DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NI PROTESTO EDİYORUM

Hâfıza-i beşer, nisyân ile malûldur! Yani, insan belleği, unutkanlık ile sakatlanmıştır! İnsan bu, unutur. Ama ya devlet? Hâfıza-i devlet, ne ile malûldur?

Netpano Yahoo Grubu’na ulaşan bir e-posta, artık vatandaş olarak hepimizi isyan ettirecek düzeyde. Yeniçağ Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajı aktaran bu e-posta, devletin vatandaşa, daha da önemlisi bir şehit ailesine bakış açısını bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Ülkemizin önemli meselelerinden birine kaynaklık eden olayla ilgili Dışişleri Bakanlığı’nın takındığı tavır, son derece üzücü, son derece isyan ettirici.

Önce ilgili röportajdan alıntılar yapalım:

“Tarih 27 Ocak 1973. Yer ABD’nin Californiya eyaletinin Santa Barbara kenti. Türk-Ermeni dostluğuna katkıda bulunacağı yalanını atan Mıgırdıç Yanıkyan isimli Ermeni, Osmanlı padişahı Abdülhamit’e ait bir tabloyu Türkiye’ye armağan etmek istediğini bildirerek, Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Bahadır Demir’i Baltimore Oteli’ne davet eder. Aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan bu Ermeni, davete icabet eden Baydar ile Demir’i kurşun yağmuruna tutarak şehit eder. Suikastin ardından kaçmayarak polise teslim olan Yanıkyan, Erzurum’da doğduğunu, tehcir sırasında ailesini kaybettiğini ve Türklere düşman olduğunu açıkça itiraf eder. 77 yaşında katil olan Mıgırdıç Yanıkyan, bu olaydan sonra Ermeni meselesinin yeniden hortlayacağını ümit ediyordu. Nitekim bu kahpe pusu ile Ermeni terör örgütü ASALA’nın tohumları atıldı.(…)

Diplomatlarımızı şehit eden 77 yaşındaki Ermeni katil Mıgırdıç Yanıkyan, cinayetin ardından tutuklanarak cezaevine konuldu. Yanıkyan’ın duruşmasını izlemek için civar şehirlerden otobüsler dolusu Ermeni Santa Barbara kentine akın etti. Bu Ermeniler, sırf kimliğinden rahatsız olduğu iki temsilcimizi gözünü kırpmadan şehit eden katil Mıgırdıç Yanıkyan’ı esas duruşta selamladılar. Yanıkyan’ın avukatları, bu hadisede tarihin suçlu olduğunu, müvekkillerinin cezai ehliyeti olmadığını belirterek tahliyesini istedi. Ancak, mahkeme bu talebe itibar etmedi. Katil Yanıkyan, müebbet hapse mahkum oldu.(…)

Ermeniler tarafından katledilen ilk diplomatımız olan Mehmet Baydar’ın eşi Güner Baydar, aradan tam 34 yıl geçmesine rağmen hâlâ unutamadığı menfur suikastin bugüne kadar gizli kalmış yönlerini bizimle paylaştı. O günleri anarken gözleri dolan Baydar, bir yandan ABD’yi suçlarken, diğer yandan hükümetlere de sitem ediyor: “Ermeniler, Californiya’da bir anıt dikmek için uğraş veriyorlardı. Eşim şehit edilmeden önce 29 Ekim törenlerini basmışlardı. Eşim buna mani olmaya çalıştı. Konsolosluğa kadar gelip kapıları yumrukladılar. Bu tür tehditler zaten hep vardı. (…)

Bu nereden çıktı? Bu tamamen fanatizmden kaynaklandı. Biz herşeyi çok abartan bir milletiz. “Hepimiz Ermeni’yiz” sözleri de oldukça abartılıydı. Ben Hrant Dink cinayetinin ardından ailesini ziyaret etmek istedim. Ancak, medyaya malzeme oluruz endişesiyle bundan vazgeçtim.” (…)

Ermenilerin şehit ettiği Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar’ın eşi Güner Baydar’ı, en fazla unutulmak ve hükümetin ilgisizliği üzmüş. (…)

16 Mart Şehitler Günü dolayısıyla Ankara’da düzenlenen törene çağrılmadılar. Şehit eşi Güner Baydar’a en fazla dokunan olaylardan biri de unutulması. Bu hatırasını anlatırken gözleri doluyor. Baydar şunları söylüyor: “Belki şaşıracaksınız ama ‘16 Mart Şehitler Günü’ dolayısıyla Ankara’da düzenlenen törenlerde eşimin adını en üst sırada görünce şaşırdım. Çünkü biz bu törenlere davet edilmemiştik. İzlediğim kadarıyla görüntülerde, o zaman Dışişleri Bakanı olan şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Dışişleri mensupları, eşimin adının ilk sırada yazıldığı koskocaman bir mezar taşının önünde tören düzenliyorlar. Biz aile olarak törende yoktuk. Çünkü törenden haberdar değildik. Konuyla ilgili Dışişleri Personel Genel Müdürlüğü’nü aradığımda, bir aksamanın olduğunu belirterek geçiştirdiler. Abdullah Gül’den randevu talep ettik; her nedense bu da engellendi. Emine Erdoğan’a mektup bile yazdım. Ancak hiçbir sonuç alamadım. Sonuç alınamayınca da eşimin adının şehitler listesinden silinmesini istedim.” (…)

Dertli bir şehit diplomat eşi olan Güner Baydar’ın yaşadıkları bununla sınırlı değil. İnsanın inanası gelmiyor ama Baydar Hanımefendi, bir önceki hükümetin maaşını kestiğini anlatıyor: “Üstelik 54 Bin YTL’lik bir borç çıkardılar. Sanki Türkiye’de şehit enflasyonu varmış gibi bu yönde bir karar almışlar. Bir memur öldürüldüğü zaman hangi derecedeyse o derecede emeklilik bağlanıyor diye. Halbuki benim eşim öldürüldüğünde ilk diplomat şehidi olduğu için hizmet süresi 30 yıl olarak kabul edilmişti ve öyle bir hak tanınmıştı. Ancak, 34 yıl sonra bu parayı bizden geri istediler. Bu olay basına yansıyınca bu isteklerinden vazgeçtiler. Ama bize yapılan son derece utanç verici bir olaydı. Ancak 3 aylık maaşımdan kesinti halen devam etmektedir. Bu konuda ailece bağlı olduğumuz Dışişleri Bakanlığı bize cevap verme tenezzülünde bile bulunmuyor. Kendi hükümetimiz bize kıymet vermezse niye başkaları versin ki? 34 yıl maaş bağlamışsın ve sonra ortaya çıkıp ’Ben sana fazla maaş vermişim bunu geri öde’ deniliyor. Bu olacak şey mi?” (…)

Bu uzun alıntıları yaparken, tüylerim diken diken oldu. Biz nasıl bir devlet tarafından yönetiliyoruz? “Bu devletin, kendi şehit memuruna, ailesine saygısı yok, diğer vatandaşlarına nasıl saygısı olsun” diye düşünüyoruz ister istemez.

Bu ülke uğruna ölen devlet görevlilerini, “şehit” olarak sınıflandırmayı, “şehit” olarak dünya âleme ilân etmeyi bilen devletin, kendi insanına sahip çıktığı izlenimi veriliyor. Oysa, buzdağının görünmeyen yüzündeki ayıp, işte bu kadar büyük! Bu kadar genç insan, hâlâ her gün, vatandaşına böylesine muameleyi reva gören bir devletin uğruna ölüyor.

Bu olay, üstelik, şimdi kendisini cumhurbaşkanı seçtiren Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı sırasında yaşanıyor. Gül’ün yapılan hatalardan ne kadar haberi var bilinmez ama bu, onu sorumluluktan kurtarmıyor. Bu şehit ailesinden, bir an önce özür dilemesi gereken biri varsa, o da bizzat Gül’ün kendisi. Hem cumhurbaşkanı olarak, hem de dışişleri eski bakanı olarak…

Allah aşkına, neden Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı olarak, bir başarısını, imza attığı önemli bir (tarihî nitelikte) gelişmeyi bir türlü göremiyoruz? Bizim gözümüz mü kör, yoksa kendisi gerçekten başarısız bir hariciyeci mi? Bilmek istiyorum, neden bu kadar pasif ve bir önceki yüksek düzey görevinde hemen hiçbir başarısı bulunmayan biri, ısrarla cumhurbaşkanı seçildi? Cumhurbaşkanı seçilmek için, sürekli gülerek dolaşmak, nazik ve efendi bir üslûpla konuşmak mı yeterlidir? Nedir?

Ahmet Necdet Sezer gibi sadece bürokrat olmayı yeterli görmeyip hemen bir yurt gezisi organize ederek hem bürokrat hem sözümona popülist yaklaşımlar sergilemek midir cumhurbaşkanlığı? Bir bakın bakalım cumhurbaşkanlığının görevlerine, ne gibi geniş yetkilere sahipmiş…

Bu soruların cevaplarını geçiyorum, biliyorum ki, muhatap alarak, kimse bize cevap vermeyecek. Biz, bu soruları sormaması gereken, ikinci sınıf vatandaşlarız çünkü. “Sen kimsin” küçümsemesi, ta en tepeden, ticaret burjuvazisi İslâmcılarının çıktığı o en yüksek mevkiden, dalga dalga yurdumuzun üzerine yayılıyor.

***

Sayın Güner Baydar’ın mağduriyetinin giderilmediğini, kendisinin doğru düzgün dahi bilgilendirilmediğini düşünerek, sorumlu Dışişleri Bakanlığı nezdinde bir vatandaş olarak, ne gibi girişimlerde bulunabileceğimizi araştırdım. Gördüm ki, bu konu ile ilgili protestoların iletilebileceği, onu bırakın şikâyet mercii olarak gözüken bir birim dahi yok. Yapılacak en doğru şey, 4982 Sayılı Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde, bakanlığın bu durumu izah etmesini sağlayıcı sorular sormak, izah edilebilirse tabiî…

Şöyle bir metin hazırlayarak, http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/Bakanlik/BilgiEdinme/default.htm adresindeki, Dışişleri Bakanlığı’nın Bilgi Edinme Formu’na ulaştım. Bu sayfaya ana sayfadan da link verilmiş. Gerekli bilgileri eksiksiz ve doğru biçimde doldurduktan sonra, aşağıdaki sorularımı sordum ve formu gönderdim:

“Yeniçağ Gazetesi`nde, 26 Eylül 2007`de başlayan bir yazı dizisinde, 27 Ocak 1973`de ABD`nin Los Angeles şehrinde Mıgırdıç Yanıkyan tarafından şehit edilen diplomatımız Mehmet Baydar`ın eşi Güner Baydar ile bir röportaj yapılmış ve bu röportajda, 16 Mart Şehitler Günü dolayısıyla, şehit diplomatımızın isminin yazılı olduğu Şehitler Anıtı`nın açılışına, adı geçen şehit diplomatımızın ailesinin davet edilmediği, ayrıca, bu şehit diplomatımıza tanınan yüksek memuriyet derecesinden ailesine maaş bağlanması hakkının 34 yıl sonra geri alınmak istenerek, şehit olduğu sıradaki memuriyet derecesinden işlem yapılmaya çalışıldığı, bu olayların şehit ailesini üzdüğü ve mağdur ettiği belirtilmiştir.

Söz konusu işlemler ve davranışlar, haberde geçtiği şekilde bakanlığınız tarafından gerçekleştirilmiş midir? Gerçekleştirilmiş ise gerekçeleri nelerdir? Neden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve bir şehidin ailesi, böyle bir muameleye uğratılmaktadır? Bu durumda, şehidin ailesinden, devlet adına özür dilenmiş midir? Bu konu ile ilgili başka ne gibi işlemler yapılmıştır?

Saygılarımla.”

Üslubunca sorulmuş sorulara, bilgileriniz de eksiksiz ise devlet kuruluşları, süresi içinde cevap vermek zorunda. Bu süre de genellikle 15 gün (Önemli bir not: Dışişleri Bakanlığı web sitesinin ilgili sayfaları, zaman aşımına programlanmış. Başvuru formunu doğrudan internet sayfası üzerinden doldurmayın, ayrı bir yazı editöründe, örneğin, notepad’de veya word’de hazırlayıp yapıştırın ve mutlaka “başvurunuz bakanlığımıza ulaşmıştır” yazısının göründüğü web sayfasına ulaşın. Bu sayfayı görmüyorsanız, bilin ki, formunuz, verilen süre geçtiğinden, iptal edilmiştir. Yeniden ana sayfadaki linkten başvuru formuna ulaşın ve sorularınızı yapıştırıp gönderin).

Bakalım bu olay hakkında nasıl bir açıklama yapılacak. Gelen açıklamayı, burada mutlaka paylaşacağım.

Bu arada, olaydaki ilginç paralellikleri ve André Malraux’nun meşhur romanı “İnsanlık Durumu”na taş çıkartacak özellikleri hassasiyetle not etmek istiyorum:

Mıgırdıç Yanıkyan, 1973’de, sadece ve sadece “Türk” olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yani onun “nefret ettiği” Türklerin kurduğu bir devleti temsil eden görevliler oldukları için Mehmet Baydar ve Bahadır Demir’i öldürdü. Üstelik, kendisine inanan ve saygı göstererek yanına kadar gelen iki insanın, durup dururken, katili oldu. Bunun hiçbir insanî gerekçesi olamaz! Devletler ve toplumlar arasındaki kavgaların kurbanları, ister devlet görevlisi, ister başka herhangi bir vatandaş, olmamalıdır. Buna derhal son verilecek tedbirler, ilgililer ve sorumlular nezdinde alınmalıdır.

Sözümona Ermeni davasını savunan terörist gruplar, bir ruh hastası katilin peşinden gidip, ona esas duruşta selâm vermekten çekinmiyor, bu olaydan sonra daha onlarca Türk diplomatını veya görevlisini şehit ediyor, gizli örgütler kurup, dünyanın her tarafında saldırıya geçiyor, İstanbul ve Ankara’ya kadar sokulup silahlı ve kanlı eylemler düzenliyor (1982 Esenboğa ve 1983 Kapalıçarşı baskınları), ASALA dağıldıktan sonra da PKK’yı açıkça destekliyor ve bizim devletimiz, bütün bu olayların çıkış noktasında, en önemli mevkide bulunan şehit bir görevlisinin ailesini hatırlamıyor bile…

Galiba devlet, “her şeyi” unutmak istiyor…

Silin o şehidin ismini oradan, derhal!

29 Eylül 2007

iks Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir