Ders programını kaybeden profesör

İstanbul’daki bir üniversiteye yeni tayin olan hoca, görev aldığı bölümün başkanıyla tanışmaya gider. Vermek istediği dersle ilgili daha önceki yıllarda nelerin yapıldığını öğrenmek ve kendi programını ona göre hazırlamak ister. Bölüm başkanı da aslında aynı dersi vermektedir. Fakat ders programını bir türlü ortaya çıkarmaz. Hatta en sonunda programın kaybolduğunu(!) söyleyip işin içinden çıkar. Böylece üniversiteye yeni gelen hoca, istediği bilgiye ulaşamamış olur. Aslında ihtiyacı da yoktur. Zira yılların tecrübesi ve bilgi birikimi sayesinde programını bir gün içinde oluşturur. Ama burada asıl mesele bölüm başkanının tavrıdır. Yardımcı olması, yön göstermesi gerekirken, yangından mal kaçırır gibi programını gizlemek için çaba sarf eder.
Bu fıkra gibi olay, aslında ülkemizde çok yerde yaşanmaktadır. Sadece üniversitelerde değil, bürokraside, siyasette, basında vs. vs. ülkemizin çok farklı köşesinde her gün olagelmekte.
Askerlere selam duran akademisyenlerden de bu beklenir zaten. Çünkü gerçek bilim adamı olmak zor iş. Çağdaşlık ve ulusalcılık nutukları atmak kolay. Ama mesela dünyanın sayılı üniversiteleri arasına girmek gibi bir hedefleri yok onların. Nitekim “2006 yılının ilk 500 üniversitesi” sıralaması yapıldı. Ne yazık ki bu listeye girebilen hiçbir üniversitemiz yok.. Ama bizim hocaların umurunda değil.
Çin’de Yüksek Öğrenim Enstitüsü tarafından yapılan çalışmada, her zamanki gibi Harvard, Cambridge, Stanford, UC Berkeley ve MIT gibi kurumlar listenin başını çekiyor. ABD’den 167, İngiltere’den 43, Japonya’dan 32, Çin’den 15, Güney Kore’den 11 ve İsrail’den 8 üniversite bu listeye girmeyi başardı. Türkiye’den ise hiçbir üniversite bu listeye giremedi. Bizim bir vilayetimiz kadar bile olmayan Singapur 3 üniversite ile burada yer aldı. Bugünlerde çokça gündeme gelen irticanın asıl tanımı bu olsa gerek. Evet, 1948 yılında çölün ortasında kurulan İsrail’in 8 üniversite ile temsil edildiği bir listeye girmeyen bir Türkiye’de irticadan söz edilebilir. Bunun müsebbibi ise cehalette derinleşen aydınlar ve kitapsız profesörlerdir. Burada geçen “kitapsız profesör” tabiri yanlış anlaşılmasın diye açmak istiyorum. 1970’li, yıllarda, Bizim Anadolu Gazetesi “kitapsız profesörler” diye manşet attığı için mahkemeye verilmiş. Ve gazetenin sorumlusu yaptığı savunmada şöyle demişti: “Profesör olmak için araştırma yapmak, kitap yazmak gerekiyor. Bunu yapmadan profesör olanları kastettim”. Ve bunun üzerine beraat etmişti.
Ülkemizde tabii ki işini ciddi olarak yapan bilim adamları yok değil. Ama onlara destek olmak yerine, köstek olan yöneticiler var. Tıpkı yukarıda söz edilen bölüm başkanı gibi… Statükocular, kendilerinden daha donanımlı ve yetenekli yeni kuşaklara mevkilerini kaptırmamak için bunu hep yapıyorlar. Düşünün ki yabancı dil bilmeyen, interneti kullanamayan öğretim üyesinden memlekete nasıl bir fayda gelebilir ki?
Türkiye’de bilimin önünü kapatan en önemli unsur yasakçı zihniyettir. Özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülkenin bilimde ileri gitmesi mümkün değil. Mesela Polis akademisi öğretim üyelerinin yaptıkları bir yayından dolayı soruşturmaya uğramaları da güncel bir olay olarak üzerinde durulması gereken bir konudur. Çünkü araştırma ve yayın yapma konusunda bilim adamları sonuna kadar özgür olmalılar. Emir-komuta ile bilim yapılamaz. Hitler bunu yapmaya kalktığı için en yetenekli bilim adamlarını başka ülkelere kaptırmıştı. Daha sonra Sovyetler Birliği de bu yüzden çöktü, dağıldı. Fakat bilimi temsil eden üniversitelerden, rektörlerden ve en önemlisi YÖK’ten bu yasakçı zihniyete karşı herhangi bir itiraz gelmemesi son derece ilginç değil mi? Bu konuda ses çıkarmayıp başka konularda ahkam kesen rektörlere ne demeli? İşte asıl irtica bu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir