DÖNÜŞ ZAMANI

Havalanan uçağın penceresinden bakan yolcu her şeyin hızla küçüldüğünü gördü. Yanındaki koltukta oturan minyatür ustası, sırtından aşırarak fırçasını yollara, evlere, köprülere, arabalara ve insanlara dokunup oyuncak bir şehir armağan etti yol arkadaşına. Cömertti.
Hiçbir manzarayı kendine saklamak istemiyordu. Fırçasını kahverengiye batırıp dağları, maviye batırıp gölleri, beyaza batırıp bulutları çizdi pencereye. İki elle kapatılabilecek bir alana ne çok şey sığdırdı. Çoğaltarak yerküreyi sabun köpüğünden baloncuklar üfledi semaya. Uçuştu dünyalar, üzerlerinde dağlar, denizler, evler ve arabalarla. Pencereden dışarı bakan yolcu aşağıda uçuşan köpükten devleri görünce korktu. Güneşin saydam tenlerine çizdiği mor dövmeleri dehşetle seyretti. Esrarengiz bir kafileydi ipi gayba karışmış. Rüzgârın ayartmalarıyla kâh kuzeye kâh güneye savrulan, köpükten değil de mermerdenmiş gibi diken omuzlarını. Pencere kenarındaki yolcuyu çağırıyorlardı şimdi. Güvenli bir seyahatin ancak kendi kafilelerinde olduğunu hatırlatıyorlardı. Tam o anda minyatür ustası elini yol arkadaşının omzuna koydu. O da ne! Bir bir patlamaya başladı küreler. Köpükten gövdeleri hava zerrelerine karıştı. Yol bitti. Buzdağı olanca ağırlığıyla indirdi elini geminin omzuna. Gemi balık sürülerine karıştı birden. Sonra sürüden ayrılıp dibe doğru süzüldü. İşte o anda saatler yükselmeye başladı su yüzüne. Akrep ve yelkovanları kıpır kıpır saatler. Gemi suyu bulandırarak kuma saplandığında, saatler su yüzüne vurdu. Milyonlarca saatle kaplandı deniz. Akrep ve yelkovanları aynı rakam üstünde: Dönüş zamanı!


Dönüş zamanı geldiği halde kimse dönmek istemiyor. Ya saatlerin yaşadığına inanmıyor ya tehirli dönüş ümidini öldürmüyorlar. Uyarıcılar gerekiyor böyle zamanlarda. Koltuğun hâlâ boş olduğunu görüp sefer saatini hatırlatanlar. “Dönüş, tehiri terk etmektir,” diyor onlardan biri. Bu tuhaf söz sahibiyle konuşma arzusu uyandırıyor bende. Çekinerek yaklaşıyorum.


– Adınız ne?


– Sehl b. Abdullah.


– Ne garip bir ad. Yabancısınız galiba.


– Yabancı ya da garip!


– Tehiri terk etmek dediniz.


– Evet.


– Nasıl olacak bu?


– Gecikmenin yolunu keserek.


– Nereye gecikmenin?


– Dönüşe!


– Dönüşün anlamı ne?


– Tövbe.


Bu söz üzerine koşuyorum kütüphaneye. Sözlüklerin bulunduğu rafları karıştırırken bir el omzuma dokunuyor. Kütüphane memuru olamaz bu! Bir minyatür kitabından fırlamış, başında sarık, sırtında cübbe.


– Ne arıyordun.


– Bir kelime…


– Nedir o kelime?


– Tövbe.


– Tövbe dönüş demektir evlat. “Tâbe” fiilinden gelir. “Tevbe yâ Rabbi hata râhına gittiklerime/ Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime.”


– Şair misiniz?


– Evet.


– Adınız ne?


– Galib!


Ben de “Mağlup” demek geliyor içimden. Fakat konuşacak durumda değilim. Arkamı dönüp hızla çıkıyorum kütüphaneden. Yol tıkalı. Binlerce araba kilitlemiş yolu. Direksiyonun başında herkes gibi bekliyorum. Saatler geçiyor fakat en küçük bir hareket yok yolda. Camlar açılmış, dirsekler dışarıya uzatılmış. Sararmış parmakların arasından dumanlar yükseliyor. Bu durumda şoförlerin çelikten ölülerini asfaltta bırakıp gidecekleri istikamete doğru koşmaları gerekiyor. Fakat kimsenin alışkanlıklarından vazgeçmeye niyeti yok. Teyplerini sonuna kadar açmış, dönüşü tehir ediyorlar, arabaların arasından geçip uzaklaşan motosikletlerin arkasından bakıp. Madem gecikeceğim çare yok. Radyomu açıyorum ben de. Frekanslar arasında savrulurken tok bir sesle elimi çekiyorum düğmeden: “Tövbenin hakikati, genişliğine rağmen dünya sana daralacak, onda senin yerleşebileceğin bir alan kalmayacaktır. Tıpkı Cenab-ı Hakk’ın kitabında haber verdiği gibi: ‘Vicdanları da kendilerini sıkmıştı ve Allah’tan kurtuluşun ancak Allah’a sığınmakta olduğunu anlamışlardı. Bundan sonra Allah onları tövbekâr olmaya muvaffak kılıp tövbelerini kabul buyurdu.'”


“Hangi surede geçiyor bu âyet?” diyorum kendi kendime. “Tevbe Sûresi, dokuzuncu âyet!” diyor tok ses.


– Yapamıyorum!


– Yapamadığın nedir?


– Tövbe edemiyorum!


– El-Hâris’e kulak ver.


– Ne diyor?


– Hiçbir zaman ‘Ey Allah’ım! Senden tövbeyi isterim demedim. Fakat senden tövbe arzusunu dilerim!’ dedim.


– Tövbe arzusuna ihtiyacım var demek! Ya bozarsam tövbemi!


– Burada bir korku ve bir ümit var sana!


– Önce korkuyu söyle!


– Yahya b. Muaz der ki: “Tövbeden sonra bir tek günah, tövbeden önce yapılan yetmiş günahtan daha çirkindir.”


– Ümit nedir?


– İbn Arabî’nin sözünde: “Tövbe kulun bütün varlığıyla Hakk’a dönüşüdür. İster isyan halinde ister itaat halinde. Tövbekâr her halükârda Hakk’a varlık vasıtasıyla dönüşünün bilincine eren kimsedir. Hz. Âdem günahını itiraf etmiş ve bağışlanmayı niyaz etmiştir. Fakat Allah karşısında tekrar günah işlemeyeceğine dair bir söz vermemiştir. Zira tövbe eden kul Allah’ın ilminde neyin bulunduğunu bilemez.”


– Yani açık mı tövbe kapısı?


– Evet. Şeytan bile güneş batıdan doğmadan tövbe etmeyi umuyor.


– Başaracak mı bunu?


– Hayır.


Uçak alçalıyor. Gitgide büyüyor nesneler pencerede. Minyatür ustası, bütün resimleri silip pencereye bir araba resmi çiziyor. O arabada ben varım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir