Dr. Necdet Pamir: 41 yıllık petrol kaldı!

ASAM Genel Koordinatörü Dr. Necdet Pamir ile “kara altın” ve diğer enerji kaynaklarının geleceği üzerine konuştuk.

Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Genel Koordinatörü Dr. Necdet Pamir, Türkiye’de hem ulusal hem de uluslararası çapta “enerji” dosyasına vakıf bir kaç kişiden biri, belki de birincisi… Pamir, çaplı teorik bilgisine ek olarak “stratejik enerji açılımları” ve enerji üzerine “çok boyutlu ve derinlikli fütürist okumaları” ile de Türkiye’de saygın olduğu denli ayrı bir yere sahip… Enerjinin tüm alanlarında neredeyse küresel bir kaosun ilk emarelerinin yaşandığı ve dahası gelecekte işlerin daha da tatsızlaşacağının anlaşıldığı bu günlerde “enerjinin tüm boyutlarını” anlattı. İster çok zevkli bir ders olarak okuyun ister heyecanlı bir röportaj olarak, bu söyleşi hafızanıza olarak kazınacak. İşte “teoriden pratiğe” Türkiye ve dünya enerji savaşları …


Bir ülkenin enerji politikaları ile ilgili bin türlü öneri ya da eleştiri dillendirilebilir. Bunun temel bir tanımı yok mudur?


Pamir: Ülkenin ve enerji alanının yönetimlerini üstlenenler, toplumun ve ekonominin gereksinim duyduğu enerjiyi kesintisiz, güvenilir, zamanında, temiz ve ucuz yollardan temin etmek ve gerek en uygun fiyatlarla sağlayabilmek, gerek enerji arz güvenliği açısından bu kaynakları çeşitlendirmek zorundadır. Buna paralel olarak gelişmiş toplumlarda, yalnız enerji kaynağı teminini ve enerji üretimini temel alan planlamaların yerini, enerji-ekonomi-ekoloji dengesini (3E) özenle gözeten planlama anlayışı ile kaynak çeşitliliğini ve jeopolitik gerçekleri dikkate alan “enerji güvenliği” modelleri vardır.


Bu sağlam ama fazla ideal bir tanım gibi duruyor.. Hele kendi rezervleri konusunda kesin kanaatlere ulaşamamış ülkeleri hatırladığımızda!


Doğru.. Enerji politikaları belirlenirken öncelikli husus, ülkenin enerji kaynakları


potansiyelinin sağlıklı belirlenmesidir. Ancak bundan sonra söz konusu kaynakların nasıl geliştirileceği, yerli ya da yabancı özel sektörün hangi alanlarda katkısına gereksinim olduğu, ithalatın gerekli olup olmadığı gibi konularda strateji geliştirilebilir.


“İthalat” kelimesi ile birlikte sıkıntı başlıyor sanırım.. “Güvenlik” burada mı devreye giriyor?


İthalatın kaçınılmaz görüldüğü koşullarda; kaynak çeşitliliği, enerji politikasının en önemli meselesidir.. Enerji politikalarının belirlenmesi sürecindeki en yaşamsal gerekliliklerden bir diğeri, son yıllarda ülkemizde devre dışı bırakılmış olan planlama meselesi. Bu düzenleme ancak tüketimin doğru tahmini ve bu tahmine uygun üretimi sağlayacak tesislerde kullanılacak enerji ve finans kaynaklarının saptanmasıyla olanaklıdır.


Hala “fosil kaynaklarla” uğraşıyoruz.. Nereye kadar gidecek bu? Sonuna gelmiyor muyuz? Bu kadar patırtı kütürtünün nedenlerinden biri de bu değil mi?


Her dönem belli bir enerji ham maddesi önem kazanmış.. Kömürün neredeyse


rakipsiz olduğu dönemi, petrolün egemen olduğu dönem takip etmiş. Nükleer enerji, 1973-1974 petrol krizlerinin hemen sonrasındaki döneme damgasını vurmuş ama kimi sakıncaları nedeniyle birçok ülkede sınırlanmış. Popüler çevre bilincine paralel olarak, doğal gaz da giderek artan biçimde petrol ve kömürün yanında devreye girmeye başladı. Önümüzdeki dönemde bazı çevrelerce küçümsense de, temiz ve alternatif enerji kaynakları daha önemli ölçekte devreye girecek. Ne var ki, dediğiniz gibi bugün için fosil kaynaklar dediğimiz kömür, petrol ve doğal gazın; dünya enerji tüketimi içindeki toplam yüzde 88’lik payı ezici ağırlık taşımakta. Bu oran, Türkiye için de halen yüzde 87’dir.


Bu kaynakları ikame etme olanakları hala çok sınırlı.. Bu yüzden çok kısa sürede bunlardan vazgeçmemiz mümkün görünmüyor. Tahminim önümüzdeki on yıllarda da belirleyici olacakları yönünde.


Bu noktaya geldikten sonra şu nükleer meselesini bir anlayalım.. Malum biz de girişiyoruz şimdi bu işe ama…


Nükleer kaynaklar dünya enerji tüketiminde 2004 yılı itibarıyla, yüzde 6,1’lik bir ağırlık oluşturuyor. 2004 yılında dünyada 624 milyon ton petrol eşdeğeri nükleer enerji tüketildi… Bunun yüzde 30’unu ABD, yüzde 16’sını Fransa, yüzde 10,4’ünü Japonya ve yüzde 5,2’sini Rusya Federasyonu tüketti. Atık sorununun çözümlenememesi, yatırım ve atık yönetimine yönelik çok yüksek maliyetler ve insan sağlığına yönelik kaygılar, mevcut nükleer teknolojiler ile kurulan santrallere talebi azalttı. Birçok ülke mevcut teknolojilerle santral inşa etmiyor artık.


Şimdi çok tutucu olmayalım… Bazı ülkelerde de yapıldığını biliyoruz. Bunların içinde modern ülkeler de var.


İşte yeni teknoloji ve Toryum’a dayalı santral tipleri üzerinde yoğun çalışmalar sürdürülmekte. Ancak bu çalışmaların elle tutulur sonuç verebilmesi için uzun süre geçmesi lazım.


Hidrojen “umut” kaynağı


Necdet bey bize enerji lazım.. Nükleer’i de tersleyeceksek “alternatif” enerjileri söylemek lazım…


Doğru… Hidrojen teknolojisi ve yakıt hücreleri bir diğer “umut” kaynağı. Sadece kaynak çeşitliliği açısından değil, aynı zamanda fosil yakıtların yarattığı sera gazı emisyonları bakımından da avantajlı. Ancak aynı şekilde bu kaynağın teknik ve özellikle ekonomik anlamda alternatif oluşturabilmesi için çok ciddi AR-GE yatırımı ve birkaç on yıl gerektirmekte. Yenilenebilir enerji kaynaklarının (güneş, rüzgâr, biokütle, jeotermal, vb.) fosil yakıtlara oranla pahalı olduğu biliniyor. Buna karşın bu kaynakların kullanımına yönelik yatırımların, sürekli hükümet politikaları ile teşvik edilmeleri hâlinde paylarını önemli oranda artırabilmeleri olası. En önemli yenilenebilir kaynak olan hidroelektrikte, gelişmiş ülkelerdeki potansiyelin tamamına yakını devreye alınmış durumda. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde çok sınırlı olarak devreye alınmış olduğundan, önemli bir açılım olarak görülebilir ama hala zamana ihtiyaç var.


Ne lazım bunun için?


Yenilenebilir enerjinin yaygınlaşabilmesi üç temel etkene bağlı. Kaynakların varlığı ve yoğunluğu, her bir kaynak için geliştirilecek teknolojinin olgunluğu ve hükümetlerin bu kaynakların kullanımı için uygulayacakları piyasa kuralları. Biyoyakıt da önemli bir alternatif kaynak.. Halen Kuzey Amerika ve AB’de, sıvı biyo-yakıtların (etanol ve biyo-dizel) motorlarda kullanılan yakıtlar içindeki payı henüz yüzde 2 civarında ama artıyor. Henüz bu kaynakların geliştirilmesine yönelik yatırımların yararlarını karşılayacak düzeyde olup olmadığı konusunda da mutabakat yok. Kaldı ki bu kaynakların yakıt olarak kullanımının artması, gübre ve gıda sanayileri açısından da olumsuz etkiler yaratabilir. Ancak burada verim de çok önemli. Yani yaptığınız yatırımı makul tutarak daha fazla enerji edebiliyor musunuz?


Hızla büyüyen ülkelerin enerji talebi de artar.. Temel ilke değilse de temel kabul bu. Siz şimdi tersini mi diyorsunuz?


Enerji kullanımındaki artış gelişmenin göstergesi olarak algılansa da tek başına doğru değil.. Enerji verimliliğinin artırılması enerji politikalarının en önemli unsurudur. Gelişmiş ülkeler birkaç kat düşük enerji girdisi ile az gelişmiş ülkelerin yaratabildikleri gayri safi hasılayı elde ediyor. Gelişmekte olan ülkelerin önündeki en önemli hedeflerden biri; sanayi-ulaştırma politikaları ile entegre biçimde oluşturmaları gereken enerji politikalarında, enerji yoğunluğunu düşürecek önlemleri ön sıraya koymaktır. Hızla artan talebin planlanması gibi.. Gerçek fiyatlandırma yapılmadığı ülkelerdeki yüksek miktarda enerji kullanımı-ABD gibi örneğin benzin fiyatları içindeki vergi oranının Türkiye’dekinin yaklaşık üçte biri olduğu ülkelerde enerji kullanımı israf boyutunda- söz konusu tezi doğrulamıyor. Yani dediğiniz gibi enerji kullanım oranındaki artış her zaman gelişmenin göstergesi değil.


“Klasiklerle” idare edeceğimiz anlaşılıyor… Petrolün, doğalgazın hatta kömürün durumu nedir? Bunların üzerinden yürüyen çekişmenin de kesilmeyeceği anlaşılıyor o zaman.


Aynen öyle… Ham petrol-2004 rakamları ile söylüyorum-fosil kaynaklar içinde dünya birincil enerji kullanımında yüzde 37 ile en yüksek paya sahip olan kaynak.. Kömürün payı yüzde 27, doğal-gazın payı ise yüzde 24. 2001 yılında yüzde 62’lik bir ağırlığı olan bu iki fosil kaynağın, gerek üretiminde, gerek taşınması, işlenmesi ve ticaretinde kontrol sahibi olma savaşı 21. yüzyıla da damgasını vuracak. Diğer yandan dünya petrol ticaretinde, bölgeler arasında taşınacak olan miktarın hem mutlak değer olarak artacak olması hem de bugün yüzde 46 olan seviyesinin yüzde 63’e çıkacak olması büyük güçler arasındaki petrol çekişmelerini, taşıma yollarının kontrolü savaşımına bulaştıracak. Daha doğrusu artıracak. Ve bu çekişme de zorlu geçecek. Göstergeler bu yönde.


Petrolün kaç yıl ömrü kaldı?


Yavaş yavaş heyecanlı noktalara geliyoruz sanırım.. Peşinen şunu soralım; her kafadan bir ses çıkıyor, kaç yıldır dünya rezervlerinin ömrü ve ne kadarlık bir petrolden bahsediyoruz? Zira tüm kargaşa bu çekişmeden doğuyor olsa gerek.. malum arz-talep meselesi!


Petrol, kömür ve doğal gaz tükenir özellikteki kaynaklardır. Bugün, ispatlanmış ve üretilebilir petrol rezervleri 1189 milyar (1,2 trilyon) varildir. Mevcut üretim değerleri (günde 80 milyon varil) dikkate alındığında petrol rezervlerinin ömrü yaklaşık 41 yıldır! Dünya üretilebilir doğal gaz rezervleri ise 180 trilyon metre küptür. Mevcut üretim değeri olan 2,7 trilyon metre küp dikkate alındığında bu rezervin ömrü de 67 yıldır. Kömür ise diğer iki fosil kaynağa göre dünya üzerinde çok daha homojen dağılmış bir kaynaktır. Rezerv 909 trilyon tondur ve mevcut üretim eğilimleri dikkate alınırsa 2004 yılı verileriyle 164 yıllık ömrü vardır. Bu da kömürün stratejik önemini arttıran bir değer.


Biçtiğiniz bu ömürler kesin midir? Yani, 41 yıl sonra petrol tam olarak bitecek mi?


Yok, tam olarak öyle değil.. Fosil kaynaklar tükenir olmakla birlikte, fiyatlardaki artışlara bağlı olarak arama çalışmalarının artması, yeni rezervlerin keşfedilmesi, ikincil ve üçüncül üretim yöntemleri, mevcut rezervlerin kurtarım katsayılarının artması ve teknolojideki gelişmelere bağlı olarak üretimin artması ve enerji verimliliğinde artış gibi etkenler petrol ve gaz rezervlerinde artışlar yapmakta. Dolayısı ile önümüzdeki on yıllarda petrol ve doğal gaz arzında rezervler açısından bir sorun görünmüyor. Sorun daha ziyade bu kaynakların dünya üzerinde “adil olmayan” dağılımından, dünyadaki olumsuz jeopolitik gelişmelerden ve özellikle de söz konusu rezervlerin aranması, üretilmesi, tüketiciye ulaştırılabilmesi sürecinin gereksinim duyduğu trilyonlarca dolarlık yatırım zorunluluğundan kaynaklanmakta. Arz güvenliğinde de bu unsurlar etkili olacak.


Şimdi enerjinin stratejisine geldik… Şu burnumuzun dibindeki enerji haritasına-galiba savaş haritası da diyebiliriz-bir bakalım o zaman… Üstümüzdeki ve altımızdaki rezervler belanın menşeini de gösteriyor olsa gerek?


Bakalım… Dünya üretilebilir petrol rezervlerinin yüzde 62’si Orta Doğu bölgesinde. Doğal gaz rezervleri ise, Orta Doğu ve başta Rusya Federasyonu olmak üzere eski Sovyetler Birliği coğrafyasında. Bu iki bölgenin üretilebilir gaz rezervlerinin toplamı, dünya gaz rezervlerinin yüzde 72’sini oluşturuyor. İspatlanmış petrol rezervlerinin 41, doğal gaz rezervlerinin 67, kömür rezervlerinin ise 164 yıl ömrü var dedik… Potansiyel rezervler de düşünüldüğünde önümüzdeki on yıllarda “rezervlerin yeterliliği” açısından sorun yok. Buna karşın, dünyanın istikrarsız bölgelerine (ya da bu doğal zenginlikleri yüzünden istikrarsızlaştırılmış olan) dağılmış olan söz konusu kaynakların tüketiciye ulaşabilmesi için büyük yatırım gereksinimi var. 2030 yılına kadar yüzde 60 oranında artması beklenen dünya enerji talebinin karşılanabilmesi için, dünya enerji sektöründe toplam 16 trilyon dolarlık yatırım gereksinimi var. Dünyanın en çok enerji tüketen bölgesi Kuzey Amerika’nın, genel enerjideki 2030 yılına kadarki toplam yatırım gereksinimi yaklaşık 3,5 trilyon Dolardır. Bu gereksinim Avrupa için 2 trilyon Dolar, Çin için 2,5 trilyon Dolardır. Son yıllarda, fiyatları özellikle jeopolitik faktörler ve spekülatif nedenlerle anormal yükselen petrole baktığımızda; dünya genelinde önümüzdeki her 10 yılda ortalama 900 milyar ile 1,1 trilyon Dolarlık yatırım gereksinimi olduğu görülüyor. En çok yatırım arama ve üretim alt sektörlerine yönelecek. Uluslararası Enerji Ajansı ve çok uluslu enerji şirketleri, rezervlerin büyük oranda kendi kontrollerinde olmamasını, yatırımların önündeki en önemli engel olarak görüyorlar.


iyibilgi.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir