Dostlar Seni Hatırlasın

Keçiyi keçi bacağından asarlar, koyunu koyun bacağından!.. Külli şeye kadirsin ya Rabbiiiiim! Sen bağışlayıcısın ya Rabbiiiiim!…”

Son devrin en büyük halk şairi Aşık Veysel Şatıroğlu’nun bundan 24 sene evvel 21 Mart 1973’te âlemini değiştirirken söylediği son sözler böyle.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Âşık Veysel’in “Yeni mektup aldım gül yüzlü yârdan” şiirini okuyunca “Bu âşık bizim papucumuzu dama attı” demiş.

Şaka yollu olsa bile, gerçeği ifade eden bir sözdür bu; Veysel’in saz şiiri geleneğinin en büyüklerinden biri olduğu gerçeğini…

Sivas’a bağlı Şarkışla’nın Sivrialan köyünde 1894 yılında çiftçi Ahmet Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelen Veysel, güneşi sadece yedi yıl görebilmiş, geleneği, karanlık dünyasında sezgileriyle, duygularıyla ve gözlerini kaybettikten sonra seslere karşı daha da hassaslaşan kulaklarıyla keşfetmiş bir saz şairidir. Dramatik serüveni doğumuyla başlar; dağa, koyunları sağmaya giderken, yolda, Ayı Pınarı otlağında doğum sancıları tutan annesi Gülizar, fazla dayanamayacağını anlayınca bir çalının dibine oturup doğurduğu Veysel’in göbeğini taşla kesmiştir. Bir süre sonra, davara giden komşu kadınlar Gülizar’ı kan revan içinde bulur ve köye götürürler.

Veysel, doğar doğmaz tanıştığı güneşi çok çabuk kaybetmiştir. Yedi yaşındayken yakalandığı çiçekten ancak gözlerinden birini vererek kurtulur. Sağ gözü de hasar görmüş olmakla beraber azçok görebilmektedir. Ne var ki kader onun ışığı karanlıklarda aramasını istemektedir; çok geçmeden sağ gözü de bir üvendirenin batması sonucu aynı akıbete uğrar. Şimdi küçücük bir çocuk, karanlıklarda yapayalnızdır.

Veysel’in zihninde yedi yaşına kadar yaşadığı aydınlık dünyadan çok az şey kalacaktır. Bir dostuna anlattığına göre, bütün çocuklar gibi koşup oynadığını, zıpladığını, tarlalarda sevinçle çiğdem topladığını ve bir de güneşin ışıklarını tutmaya çalıştığını hatırlarmış. Babası “Avuçla oğlum, dermiş, avuçla, bana getir!” Oynaya zıplaya güneş ışıklarını avuçlayıp babasına götüren küçük Veysel, avucunu açıp da verecek bir şey bulamayınca şaşar kalırmış.

Kızkardeşi Elif’in yardımıyla sokağa çıkabilen ve akranları koşup oynarken sadece onların neşeli bağırış çağırışlarını dinlemekle yetinen küçük Veysel’in çocuk ruhunda nasıl fırtınalar koptuğunu tahmin edebiliriz. İki kızını da çiçeğe kaptıran Ahmet Efendi çaresizdir; fakat birgün, kendisi mi düşünmüştür, birisi mi akıl vermiştir, bilinmez, bir bağlama bulup oğlunun eline tutuşturuverir. Saza uzunca bir süre alışamayan Veysel ikide bir ya akordu bozmakta, ya telleri koparmaktadır. Molla Hüseyin adındaki komşuları hiç bıkmadan bu talihsiz çocuğun sazını akord eder, telleri yeniler ve deyişler öğretmeye çalışır. Sazın tellerinden birgün âhenkli sesler çıkmaya başlayınca, küçük körün dünyası birden değişecek, o güne kadar sadece oyalandığı bağlama, ölünceye kadar ayrılmayacağı can dostu haline gelecek, ve sesler, bu bağlamayla onun karanlık dünyasında parlak ışıklara dönüşecektir. Artık yepyeni bir dünyası vardır; halk şiirinin ve şifahî halk kültürünün sesler ve sözlerle örülü zengin dünyası ve usta malı deyişler; Karacaoğlan’dan, Pir Sultan’dan, Velî’den, Visâlî’den…

O yıllarda millet topyekün ölüm kalım savaşı vermektedir; Veysel bir yandan askere gidemediği için üzülürken diğer yandan annesiyle babasının peşpeşe ölümleriyle derinden sarsılır. Onu asıl kahreden olay ise tam sekiz yıl evli kaldığı karısı Esma tarafından terkedilmektir. Karanlık dünyası büsbütün kararan âşık, Sivrialan’dan bir süre uzaklaşır; dönüşte, kendisine altı çocuk verecek olan Gülizar’a Yalıncak Baba Tekkesi’nde rastlamış ve çok geçmeden evlenmiştir.

Veysel’in yedi yaşında gözleriyle birlikte kapanan bahtı, 1930 yılında, Ahmet Kutsi Tecer’le tanıştıktan sonra açılır. Sivas’ta Maarif Müdürü olarak görev yapan ünlü şairin düzenlediği, 5 Ocak 1931’de başlayan ve üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’na o da katılır. Gerçi henüz usta malı satmaktadır, ama şenlikte sesiyle, tavrıyla, değişik mızrap vuruşuyla dikkatleri üzerinde toplamayı başarmıştır. İlk şiirini Nahiye Müdürü Ali Rıza Bey’in isteği üzerine Cumhuriyet’in onuncu yılı için yazar. Çok beğenilen bu şiir, Ali Rıza Bey tarafından Veysel’e yardım edilmesini sağlamak amacıyla bir yazıyla birlikte Ankara’ya gönderilir. Ne yazık ki cevap gelmemiş ve Veysel’in uzun, ümitli bekleyişi büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Yine de pes etmez; bir arkadaşıyla kalkıp yaya olarak Ankara’ya gider, tam üç ayda… Amacı destanını Atatürk’ün huzurunda okumaktır. Bütün çabasına rağmen amacına ulaşamaz, fakat şiirini Hakimiyet—i Milliyede yayınlatmayı ve radyoya ulaşmayı başarır. Böylece kısa sürede umulmadık bir şöhrete kavuşmuştur; ne var ki şöhreti henüz karnını doyurmaya yetmemektedir.

Bu arada usta malı satmaktan vazgeçip daha çok kendi deyişlerini çalıp söyleyen Veysel, geçimini sağlamak için köy köy, şehir şehir dolaşmaya başlar. Ahmet Kutsi Tecer’in tekrar imdadına yetişerek onu Arifiye Köy Entitüsü’ne saz öğretmeni olarak tayin edilmesini sağlaması, hayatının dönüm noktalarından biridir. Böylece yorucu ve zaman zaman —para kazanmaya yönelik olduğu için— onur kırıcı gezgincilikten kurtulmuştur. Esasen o mizaç olarak ne Karacaoğlan’a benzer, ne Dadaloğlu’na; toprağa bağlı bir çiftçi çocuğudur, toprak adamıdır.

Veysel, Köy Enstitüleri’ndeki öğretmenliği sırasında CHP tarafından istismar edilmiş ve ısmarlama devrim şiirleri de “üretmiş” olmakla beraber, halk şiiri geleneğine sonuna kadar bağlı kalmış; köyünden ve sevdiklerinden uzak kalmanın verdiği hüzünle, en güzel şiirlerini o yıllarda söylemiştir. En tanınmış şiiri olan Toprak Arifiye Köy Enstitüsü’nde doğar. Bu şiir, Türk halkının Anadolu coğrafyasında yaşadığı bin yıllık maceranın felsefesidir; bütün bir halk irfanının bu şiire sığdırıldığı söylenebilir. Sadece Türk halkının değil, geçimini “kara toprak”tan sağlayan bütün insanların ve bütün toplumların toprakla ilişkileri, Toprak şiirinde özetlenmiştir. Bir başka deyişle, Veysel, Toprak’ta evrensel olanı yakalamış ve yedi yüz yıl önce “Bana rahmet yerden yağar” diyen Yunus’la aynı mesajda birleşmiştir.

Topraktan yaratılmış olmak, bütün büyük dinlerin temelinde yer alan evrensel bir inançtır. Bu bakımdan ölüm, bir yok oluş değil, aslına kavuşmak ve cümle yaratılmışla bir olmak sayılır. “Ne zaman toprakla birleşir cismim/Cümle mahluk ile bir olur ismim” mısralarıyla bu inancı ifade eden Veysel’in toprağa sufiyâne bağlılığı, aslında onun tasavvufa eğiliminin değişik yansımalarından biridir. Bazı şiirlerinde Vahdet—i Vücud anlayışına varan bir tasavvuf neş’esi hissedilir; “Saklarım gözümde güzelliğini” mısraı ile başlayan şiirde, Veysel’in dilinden âdeta Yunus konuşmaktadır: “Saklarım gözümde güzelliğini/Her nereye baksam sen varsın orda/Kalbimde gizlerim muhabbetini/Koymam yabancıyı, sen varsın orda.”

Böylece tasavvufî anlamda “birlik” düşüncesine varan Veysel’in, yine Yunus’ta olduğu gibi evrensel sevgiye ulaşması —Yunus kadar güçlü bir biçimde ifade edemese de— çok tabiîdir. “Kur’an’a bak, İncil’e bak/Dört kitabın dördü de hak/Hakir görüp ırk ayırmak/Hakikatte yüz karası” söyleyişiyle, Yunus’un: “Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan/Halka müderris olsa hakikatte âsidir” söyleyişi arasındaki ses ve anlam benzerliği herhalde tesadüf değildir; Yunus gibi o da ülkedeki sevgi ve uzlaşma ihtiyacını görmüş ve derin sezişiyle halka “Senlik benlik nedir, bırak” diye seslenmiştir.

Veysel’in Köy Enstitüleri’ndeki saz hocalığı 1946 yılında sona erer. Köyünü ziyaret etmek amacıyla izin alan şairimiz görevine bir daha dönmez. Şöhreti ve saz öğretmenliği sayesinde devrin bütün meşhur şairleriyle, yazarlarıyla, hatta bürokratlarıyla tanışan, dostluk kuran, sanat ve edebiyat çevrelerine girip çıkan Veysel, yıllar sonra köyüne dönerken hâlâ aynı Veysel’dir, aynı toprak adamıdır. Belki de şiirlerindeki derin seziş ve irfan kıvılcımlarını, onun kendisi olarak kalmadaki başarısına borçluyuz. Birgün aydın dostları tanınmış bir sanatçıdan armonize edilmiş bir halk türküsü dinletir ve fikrini almak isterler; Veysel’in biraz düşündükten sonra söyledikleri gerçekten çarpıcıdır: “Dağlarda gösterişsiz, fakat çok hoş rayihalı çiçekler olur. Şehirliler bunları görür, bahçelerinde yetiştirmeye heveslenirler. Yetiştirirler de. Hatta onlarınki daha güzel, daha gösterişli olur. Gelin görün ki, rayiha artık o rayiha değildir.”

Sivrialan’da geçimini çitfçilikte sağlamaya başlayan Âşık Veysel, yöre köylülerinin o zamana kadar hiç denemediği bir işe de girişir; güzel bir meyva bahçesi kurar. Gözü gibi baktığı ve kendi deyişiyle “Dallarını, yapraklarını çocuklarının saçlarını okşar gibi okşadığı fidanlar gün geçtikçe büyür ve meyva verir.” Toprağın vermesi için istemesini bilmek gerekir: “Çalışırsam, toprak verir cömerttir.” Veysel bu düşüncesini, hiç kimsenin ciddiye almadığı, ama sonuçlarını görünce “Asıl kör olan bizmişiz!” diye hayretler içinde kaldıkları meyva bahçesiyle isbat etmiştir.

Köyünde, 21 Mart 1973’te, yani tam yirmi beş sene önce sabaha karşı ölen Veysel, vasiyetine uyularak annesinin kendisini doğurduğu yere gömülmüştür. 1894 yılında hangi yoldan köye getirilmişse, o yoldan yürünerek…

Beşir Ayvazoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir