DERIN KARANLIK AYNA

Şair, üç kelimeyle çerçeveledi ressamı: “Derin”, “karanlık” ve “ayna”. Derin; çünkü gölgeyi keşfetti. Bir kefesine ışığı bir kefesine gölgeyi koyduğu teraziyle aradı dengeyi, kâh bir parça gölge, kâh bir parça ışık ilâve ederek.
Işığın değerini gölgeyle test etti. Yoğunluk ve saydamlığı taradı bu siyah tarakla. Işığı tel tel ayırdı titreşsin diye nur. Karanlık; çünkü aklı ve akıl dışını birbirine karıştırmakta. Geçmişle günü, savaşla barışı, tuvalle makineyi. Ayna; çünkü “ruhun penceresi” dediği gözlerinden sızan en küçük bir ayrıntı bile sır oluyor orada. Bir çiğ tanesi bile kendine yer bulabiliyor bu sırlı müzede. Dahası sol eliyle ancak Arapçadaki gibi sağdan sola yazdığı için yazıları aynayla okunuyor. Hem aynaya şehirler düşüyor: Floransa, Milano, Venedik… Hem aynadan bir yüz kaçıyor; genç bir noter babayla, Ortadoğulu bir köle anneden dünyaya gelme dahi.

Tek el yetmiyor ona, iki eliyle boyuyor. Eskizleri ustaları heyecanlandırıyor altın saçlı çocuğun. Verrochio Usta, çırak alıyor yanına onu. Çırak merdivenle çıkıp öyle bir melek konduruyor ki köşesine tablonun, neredeyse ayrıntı esere hakim oluyor. Çünkü imkânsızı istiyor çocuk. Kumaşla beden nasıl sararsa birbirini, öyle yansımalı tabloya istiyor suret. Havadaymış gibi durmamalı libas, bütünleşmeli kumaşla et. Büyüyor çocuk sanatıyla. Büyüyor ve “Lo Leonardo”diye imza atıyor iri harflerle tablolarına: “Ben Leonardo,”diyerek, tırmanıyor basamakları. Sonunda sanat âlemine bir tak yapıyor usta; gökkuşağı kadar gökle bütünleşen bir tak: “ Müneccim Kralların Tapınması” Tarihin akışıyla yeniden doğuşun efsânevî terkibini aradığı bir manifesto bu! Bir yarım tablo; en fazla otuz ayda tamamlayacağını vaat edip, bir sene sonra Milano’ya kadem basıp unuttuğu sevgili. Ne ilki ne sonuncusu bıraktığı yarım işlerin. Aziz Hieronymus tablosu gibi yarım bırakılınca dönüşmediyse de bir sandık kapağına ve tabureye, iç geçirip duruyor asırlardır her kim gördüyse: “Ya tamamlansaydı!”

Ve”Nehirde ıslandığımız su, akıp giden suyun son damlası; akıp gelen suyunsa ilk damlasıdır” diyor Leonardo zaman için. Milano’ya varan bu gürbüz nehir, gümüşten bir flavtayla şarkılar çalıyor düke. Şarkı sözleri ise garip. Köprülerden, binalardan, su kanallarından, silahlardan, gemilerden söz ediyor, bronz heykellerin, fresklerin tabloların yanında. Vidalar, çarklar ve yaylar, figürler jestler ve ruh halleriyle bir araya geliyor. Leonardo’yu kâh bir mucitle ressam çekiştiriyor, Kâh bir mühendisle heykeltıraş. Tam Ludovico’nun istediği gibi bir adam! Saraya alınmalı. Önce maskeli balolar tertipletmeli ona, sonra dâhi olduğunu fark edip, yedi metre boyunda bronz bir at ısmarlamalı hanedan için. On sene sürmeli heykelin yoğrulması. Atların anatomisi çıkarılmalı. Her aradan sonra taze bir ruhla “Ata tekrar başladım!” denmeli. Kil heykele bronz dökme zamanı gelmeli ama nerede bronz! 60 tonluk tunç Fransızlara karşı savaşmak için top yapımında! Fransızlar mı nerede? Onlar Milano’yu işgal ettiler bile. Nişangâh yaptılar Leonardo’nun atını. Michelangelo’nun ağzından her işini yarım bıraktığını bir kere daha hatırlattılar ona: “At modelcisi! İşini yarım bırakmaktan utanmayan adam!”

Tamam, Anghiari Savaşının resmini yaparken resim dökülmüştü duvardan, Michelangelo, Cascina Savaşı’nın resmini başarıyla yaparken karşı duvara. Tamam, Azize Anna tablosu da yarım kalmıştı, dürbünler, arabalar, denizaltılar, uçaklar ve paraşütler de. Hatta II. Bayezid’e teklif ettiği Haliç köprüsü bile bir resim olarak kalmıştı zihninde. Peki sahneyi gölgeye daldırma buluşu kimindi? Kim aydınlatmıştı ilâhî bir ışıkla Kayalıklar Madonnası’nı! Ya “Son Akşam Yemeği”nde kimdi davet eden masaya “İçinizden biri bana ihanet edecek” cümlesine bürünen ruhu! Krallar ülkelerine taşımak için can atmamış mıydı o cüzzamlı duvarı! Ya “Sözden başka eksiği yok”denen sihirli Mona Lisa! Oscar Wilde’ın diliyle “Sözün aciz kaldığı hayalet” gezinmemiş miydi nefret edenlerin bile rüyalarında. Çalındığında duvardaki boşluğu bir kara delik gibi emmemiş miydi ruhları! Baudelaire, üç kelimeyle anlatmamış mıydı ressamı: “Derin”, “karanlık” ve “ayna”. “ Leonardo da Vinci, derin karanlık ayna/ Yurtlarını kapatan çam ve buzulların/Gölgesinde melekler belirir yan yana/ Tatlı, gizemli bir gülüşle cana yakın.”

Ve sağ koluna felç geldi Leonardo’nun. Tuvalleri bırakıp tabiattaki resimde aradı “altın oran”ı. Evrenin ve varoluşun görkemini yeni yeni sezmeye başladığını söylüyor ve iç geçiriyordu: “Nasıl yaşamam gerektiğini anlamaya başladığımda, nasıl ölmekte olduğumu gördüm.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir