Derin Gazeteci Nasıl Olmalı?

Kitaplarıyla ‘derin devlet’e ışık tutan Saygı Öztürk’le, Korkut Eken’den Şemdinli’ye. Nasıl gazeteci oldu, kimi örnek aldı, tehdit ediliyor mu?

Gazeteciliğin doğasında araştırmacılık vardır… O yüzden, araştırmacı gazetecilik öldü deniyorsa, o zaman memlekette gazetecilik de öldü diye bakmak lazım.

-Uğur Mumcu ağabeyimiz; bizim hep örnek aldığımız, araştıran, soruşturan, bir gazetecide olması gereken tüm özellikleri bünyesinde barındıran bir isimdi.

-Yazdığım kitaplar arasındaki “Kasadaki Dosyalar”, yaklaşık 3 yıllık bir çaba sonunda ulaşabildiğim belgelerden oluşuyor. Türkiye’de bilgi ve belgeye kolay kolay ulaşılamıyor.

-Gazetecilikte kaynağınızı bir defa deşifre ettiğiniz zaman, sizin artık gazetecilik yapmamanız gerekir diye düşünüyorum. Gazetecinin haber kaynağına karşı son derece ahlaklı olması gerekiyor.

-Ben kaderci bir insanım. Bir şey olacaksa, olur. Korkarak gazetecilik yapılmaz. Köşeye sinerek veya kapalı kapılar ardında gazetecilik olmuyor.

Röportaj: Nesrin Yanık Çorakbaş

Uğur Mumcu’dan sonra araştırmacı gazetecilik bitti” diyenler çıktı. Ancak siz, arka arkaya yayınladığınız kitaplarınızla adeta, “ne bitmesi asıl şimdi başlıyor” der gibisiniz. Türkiye’de gazeteciler için nasıl bir arena mevcut?

Araştırmacı gazetecilik ölmez. Çünkü, gazeteciliğin doğasında araştırmacılık vardır. İyi bir gazeteci, mutlaka bir takım araştırmalar içerisine giriyor, birtakım kişilerle görüşüyor, birtakım belgelere ulaşıyor ve dolayısıyla, haberin oluşmasında zaten araştırma yapıyor. Araştırmadan olmaz. O yüzden, Türkiye’de sıkça kullanılan ‘araştırmacı gazetecilik’ deyimine pek katılmıyorum. O yüzden, araştırmacı gazetecilik öldü deniyorsa, o zaman memlekette gazetecilik de öldü diye bakmak lazım.

’Madalyalı Mahkum, Devletin Derinliklerinde, Kasadaki Dosyalar, 5-6-2 Tamam Reis, Kırmızı Klasör. Hepsi de üst üste baskısı yapılan kitaplarınız. Herkes “Türkiye’de kitap okunmuyor” diyor ama, Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğe merak sahiden bu kadar fazla mı? En çok neyi, hangi konuları merak ediyor kamuoyu?

İnsanlar, gazeteciliğin dürüst bir biçimde yapılmasını istiyor. İşte Uğur Mumcu ağabeyimiz; bizim hep örnek aldığımız, araştıran, soruşturan, bir gazetecide olması gereken tüm özellikleri bünyesinde barındıran bir isimdi. Biz gazetecilerin, çok meraklı olması gerekir. Yani, kafamdaki sorulara bir cevap bulmaya çalışıyorsam; o zaman araştırmam gerekir, soruşturmam gerekir, bazı bilgi ve belgelere ulaşmam gerekir. Ben onlara ulaştığım ve kendi meraklarımı gidermeye başladığım zaman, bir yerde okuyucunun da meraklarını gidermeye çalışıyorum. Bu noktada sokaktaki vatandaştan farkım yok, onların merak ettiğini ben de merak ediyorum.

Bu toplumsal merakın Türkiye’nin kendine özgü siyasal yapısıyla ilgisi var mı, yoksa dünyada da bu kadar merak ediliyor mu devletin içindekiler?

Bana göre gazetecilik hep böyledir. Ama ülkemizde birtakım karanlık olaylar oluyor. Birtakım ilginç gelişmeler yaşanıyor, birtakım güç odaklarının, siyasetçilerin karıştığı olaylar yaşanıyor. Kamuoyunda son derece saygın bilinen insanların gerçek yüzünü ortaya koyduğumuz zaman, bunlar ilginç bulunuyor. Onun için de merakla okunuyor.

Gazeteci avcı gibi olmalı

Gazeteci olarak haberlerinizden mi daha fazla mesleki tatmin duyuyorsunuz, yoksa gazeteci-yazar olarak kitaplarınızdan mı?

Ben kendimi yazar kabul etmiyorum, onu bir kere söyleyeyim. Ben iyi bir muhabirim. İyi bir muhabir olduğunuz zaman da, yazdığınız haber, yazdığınız kitap ilgi görüyor. Tabi kitap yazmak çok ağır sorumluluğu olan bir iştir. Gazetecilik de öyledir ama, gazetecilikte bir hata yaptığınız zaman bir iki gün içinde onu düzeltme şansınız var. Ama bu, kitapta kolay olmuyor. Ben 25 yıllık gazeteciyim. Açık söyleyeyim, daha önce kitap yazmaya cesaret dahi edememiştim. Çünkü onun ağırlığını taşıyabilecek durumda değildim. Ancak belli bir mesleki birikim edindikten sonra cesaret edebildim. Bu kitaplarda da; daha önce yazdığım olaylar, haber olarak çıkmayanlar, o gün fazla itibar edilmeyen ve peşine düştüğüm bazı olaylarla ilgili ulaştığım bazı bilgi ve belgelerle kamuoyunun haberdar edilmesini düşündüğüm için kitapları yazmaya başladım. Kitapları yazarken de, inanınız bir yanlış yapmamak için çok büyük emek harcanıyor, daha büyük dikkat gerekiyor. Kalıcı olan bu eserlerde yanlış yapma gibi bir lüksümüzün olmadığını düşünüyorum. Ben de, mümkün olduğu kadar acele etmeden, hep arayış içerisinde olarak, hep yeni bilgiler, yeni belgeler, kimsenin bugüne kadar ulaşamadığı belgeleri kamuoyuyla paylaşmak istiyorum. Nitekim, yazdığım kitaplar arasındaki “Kasadaki Dosyalar”, yaklaşık 3 yıllık bir çaba sonunda ulaşabildiğim belgelerden oluşuyor. Türkiye’de bilgi ve belgeye kolay kolay ulaşılamıyor.

Haber kaynağı, sizin mesleğinizin en önemli parçası. Siz haber kaynaklarınızla ilişkinizi nasıl kuruyor, nasıl yürütüyorsunuz?

Kaynaklardan bunları alabileceğiniz zamanı çok iyi kollamanız gerekiyor. Gazeteci bir avcı gibi olmalı. Tabi avcılığa karşıyım, öncelikle bunu söyleyeyim. Ne zaman, nerede, nasıl bir avcı gibi kaynağından belgeyi isteyebileceğini, o ruh halini çok iyi kollaması gerekiyor. Gazetecilikte kaynağınızı bir defa deşifre ettiğiniz zaman, sizin artık gazetecilik yapmamanız gerekir diye düşünüyorum. Gazetecinin haber kaynağına karşı son derece ahlaklı olması gerekiyor. Bunlar, meslektaşlarımızın son derece kaçınması gereken olaylardır. Haber için haber kaynağımızı satmamaya, onları sıkıntıya düşürmemek için de, ne lazımsa yapmaya çalışmamız gerekiyor.

Korkusuz gazeteciyim

Ne yazık ki, aydın cinayetleri yüzünden Türkiye, bildiğini söylemeye korkanlar ve bilmediğini sormaya cesaret edemeyenlerin ülkesi haline geldi. Yakın çevrenizden size de, “aman dikkat, bu konuları deşme fazla” diyenler oluyor mu?

En çok korktuğum o. En yakın bildiklerimin “Aman dikkat et” lafı, beni en çok ürküten konu. Bir kere ben korkusuz bir gazeteciyim. Korkusuzluğumun nedeni de, kendime göre dürüst olduğuma inanmamdan kaynaklanıyor. Bir namussuzluğum, bir hırsızlığım ya da gazeteciliği başka amaçlar için kullanmadığımı biliyorum. O bakımdan kendime güveniyorum. Yazdığım gazetedeki haberler, köşe veya yazdığım kitaplarda da tarafsız olduğuma inanıyorum. Dahası, kiminle ilgili bir iddiayı gündeme getireceksem, ben mutlaka o kişinin de görüşünü alıyorum. Bunun en çarpıcı örneği “Devletin Derinliklerin” kitabımdadır. Kiminle ilgili üç satır yazmışsam, o kişinin o konuyla ilgili verdiği cevabı da yazıyorum. Ne oluyor? Kamuoyu, bilgilerle beraber iki tarafın da görüşlerini aldığı zaman, kendine göre analizini daha sağlıklı yapabiliyor. Veya yazdığınız olaylarla ilgili bir kanaate varabiliyor. Zaten gazeteciliğin temeli de bunlar.

Yazdıklarınız yüzünden tehdit aldınız mı?

Zaman zaman arayan olur. Çok ağır küfürler edenler de olur, tehdit olarak algılarsak. Ama ben bunları hiçbir zaman “Aman ben tehdit edildim” şeklinde de kullanmam. Bir de, ben kaderci bir insanım. Bir şey olacaksa, olur. Bir şeyi, üzerine basa basa söylemem gerek. Korkarak gazetecilik yapılmaz. Köşeye sinerek veya kapalı kapılar ardında gazetecilik olmuyor. Gazetecilik yapılacaksa, mesleğin gereği yerine getirilecek. Olayları yansız şekilde ortaya koymanın çabası içinde olduğunuz zaman, korkacak bir şey yok gazetecilikte. Zaman zaman, bizim de haberimizde eksikler olabiliyor. O zaman haber kaynaklarından bana şöyle eleştiri geliyor; “Sizden beklemezdik böyle bir olayı” diyorlar. Kamuoyu, benim ne kadar araştıran, soruşturan, haberleri objektif şekilde ortaya koyan bir gazeteci olduğuma inanıyor. Bu yüzden hata yapma şansımın olmadığına inanıyorum.

Korkut Eken’i insan olarak çok seviyorum

Korkut Eken ile yaptığınız röportajdan sonra, evinizin duvarına resmini astığınızı söylediniz. Neydi uzun süre sizden başka gazeteciyle görüşmeyen Korkut Eken’in, sizi bu kadar etkileyen yönü?

Ben geçmişte Korkut Eken’i tanımam. Daha önce bir tanışıklığım, samimiyetim de yok. Yukarıda gazetecinin araştırması, soruşturması gerektiğini anlattım. Yoksa, ben de bazı gazeteci arkadaşlarım gibi Korkut Eken hakkında duyduklarımı, bildiklerimi, okuduklarımı derler toplar, bir takım yazılar yazabilirdim. Ama bu Korkut Eken kimdir, nedir, geçmişteki özellikleri nedir, bir de ona bakmak gerekir. Her meslektaşım gibi ben de, Korkut Eken cezası kesinleştikten sonra cezaevine girmeden kendisiyle konuşmak için uğraşan gazetecilerden biriyim. Gazetecilikte güvenin çok önemli olduğunu ifade ettim. Geçmişinizde kırıklıkların olmaması da, haber kaynaklarının seçme hakkını kullanırken kriterlere uymanızı sağlıyor.

Medyanın peşinden koştuğu yıllarda, neden yalnız size konuştu?

Benim, “başka yere konuşmayın” demek ne hakkım, ne de yetkim vardır. Korkut Eken de öyle şeyleri kabul edecek bir insan değil. Ben Korkut Beyi, bir insan olarak çok seviyorum. Biz gazeteciler genelde şunu yaparız. İşimiz biter, alacağımız balı alırız, günlerce konuşmayan bir kişiyle konuştum diye manşet de oluruz, hatta kitap da yazarız. Ondan sonra kaldırır atarız. Biz gazeteciler genelde vefasızız. Bunun da okuyucular tarafından bilinmesinde fayda var. Vefasızlık gazetecilikte çoktur. Ama Korkut Eken cezaevine gittiği zaman, ne bileyim, çok sevdim kendisini. Karizmatik, son derece insancıl. İnanır mısınız, kitapta anlattıklarımın önemli bir bölümü Korkut Eken’in anlattıkları da değil. Çevresinden onunla ilgili bilgileri alıyorsunuz. Nasıl birisi olduğunu en iyi mesai arkadaşları bilir, çevresi bilir. Korkut Eken’in neden ‘efsane subay’ olduğunu, onlar konuştukça onlardan öğreniyorsunuz. Ben de, Korkut Eken’in çevresinden, yıllar önceki silah arkadaşlarından, bazı emniyet mensuplarından duyduklarınızla, çok değişik bir Korkut Eken çıkıyor. Ve, son derece iyi bir baba her şeyden önce. Ben Korkut Eken’i, cezaevinde olduğu günlerde de sıkça ziyaret ettim. İnsanların sıkıntılı günlerinde ziyaret edilmesi kadar da doğal bir şey yoktur. Bunlar tamamen insani olaylardır. Benim Korkut Eken’den bir beklentim falan yok.

Susurluk olayları ile bağlantı kurulan ve hapis yatan bir kişiyle, emekli albay dahi olsa yakınlık kurmanız, gazeteci kimliğinizle birilerinin size bakışında farklılık yarattı mı?

Gazeteci kompleksiz olduğu zaman, olayların önünde arkasında kendisine yönelik bir çıkar, hesap olmadığı zaman rahat. Sadece gazetecilik amacıyla bu insanlarla konuştuğunuzu, gazetecilik amacıyla bu insanlara ulaşmaya çalıştığınızı siz biliyorsanız, kim ne dersin umurunuzda olmaz. Her meslektaşım, cezaevinden çıktıktan sonra kendisine ulaşmak istedi. Televizyonda istediği kadar konuşsun diyenler de olmuştu. Ama o konuşmadı. Ben işimi yaparım, başkalarının söylediğine de aldırmam. Bir zaman Uğur Mumcu abimiz de, Karases olarak bilinen Cemalettin Kaplan ile röportaj yapmıştı. O da kırmızı bültenle aranan bir adam. Gidip Almanya’da görüşmüş, hakkında yazılar yazmış, kitap haline getirmişti. Gidip 30 bin kişinin katili Abdullah Öcalan ile röportaj yapılınca bu gayet normal karşılanıyor, geçmişinde efsanelerle dolu işler yapmış bir komutanın, ki ne olduğu hala belli değil, anlattıklarına dayanarak haber yazıyorsunuz. Bunlardan ne çıkar yani? Ben sadece gazetecilik yapıyorum. Başka bir kimliğiniz de olmadığı sürece, kimin ne dediğine aldıran bir kimse değilim. Kaldı ki, gazetecilikte haber olabilecek ne varsa ulaşılması gerekiyor. Korkut Eken olayında, sadece bir gazetecilik söz konusudur. Benim için Korkut Bey iyi bir haber kaynağıdır. Haber kaynaklarının başkalarına konuşmamasından son derece memnun olunur, diye de düşünüyorum.

Çatlı katil, Kırcı pişman

Korkut Eken’i dinledikten sonra, Çatlı ile ilgili düşüncelerinizde de değişiklik oldu mu?

Hayır. Benim Çatlı ile ilgili düşüncelerimde başından beri hiçbir değişiklik olmadı. Kendisine ve çevresindekilere göre bir kahraman olabilir ama ben Çatlı’ya sıcak bakmıyorum. Her şeyden öte, ortada bir kan vardır, ortada bir gözyaşı vardır. Bildiğimiz gibi Abdullah Çatlı, resmi belgelerle ortaya çıkıp kamuoyuna da yansıdığı gibi 7 TİP’li gencin öldürülmesi emrini veren, hatta eylemin bizzat içerisinde olan, bazı kişileri aracının bagajına koyup, Ankara dışına götürüp orada öldüren kişidir. Eline kan bulaşmış bir kişiye ben sıcak bakmam. Bunların devlet için ne kadar çalıştığı konusunda pek bilgim yok ama; Korkut Eken’in kendisine bazı görevler verdiğini, yurtdışında PKK ve bazı sol örgütler için istihbarat amaçlı kullandığını söylüyor. Bu, onun takdiri. Ne yapmış, ne etmiş, onların bileceği iş; ama benim gözümde Abdullah Çatlı, her şeyden önce 7 TİP’linin katili. Kendisini de tanımadığım için, bir şey diyemiyorum.

Ama olayların diğer isimleri, mesela Haluk Kırcı, Susurluk’ta da ismi geçer; “5 6 2 Tamam Reis” kitabımda çok önemli bir yer tutuyor. Ama gazeteciyiz, olaylarla ilgili her şeyi belgeleriyle ortaya koyarken, mutlaka karşı tarafın da görüşünü almalıyız. Zaman zaman gazetecilerin önüne büyük engeller çıkar. Adalet Bakanlığına yazıyorsunuz, cezaevindeki Haluk Kırcı ile görüşmem lazım diyorsunuz. Ret cevabı geliyor. İşte gazetecilik orada başlıyor. Ben böyle bir kitap yazıyorsam, mutlaka yaşayan kilit isimlerle görüşmem gerekiyor. Gazeteciyseniz, engelleri aşacaksınız. Ben, Haluk Kırcı ile konuştum. Ama nerede konuştuysam konuştum, önemli olan benim Haluk Kırcı ile konuşmam. Orada, Haluk Kırcı’nın 25 yıl önceki değerlendirmeleri var. Katılır veya katılmazsınız. Kaldı ki, ben de katılmıyorum anlattıklarının büyük bölümüne. Ama, sonuçta ortada 7 kişi var, aradan 25 yıl geçtikten sonra bu insanın da çoluğu çocuğu var. Olaylara bugün nasıl bakıyor? İnsanların bazı olaylardan ders çıkarması, Anadolu’dan getirilen saf insanların nasıl kullanıldığının gösterilmesi açısından Haluk Kırcı’nın yaptığı açıklamalar da bana göre son derece çarpıcı. Çünkü, “bizler kullanıldık, limon gibi sıkıldık bir kenara atıldık” diyor. Bugün olsa, hiçbir zaman öyle bir olay yapmayacağını söylüyor. Sonuçta bu kişinin cezası kesinleşmiş, hüküm giymiş, bu saatten sonra olaylarla ilgili yazılanlardan dolayı bir beklentisi olmamasına rağmen bunları söylüyor. Bunların da, kamuoyunca bilinmesinde fayda var. Ders çıkarmak açısından önemli diye düşünüyorum.

Devletin bir suçlu olan Abdullah Çatlı’yı kullanması var, ancak Çatlı’nın da bundan bir menfaat sağlaması var. Bu olaylarda devlet mi, Çatlı mı daha kazançlıydı?

Dünyanın her ülkesinde bazı kişiler kullanılır. Onlardan birisi de Çatlı. Kullanılmasının karşılığında da, arandığı bir dönemde yakalanmaması, cezaevine konulmaması, normal hayatını sürdürmesi sağlanıyor. Kendisine kimlik veriliyor, pasaportlar veriliyor, Meclise girebiliyor, bir siyasi partinin lideriyle çok rahat görüşmeler yapabiliyor, partilerin genel kurullarına kadar girebiliyor. Kimisi bu kişiyi tanıdığını söylüyor, kimisi “tanımıyorum” diyor. Kimisi, “ben Mehmet Özbay olarak tanıyorum” diyor. Korkut Eken’i sevmemin sebeplerinden birisi de şu; olayların gerçeğini söylüyor. Mahkemede, Mehmet Özbay kimlikli kişinin Abdullah Çatlı olduğunu başından beri bildiğini söylüyor.

Medya da yapmadı mı “Susurluk” benzetmesini?

Kesinlinle, kamuoyunun o şekilde bilmesi son derece doğaldır. Çünkü, bir bakıyorsunuz sivil araba, arkasında silahlar, belgeler, isimler, sivil görevliler, itirafçı bir kişi. Bunlar yer aldığı zaman, Susurluk benzeri bir görüntü var. Ancak biraz araştırdığınız zaman, bu ilişkiler yumağını çözüyorsunuz. Şemdinli ile Susurluk bağı, ilk gün kurulmaya çalışıldı. Başbakan, ilk saatlerde “Olay lokal değildir” dedi. Susurluk komisyonu eski başkanı Mehmet Elkatmış, “Susurluk’tan da beter” gibi açıklamalar yapıyor. Benzer açıklamalar, yöreden gelen haberler de yine aynı paralelde. Bunlar tamamen, kamuoyunun zamanında bilgilendirilmemesinden kaynaklanıyor. Hemen o günlerde yetkililerin “Olaya savcılık tarafından el konulmuştur” açıklamaları, askeri yetkililerin “Olaylar nereye kadar giderse gitsin üzerine gidilecektir” açıklamaları, hakikaten Susurluğun daha büyüğü olduğu izlenimini yarattı. Oysa olayı araştırdığımız zaman; araç Jandarmaya kayıtlı resmi araç, arkasındaki silahlar Jandarmanın kuvvetiyesindeki resmi silahlar, bazı belgeler Jandarmaya ve istihbarata ait sıradan evraklar, o konuyla ilgili araştırma yapan birinde zaten bulunması gereken belgeler. Arkasından, bir askerin ateş ettiği söyleniyor, ki o olayla bu olayın hiç bağı yok.Yani o kişi eşini Van Devlet Hastanesine resmi olarak sevk ediyor, oradaki muayenesini yaptırdıktan sonra akşam Şemdinli’ye geliyor. Şemdinli ilçesinin girişinde, bakıyor ki kalabalık bir grup önünü kesip kimlik kontrolü yapıyor. Basına görüntü olarak da yansıdı, Şemdinli’nin girişinde “PKK kontrol noktaları” sözde oluşturulmuş. Birileri eşinin saçından çekip araçtan indirmeye kalkışıyor. Onun da, silahını çıkarıp ateş etmesi var. Silaha, savcılık silaha el koydu. Ölen bir kişinin ve yaralanan dört kişinin bu olaydan mı, öldüğü ve yaralandığı da, balistik raporu sonucu ortaya çıkacak. Yani olayın ne olduğu, nereden kaynaklandığı, kitapçıya kimin bombayı attığı netleşmiş değil. Soruşturma sonucu anlayacağız biz de, ama bir Susurluk olayı olmadığı anlaşılıyor bunun.

Seferi Yılmaz, sıradan biri değil

Şemdinli olayları, AKP hükümetine karşı yeni bir 28 Şubat tetikleyicisi olabilir mi? Tekrar 28 Şubat gibi bir olay yaşarsak neler olur, neler girer gündemimize?

Türkiye’de komplo teorileri çok yaygın bir biçimde kullanılıyor. Seferi Yılmaz, kitapevine bomba atılan kişi sıradan bir kişi değil. Bu kişi, benim “Devletin Derinliklerinde” adlı kitabımın ilk sayfalarında ismi geçen kişi. Şemdinli ve Eruh ilçeleri 15 Ağustos 1984 yılında basıldı. PKK’nın silahlı eylemleri başlatışının simgesidir bu baskın. Bizde komplo teorileri yaygındır. Türkiye’de olayların iç yüzü araştırıldığında, bazen çok basit adli olaylar olduğu ortaya çıkıyor. Bunu anlatıncaya kadar, insanlar akla karayı seçiyor. Şemdinli’de meydana gelen olayın esası, halkın ilk günden bilgilendirilmemesi değişik soru işaretlerine yol açtı. Ülkenin lokal olması gereken bir konusu, Türkiye’nin 1 numaralı konusu haline getirildi. Tüm ilçeler ayağa kalktı. Olaylar giderek yayılıyor. “Kırmızı Klasör” adlı kitabımda, benzer olaylar yaşanacağını, olayların ilçelere sıçratılabilmesi için PKK’nın yeni bir örgüt kurduğunu, olaylarda kadın ve çocukların ön plana sürülüp, olayları başlatmak anlamında çalışma yapılacağını, kitap olarak kamuoyunun önüne koymuşuz. Türkiye’de kimin nereye gideceğini, olayları iyi takip eden, ülkemizi bölmek ve başka yere bağlamak adına yürütülen çalışmaları, aradaki güvenlik görevlilerinin, kamu görevlilerinin durumunu bildiğiniz zaman, teşhisleri koymanız da çok rahat oluyor. Orada oynanan oyunun, gazeteci her şeyden önce farkında olmalı. Ne yazık ki bizde, Ankara’dan İstanbul’dan olaylar hep farklı yapılıyor. Oradan sağlıklı bilgi gelmemesi, bilgi kirliliği ile soru işaretlerini artırıyor. Yetkililer şeffaflığı her zaman ön plana almalı, olaylarla ilgili en azından yargıyı etkilemeyecek biçimde, kamuoyunu kısmen de olsa aydınlatıcı açıklamalar yapmalı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir