyor, “Halk 28 Şubat’ı desteklemiyor Komutanım, yanlış yaptınız” diyor. O da kendisine ben öyle düşünmüyorum? “Baksanıza bana topu topu 8 tane mektup geldi bu konuda!..” Buradan da anlaşılıyor ki halkımız, kendi düşüncesini Türkiye’yi yönetenlere yeterince anlatamıyor.

-Hocam, derin devlet ve psikolojik harp konularını analiz etmeden evvel, Adaleti Savunanlar Derneği İstanbul İl Başkanı olmanız hasebiyle önce bu derneği tanıtmakta yarar görüyorum… Adaletten yana bir sıkıntınız mı var(?!)

-Türkiye’de özellikle son yıllarda yoğunlaşan adaletsizlik hususunda toplumsal bir boşluk var. Toplum olarak külliyen bir haksızlığa uğruyoruz. Fakat bunun karşısında şuursuz bir hak arama veya arayamama gibi bir durum var. Evvela bu hak arama meselesini halletmemiz gerekiyor. Dernek mensupları bu durumun en fazla acısını çeken insanlar olarak, böyle bir dernek kurma yoluna gittik.

-En fazla acısını çekenlerden olan bizler ifadesini kullandınız, sizler ne gibi bir acı çektiniz?

-Efendim, 1994’lerde başlayan toplumsal bir paranoya hali var. Bu paranoyanın etkisiyle psikolojik savaş kavramını da burada vurgulamak gerekiyor. Bir kere ülkeyi yönetenler zaman zaman dostuyla düşmanını karıştırdı. Bu bozuk bir ruh halinin göstergesidir. Sağlıklı düşünememek, yanlış muhakemedir. Bu hâl üzerine devlete dost olan insanlara düşman gibi muamele yaptılar. Bunun neticesinde de özellikle Silahlı Kuvvetlerde büyük bir tasfiye yaşandı. Kadro kıyımı yapıldı.

-Bu kıyım istâtistik olarak ne kadar?

-3 binden fazla subay astsubay son 5-6 sene içersinde Silahlı Kuvvetlerden uzaklaştırıldı. Bunların bir kısmı da çeşitli tacizler sebebiyle kendileri ayrılmak zorunda kaldı.

-Bu tacizler nasıl oluyor?

-Göreviyle âlâkası olmayan yerlere tayin edilerek, ayrıca sizin yaşam tarzınızı beğenmiyoruz gibi sözlerle psikolojik baskı kurarak yapıyorlar. Kara Kuvvetleri eski Komutanı Füsunoğlu bununla ilgili bir gazetede, “Ordu’da Cuma namazına gidenler hoş karşılanmaz “ diyordu. Bu açıklama bir kere evrensel insan haklarına aykırı. Bu tür uygulamalar karşısında bir düşünürün akla gelen çok güzel bir sözü var: “Bir insan toplumu için güzel bir fikir bulur ve bunu söylemezse ya bencildir, ya korkaktır ya da tenbeldir” diyor.

PSİKOLOJİK HARBİ İLK DEFA ÇİNLİLER UYGULADI

-Efendim şimdi meseleyi biraz daha genele getireyim. Lafzını sıkça ettiğimiz Psikolojik harp ve sosyal psikiyatri nedir? İzninizle bir uzman olarak bunları açalım sizinle ..

-Bu harp modelini ilk defa Çinliler uyguluyorlar. Ortaasya’daki Moğol ve Türklere karşı. Bunu çok iyi uyguladıkları için dünya üzerinde bir kıyıma uğramadan bu kadar kalabalık bir millet haline gelebilmişler. Bu konudaki ilk kitapları da onlar yazıyor. Uyguladıkları en etkili yöntem düşmanı olan halkları birbirlerine düşürmek. Daha sonra Moğollar, ardından Fatihle birlikte Osmanlılara uyguluyor. Meselâ Moğollar da Timur bu konuda çok başarılıdır. Ordusunun çok güçlü olduğunu, girdiği yeri yakıp yıkacağını, taş taş üstünde bırakmayacağını duyurarak karşısındaki ordu üzerinde korku salıyor. Osmanlılar da şöyle yapıyor; tabâsı içersindeki alim kişileri, bilge kişileri, gönül adamlarını fethedecekleri yerlere önceden gönderiyorlar ve halk arasında “Ancak Osmanlı tabası olursanız rahat edersiniz” kanaati oluşturuyorlar. Bu hakikaten gerçekçi olarak bizim ‘beyaz propaganda’ dediğimiz türden bir uygulamadır. Yani eskilerin lisan-ı hal dedikleri sözün öze karışmasıdır. Yoksa sömürmek veya şovenist galibiyet dürtülerini tatmin için değil. Onun için de İstanbul fethedilmeden evvel Bizans halkı arasında “Kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” şeklinde Osmanlılar lehinde olumlu bir kanaat doğmuştur. Ayrıca bu savaşı Hitler de çok iyi kullanmıştır. Bu amaçla “Kavgam” kitabını çıkarıyor ve evlenen her çifte bu kitabı hediye ediyor. O zamanın Almanya’sında savaştan önce tam 5 milyon adet bahse konu kitaptan dağıtılmış. Neticede de ortada ciddi bir savaş meselesi olmadan, Almanya halkını savaşa ikna ediyor…Diğer taraftan, bu psikolojik savaşın olumlu meyvesi ise 1989 yılında psikolojik bir sınır olan Berlin duvarının yıkılması oldu ki, bu duvar neşeyle yıkıldı. Bu psikolojik harbin bir örneğini de ben Özal döneminde biliyorum. O dönemde bir Kültür Bakanı sinemaların tekelleşmesinden rahatsız oluyor. Çünkü Amerikan firmaları Türk sinemalarına tek tek elde sahip oluyor. Neticede o zamanın bakanı, bununla ilgili bir yasa teklifi hazırlıyor. Bu yasa teklifi çıkmak üzereyken, George Bush özel olarak Başbakan’ı arayarak bu yasanın çıkmamasını istiyor. Bugün Caca Cola’ların, Parlament’in, Mac Donalds’ın girdikleri ülkelerde özel bir misyonu vardır: Amerikan yaşam tarzına özendirip kimliksiz bir toplum oluşturup yönetmek!.. Hâl böyle olunca da daha önce yemediğiniz, içmediğiniz garabetteki şeyler bile sofranızda olmadan yemeğe oturmuyor, onların dayattığı eşyaları kullanmadan aşağılık duygusundan kurtulamıyorsunuz.

-Anlattıklarınızdan ehemmiyetine binaen bir köprü daha kurarak bir yere geleceğim. Sabri Yirmibeşoğlu Özel Harp Dairesi’nin başkanı olduğu sıralarda “Modern Mücadele Yöntemi ve Özel Harp Uygulaması” adında bir kitap yazdı. Kitapta günümüzde büyük bir uygulama alanı bulan psikolojik faaliyetlere psikolojik harp ve psikolojik harekât deyimleri kullanmaktan kaçınılmaktadır, zirâ bu ön deyimler uluslar arası alanda politikacıların, diplomatların hatta bazı komutanların bile şüpheyle karşıladıkları sevilmeyen sözcükler olmuştur” diyor. Yaşayan bir gerçek olmasına rağmen niye sevilmiyor?..

-Bunun böyle söylenmesi de psikolojik harbin gereği. Şimdi bakın psikolojik harp şöyle tanımlanıyor; Düşman ve dost topluluklarının duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının, yaşam tarzlarının belli bir hedefi elde etmek için planlanarak, değiştirilmesi. Biliyorsunuz psikolojik savaşın üç türlü propaganda yöntemi var…

-Gri, siyah ve beyaz mı?..

-Evet, beyaz propaganda yöntemi doğruları açık açık söylemek. En tesirlisi budur, tabii yapılabilirse. Gri propaganda da, propagandayı yapan belirsizdir. Siyah propaganda da, propagandayı karşı düşman yapıyormuş gibi gösterilir. Büyük bir hile vardır orada. Şimdi burada psikolojik savaş yapılıyor ama yapıldığının bilinmemesi gerekiyor. O sebeple, Yirmibeşoğlu’nun sözleri de psikolojik harbin gereği. Özellikle son yıllarda Türkiye’de psikolojik harbin en canlı örnekleri yaşanıyor.

-Bu özel sürece yakın çekim yapabilir miyiz?..

– Tabii. Toplumda şu anda bütün dünyada olduğu gibi bir dindarlaşma süreci var. Bu doğal bir seyir. Ancak bunun farkına varmayan veya çeşitli propagandaların etkisiyle varamayan odaklar bu süreci tersine çevirmek istiyorlar. Bu tersine düşünenlere de ibret olsun diye anlatayım bugün Norveç nüfusu 4-5 milyon civarında bir ülke. Günlük gazete tirajı ise 3 milyon. Yani Türkiye kadar. İki kişiye bir araba düşüyor. GSMH 20-25 bin dolar. Yılda 5 milyona yakın kitap satılıyor. Böyle zengin ve kültürlü bir toplum. Fakat boşanma oranı yüzde 52. Cinayetler gün geçtikçe artıyor ve gençlerin çoğu uyuşturucu bağımlısı. Neden böyle oluyor diye Norveç Parlamentosu, “Manevi Değerler Komisyon”u kuruyor. Ve Norveç Başbakanı Papaz kökenli biri oluyor. Toplumdaki bu gidişatı dini değerlerin kaybedilmesi ve yozlaşması olarak adlandırıyor. Bu konuda teşvik programları hazırlıyor.

-Böyle manevi potansiyeli olan ülkede de (Türkiye’de) tam tersi bir uygulama reva görülüyor.

-Türkiye’yi yönetenler karar mekanizmasının başında olanlar, 28 Şubat sürecini gerçekleştirirken çeşitli korkuların tesirinde kaldılar. Bu korkulardan bir tanesi İran korkusu. Şimdi 28 Şubat komutanının sözde doğruymuş gibi olan ancak aslında yanlış yorumladığı bir gerçek var. O da şuradan kaynaklanıyor: 1980 yılında İran Kara Kuvvetleri Komutanı Türkiye’ye sığınıyor, Sayın Karadayı ise o sırada Tugay Komutanı. Meslektaşına İran’daki irticai faaliyetleri niye durduramadıklarını soruyor. Şah’ın generali de ona; “Biz olanları masum dini hareketler diye tanımladığımız için göz yumduk, neticesi de bu oldu” diyor. Maalesef 28 şubat gibi psikolojik bir savaşta bu beyanatları argüman olarak kullandılar. Bu açıklamalardan yola çıkarak Türkiye’de İran gibi olacak korkusuyla hareket ediyorlar.

İRAN HİÇBİR ZAMAN MÜTTEFİKİMİZ OLMADI Kİ?!

-Efendim burada büyük bir anlayış ve algılayış güdüklüğü var. Tarihin hiçbir devresinde Osmanlı ile İran müttefik olmadığı gibi hep o cenahtan da cihanşümul politikaları engellenmiştir. Hatta Yavuz Sultan Selim bile Batı’ya yapacağı seferlerin bu yüzden Doğu’ya kaydırmıştır…

-Evet bu işin tarihi bir gerçeği. Ayrıca İran toplumunu iyi analiz etmek gerekiyor. Oradaki halkın Şah’ı istemeyip Humeyni’yi istemesinin sebebi neydi?! Şimdi Şah petrolden kaynaklanan zenginliklerini silaha yatırdı, müthiş bir ordu kurdu. Bunun yanında halka hiç yatırım yapılmadı ve halk sürekli olarak ezildi. Geçim sıkıntısının yanında bir de aşağılanıp, horlandı. Bunun yanında büyük adaletsizlikler de vardı. Tüm bunlar karşısında insanlar Humeyni’yi sığınacak bir kale gibi gördüler. Buradaki İran halkının tepkisi kendilerine yapılan zorbalığa karşıydı. Yani Humeyni’nin yaptığı dini propagandanın neticesi olmadı devrim. Adam zaten 20 senedir dışarıda. Ne tanıyanı var ne de bileni. Halk Humeyni’nin arkasından dini kaygılarla gitmedi. Ancak, Türkiye’de de gelişmekte olan dini duyarlılığı yanlış analiz ediyorlar. Oysa durum tam tersi. Hatta Humeyni tarzı düşünenlerin ekmeğine bile yağ sürüyorlar bugünkü uygulamalarla.

TİB KİMİN İÇİN ÇALIŞIYOR?

-Oysa bu analizleri sağlıklı yapması gereken Toplumla İletişim Başkanlığı (TİB) diye bir birim var. Bu birimden de biraz bahsedebilir miyiz?.

-Kamuoyunda buna derin devlet deniyor. Psikolojik harp dairesi deniyor. Bu konuda somut bir şey söylemek doğru değil ..

-İlk olarak, 1954 yılında Seferberlik Tetkik Kurumu (STK) olarak organize ediliyor, halen daha taşrada bu şekilde çalışıyor…

-Evet, şimdi de Özel Kuvvetler Komutanlığı deniyor. Bu bütün dünyada kurulduğu gibi, Türkiye’de de soğuk savaşın neticesi olarak kuruldu. Özellikle dünyayı saran komünizm tehlikesi üzerine oluşturuldu. Herhangi bir sıcak harp zamanında gerilla savaşıyla halkı örgütlemek için düşünüldü. 12 Eylül’den önce komünizme karşı çok iyi kullanıldı. Ama bugün Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın bu amaçla kullanıldığını söylemek yanlış olur. Bugün bu ÖKK’nın dışında Batı Çalışma Grubu (BÇG) tarzında fikir üreten bir grup var.

-O zaman bu örgüt bizden iyice çıktı demektir?

-Ben bu konuda bir kısım komutanlarımla fikir teatisinde bulunmuştum. Bir komutanımız bana bugünkü olayları yorumlarken, Silahlı Kuvvetlerin emir komuta zinciri dışında bir odak var bu odak bu işleri istiyor demişti!..

ODAĞIN ADI: ‘DEVLET İÇİN DEVLETE RAĞMEN’

-Emir komuta zincirinin dışında?!

-Evet.. Kimisi bu odağın adını da veriyor: “Devlet İçin Devlete Rağmen”. Bu odak bir şekilde komutanları ikna ediyor. Şu anda Türkiye’deki Silahlı Kuvvetleri yöneten komutanlar vatansever kişiler. Her şeyini feda edebilecek kişiler. Fakat yanlış bilgilendirildiler ve yanlış yönlendirildiler. Onlarda psikolojik harbe maruz kaldılar. Bundan üç-dört sene sonra bu hatalarını anlayacaklar. Hatta bir kısmı şimdiden anladılar bile.

– “Devlet İçin Devlete Rağmen” denen bu örgüt; Türkiye’deki bugünkü kriz ortamını da organize ediyor…

-Bu psikolojik savaşın yöntemlerinden biri “Kontrollü Gerilim Stratejisi”. Yani ne savaş ne de barıştan yanalar. Şimdi bu örgüt, kontrollü gerilim stratejisini devam ettiriyor. Çünkü Apo meselesi bittiği zaman huzur ve sükun oluşursa Ankara’daki egemenler ellerindeki ipleri istedikleri gibi kullanamayacaklar. Onun için kontrollü bir gerilim stratejisi güderek bir şekilde yeni bir düşman belirlemeleri gerekiyordu. O düşmanı da “İrtica” olarak belirleyerek, bunun için de bu düşmana karşı hareket edecek komutanları ikna ettiler.

KİMLER 100-200 KİŞİLİK BU ŞER GRUP?..

-Peki bu “Devlet İçin Devlete Rağmen” örgütünü bir uzman olarak nasıl çözümlersiniz?..

-Bir kere bunlar bir şekilde komutanlara rahatlıkla ulaşan kimseler. Ve Cumhurbaşkanlarına da aracısız “alo” diyebilecek kadar yakın kişiler. Bunların sayıları yüz kişiden biraz fazla. Sürekli bir araya gelip toplanan, tıpkı bir tarikat ketumiyetiyle hareket eden gün geldiğinde yetkilerini alt kadrodan gelen özel yetiştirilmiş kişilere devreden bir grup. Ve bunlar devletin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu düşünüyorlar. Bunun içinde işin dizginlerini tutabilmek gayesiyle sürekli değişik bir strateji üretmeleri gerektiğine inanıyorlar. Bununla ilgili konseptleri belirliyorlar ve bunun içinde psikolojik savaş içerisinde kendilerine bağlı ekiplerle ikna hareketine girişiyorlar.

Tıpkı 28 Şubat sürecinden önce, medya gücünü de kullanarak Fadime Şahin, Ali Kalkancı, gibi kişileri yazdıkları senaryolarda oynattıktan sonra bu hadiseleri örnek göstererek bu hareketin komutanlarını ikna ettikleri gibi. Öte yandan, her yerde nükleer silah olduğundan dolayı kimse dünyanın sonu gelir korkusundan dolayı artık büyük savaş girmez. 21. yüzyıl savaşları psikolojik savaş üzerine kurulu..

YASEF NASSİ’DEN BU YANA NELER DEĞİŞTİ?

-Burada bir köprü daha atacağım benimde tanışma fırsatı bulduğum ÖHD’de etkin bir görev almış Sami Karamısır Paşa, II. Selimin dayısı Yasef Nassi’den bu yana Yahudiler Türkiye içersindeki gizli örgütlerde etkili olmuşlardır. Az evvel üstünü çizdiğiniz “Devlet İçin Devlete Rağmen” örgütünün ardında da tröst devletler hükmündeki siyonist lobilerin gücü ve adamları var…

-Bunlar medya-siyaset-sermaye destekli organize bir hareket. Sermayeyi kullanarak Ankara’daki yüksek rütbeli bürokratlara ulaşarak onları ikna ederek faaliyetlerini belirliyorlar. Bunların başarısında sermayeyi yanlarına almalarının büyük rolü var. Şu anda, bazı kimselerin ismini vererek kimlerin bunu yaptığını söylemek şimdilik yanlış olur. Bu mekanizma, uluslar arası bir organizasyonun Türkiye ayağıdır diyebiliriz. Ve bunlar tarafından organize bir çalışmayla Türkiye’deki devlet adamları ve komutanlar yanıltılarak ikna edildi. Yanıltılıp kullanılmada en önemli argüman özellikle az evvel değindiğim gibi İran olayının yanlış yorumlanıp, aksettirilmesi olmuştur.

-Bu propaganda ve provokasyon karşısındaki Türk toplumunun durumunu nasıl analiz edersiniz.

-Bu provokasyonların karşısında özellikle cemaat ve tarikatlar çok olumlu bir psikolojik harp uyguladılar. Hatta bu konuyu değindiğimiz Sudanlı bir meslektaşım, o bana Türkiye’deki bu insanlara inançlarından dolayı yapılanlar bizim orada yapılsaydı kesinlikle savaş çıkardı dedi. Türkiye’de bu savaşın çıkmaması çok ilginç. Bu da Türkiye’deki toplumun demokratik ve hukuk olgunluğu içersinde olmasından kaynaklanıyor. Ayrıca bunların askerin karşısında demokratik bir şekilde durmaları olabilecek bir çok hadiseyi engellediği gibi bir kısım komutanların gözünü açmasına da vesile oldu.

PSİKOLOJİK HARBE KARŞI PSİKOLOJİK HARP

-Türkiye’de psikolojik harbe karşı psikolojik harple cevap veren cemaat ve tarikatlar var diyorsunuz biraz daha açar mısınız?..

-Şimdi Ashab-ı Kehf’le ilgili çalışmalara da dikkat ettiğimizde, oradaki seçilmişler hep kendi doğrularını anlatmışlar ve bu doğruların arkasında durmuşlar. Yani kendi inançlarına ters hiçbir şey yapmamışlar. Yani silaha sarılıp terör estirmek, insanı öldürmek gibi. Bu öyle bir şey ki, sen Peygamber Efendimizi (S.a.v) örnek alıyorsun, hayatında hiç kimseyi azarlamamış, tokat atmamış onun arkasından giderken daha dostunu düşmanını ayırt etmeden masum insanları öldürmeye teşebbüs ediyorsun. Bu inancın özüne aykırı. Bugün bu stratejiyi keşfetmiş guruplar biraz yavaş bir yolla ama doğru bir yolla kendi doğrularını anlatmak istiyorlar. Bunu da gerçek bir vatan sevgisi ve Allah inancıyla yapmak istiyorlar. Bugün bu tarz yaklaşımlar takiyye diye algılanıyor. Takiyye ne demektir? Bir insanın inanmadığı şeyi yapması demektir. Bugün bakıyorsunuz üniversitelerde gençler takiyye yapmak durumunda kalıyor. Yani inandığı gibi yaşattırılmıyor. Buna rağmen teröre bulaşmayıp demokratik hak arama yöntemini seçtiler.

SUİKASTLER İNFİAL İÇİNDİ

-Bu işin analizini yaptığımızda bunca provokasyona rağmen Türkiye’yi iç harbe sürükleyemediklerini görüyoruz. Ancak iş, sonunda bam teline dokunmaya gelecektir. Bu amaçla ırza tecavüzler, cemâat ve tarikât liderlerine suikastlar, cami ve çevrelerine sabatojlar şeklinde alevlendirilerek, önüne alınmayacak bazı hareketlerle meseleyi istedikleri yere çekebilirler. Böyle bir vaziyet sergilenebilir mi?..

-Teorik olarak bu olabilir. Ancak, bu hareketi yapabileceklerini anlasalardı şimdiye kadar yaparlardı. Böyle bir şey yapılabilmesi için öncelikli olarak zihinsel ikna gerekiyor. Dikkat ederseniz son yıllarda Çetin Emeç’ten, Uğur Mumcu’ya kadar toplumda bir infiale sebep olacak kimseler öldürüldü. Tabii bu plan dairesinde Turgut Özal’a da suikast düzenlendi. Bunları yapanlara bakın hepsi belli bir ideolojinin eğilimindeki insanlar. Birine bir şeyi şartlandırıp yaptırmak için onun ikna olması gerekiyor.

– Efendim CIA’deki raporlarda, “Türkiye’deki solcuların da vatanperver olduğu ve bu insanlarla birlikte kullanılacak diğer kimselerin de ancak vatan için yapıyorsunuz bilinci verilerek kullanılabilecekleri” ifade ediliyor…

-Evet, o şekilde söyleniyor. Bunun içinde provokatörleriyle devleti tehdit eden irticai bir kalkışma hareketi doğurmaları lâzım. Bunu vurgulamak için de rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar, “Türkiye’deki solcular da psikopat, sağcılar arasından da geri zekâlı çok çıkıyor” derdi. Tabii bunan karşısında da elindeki ekmeği vermek derecesinde bir saflık da var ortada. Şimdi yanlış da olsa hareket devletten geliyorsa amenna diyen insanlar da var ortada. Devleti yönetenleri bir insan olarak görmüyor. Devleti yönetenlerin yanlışlarına meşru daire içersinde “yanlış yapıyorsunuz “ demeyi düşünemeyen insanlar var.

– Bu şuradan kaynaklanıyor hocam. İnsanlarımız bir vatandaş olarak devletin asli olup kendinden müteşekkil olduğunu bilmekten uzaklaştırılmış. Devletin kurumlarını ağababalarının çiftliği gibi kullanan insanları devletin kendisi olarak görüyorlar. Oysa devlet halkın ta kendisi. Devletin mekanizmalarını kullanan kişi devleti temsil etmiyor, o evin içersine giren yavuz hırsız hükmünde aslında …

-Zaten işin ipucu burada. Toplumun bazı şeyleri sorgulaması gerekiyor. Ortada demokrasiyle militarizmin çatışması durumu var. Eğer Türkiye’de bloklaşma gerekiyorsa demokrasiyle militarist zorbalığın bloklaşması gerekiyor. Şimdi, toplumun demokratik yöntemlerle hak arama şuurun oluşturulması gerekiyor. Mesela Rusya’da Çernobil olayından sonra Rus halkının devlete olan güveni azaldı ve devleti sorgulamaya başladı. Bir müddet sonra bunun sonucu olarak 1989 Kasım’ında Berlin duvarı yıkıldı. Türkiye’de de Marmara depremiyle devlete olan güven sarsıldı. Şu anda devlete toz kondurmayıp, yanlışında bile keramet arayan insanlar devlet mekanizmaları tarafından geliştirilen uygulamaları mercek altına almaya başladılar. Bugünkü ekonomik krizle de bu hız kazandı. Eğer, gerçek bir demokratik gelişme sağlanamazsa Türkiye’nin şu hali büyük sosyal patlamalara hazır bir halde. Ülkeyi yönetenlerin toplumu doğru okuyacaklar ve toplumun beklentileri istikametinde devleti yeniden yapılandırmaları gerekiyor.

“KİTLESEL İŞ TEHDİTİ”

– Strateji uzmanı Nurullah Aydın, “medya-mafya-sermaye-bürokrasi-asker” ilişkisi derin devlet denen oligarşik yapının temellerini oluşturmaktadır. Kullanılan terminolojileri de Atatürkçülük, Lâiklik, Cumhuriyetçiliktir. Buradan yola çıkılarak kendi düşüncelerinde olmayan insanları irticaya destek veriyor, cumhuriyeti tehlikeye düşürüyor şeklinde harcamaya kalkıyorlar” diyor…

-Bu da işte psikolojik bir savaş yöntemi. 1994 ve 95’de brifingler yapıldı. Bu brifinglerde işlenen konu şu; “Türkiye’deki irticaî faaliyetler öyle artı ki, böyle giderse 2005 yılında ülke irticanın eline geçecek” deyip. Bu irticaî faaliyetler olarak da toplumun cami yapmasını, Kur’an kursları açmasını, İmam Hatiplerin ve başörtülü bayanların artmasını misâl gösterdiler. Yani toplumdaki doğal olan dindarlaşmayı terörist bir hareket gibi algıladılar. Bir de dikkat ederseniz kimse “irtica” kelimesini tanımlamıyor. Bu da şuurlu olarak yapılıyor. Bunun içinde “Kitlesel İş Tehditi”ni kullanıyorlar. Bu faşizmin bir yöntemi.

GLADİO YENİ BİR YAPILANMA İÇERSİNDE

– Bugün 3 Mayıs Türkçülük Günü kutlamalarıyla legal bir yüz gibi piyasaya sunulan bir Ergenekon hareketi var. Bu hareketi de sorgulayabilir miyiz?..

-Daha önce komünizme karşı silahlı güç olan Gladio’ya da artık ihtiyaç kalmadı. Bundan dolayı uluslar arası silah kaçakçılığı ve uyuşturucu işine girdiler. Bu işe girdikleri için tasfiye edildiler. Şimdi yeni bir sivil bir yapılanma içerisindeler. Türkiye’de şu anda bunun üzerine gidecek siyasi bir irade yok.

– Son olarak şunu sorayım hani askeri kendi çıkarları için gruptan bahsettik. Peki asker niye kendini kullandırıyor? Oysa birçok uzmandan oluşan ve son derece vatanperver insanlardan müteşekkil kendi istihbarat birimi var?..

-Türkiye’de asker bir konuda karar verirken, iyi karar verir. İyi istihbarat ve planlama yapar. Daha sonra uzman subaylar projeleri incelerler. Buna rağmen 28 Şubat süreciyle ilgili veriler yanlış toplandı. Türkiye’de. İstihbarat yapılırken toplum yanlış okundu. Bu yanlışın er geç farkına varılacak. Bu yanlışın bir an evvel farkına varılması için Türkiye’deki toplumun yaşadığının doğruluğunu ifade etmesi gerekiyor. Bu sebeple halk, bir evladın babasını uyarması gibi mektupla, faksla edepli bir üslûpla Devlet yetkililerini MGK’ da dahil olmak üzere uyarmalı. Bu konuda Recep Yazıcıoğlu’nun güzel bir sözü var: “Bizim toplum söyleniyor ama söylemiyor” diyor. Meselâ bir arkadaşım bu 28 şubat hareketi içersinde görev yapan birisine gidiyor, “Halk 28 Şubat’ı desteklemiyor Komutanım, yanlış yapıldı” diyor. O da kendisine “Ben öyle düşünmüyorum, baksanıza bana topu topu 8 tane eleştiri mektubu geldi…” Buradan da anlaşılıyor ki halkımız, kendi düşüncesini Türkiye’yi yönetenlere anlatamıyor. Maalesef halkımızda bir yılgınlık, nemelâzımcılık var. Bu ada Özal’ın açtığı toplumdaki canlanmanın sönmesidir. Bu söndüğü için insanlar nemelazımcılığın yanında bencilleşti bireysel çıkarları toplumsal çıkarların önüne aldı. Bu psikolojideki en önemli unsur gene devlete ait. Zirâ halkını küçük görerek, onu aşağılayarak en ufak fikri bir açıklamada cezalandırarak bu merhaleye gelmesine sebep oldu. Yeniden kendi kendimize motive ederek vatanın asıl sahipleri olduğumuzu demokratik yollardan, kaliteli bir şekilde göstermeliyiz. Dünya’daki sivil toplum örgütleri de zaten iş için kuruldu. Üstelik, Sivil Toplum Kuruluşları HABİT 1’de ülke yönetiminin katılımcısı kabul edilirken, HABİTAT 2’de ülke yönetiminin katılımcısı olarak kabul edildi..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir