Dualarda Gezinen At Gözlüğü

Seneler insanın üzerine hırkasını geçirince, kişi geçmişine bakıp rahatlıkla şöyle bir cümle kurabilir: “Allah’ın merhameti, dualarımızın üzerinde dolaştığı için dualarımız kabul olmuyor.” Haklı olduğumu siz de biliyorsunuz. Bu, bir çocuğun yalvarmasındaki tatlılığa rağmen, annesinin ona, bir günde on tane dondurma vermemesine benziyor.

Rabbimizin merhameti, bizi, kendi sonumuzu hazırlamaktan kurtarıyor. Allah, merhametiyle değil de adaletiyle bize muamele etse, söylenen yalanlar, yapılan dedikodular, edilmeyen ibadetler, kırılan kalpler, gökyüzünün üzerinde tepinirlerdi ve gök, insanların başlarına devrilirdi. Ama O -insana kendi istekleri bile düşmanken- kulunu gözetiyor. Bizi kendi kelimelerimizin fenalığından dahi koruyor.
Bu cümleleri yazmama sebep olan şey, fotoğraf albümümü karıştırmam oldu. Albüme sere serpe yerleştirilmiş fotoğraflar, beni geçmişle burun buruna getirdi. Çocuklukta çektirdiğim resimlerimle şu anki resimlerim arasına koca bir köprünün inşa olduğunu gördüm. Yüz ifadem, hatta bakışlarımdaki anlam, bir kâğıt parçasının rüzgârda savrulması gibi bambaşka hallere uğramıştı. Ben, fotoğraflarda göz göze geldiğim benle aynı kişi değildim. Ve bir zamanlar ettiğim dualar da sanki bana ait değildi. Şahsi dualarım bir yana, dini bir hararetle umum için ettiğim dualar bile pişmanlıkla arkama saklandı.
Üniversitedeyken, slogana benzeyen dualar ettiğimi hatırlıyorum. Dualarımda, şu anda da, maalesef, insanları kınayan cümleler çadır kuruyorlar. Böyle olmaması gerektiğini bilmekle, bunu idrak etmek arasındaki uzun yolda, ben, bilmek kısmında oyalandığım için Rabbimin, ettiğim pek çok duayı kapısından çevirmesinden memnunum. İnsanın, gerçekleşmesi için yalvardığı bir şey gerçekleşmediğinde duyduğu sevinç, muhtemelen akılla kavranamaz. Biz de zaten dünyayı sadece akılla kavramaya çalışmıyoruz. Çünkü akıl, yağmur olayını, suyun buharlaşması sonrası yeniden yeryüzüne inmesi şeklinde izah eden soğuk bir şeydir. Yağmurda şemsiyesiz yürürken, bir taraftan da şarkı mırıldanmanın insana verdiği zevki tarif edemez.
“…Dünyada ne kadar sapıklık varsa, aşırılıktan kaynaklanır. Hem fikren hem bedenen… Yani müesseseleri kendi hududu dahilinde, genel hududu içine oturtamamak hastalığı, sapıklıktır. “Sadece” akıl, olmaz; “sadece” gönül, olmaz; “sadece” kalp, olmaz. Allah hiçbir şeyi “sadece” yaratmamış. Yaradılış hikmetine muhaliftir…” (Ö. Tuğrul İnançer İle Gönül Sohbetleri, Sufi Yayıncılık, sh. 9)
Bir zamanlar Çinli bir usta ve onun her şeyden şikayet eden bir çırağı varmış. Çırağın şikâyet cümleleri, aldığı solukla eşit sayıya gelince ustası onu yanına çağırmış ve bir bardak suya bir avuç tuz koymasını sonra da o suyu içmesini istemiş. Çırak, ustasının sorunlara yanıt olan tabiatını bildiği için hemen isteğini yerine getirmiş ama sadece bir yudum içebilmiş. Çünkü su, bir zamanlar lezzetli olduğunu dahi unutturacak kadar acıymış. Usta bunun üzerine suyu nehre dökmüş ve çırağına nehirden su içmesini söylemiş. Çırak sudan içince de ona şöyle demiş: “Olayları dar çerçeveden değerlendirirsen sana her şey çözümsüz ve kötü görünür; onlara geniş açıdan bak. Bir şeyi sadece bir şey olarak değerlendirme, onun başka şeylerle olan bağlarını gör.”
Bizim dualarımızda da eksik olan zannımca, bir şeyi sadece bir şey olarak görmek tutkusu. O şeydeki hayırlara, şımarık bir çocuk gibi arkamızı dönerek, onun içindeki sıkıntılarla cebelleşmeye kalkışıyoruz. Yazıyı yazanın -sizi tenzih ederek söylüyorum ki- duaları bu ıstıraptan kurtulamadığı için söyleyeceği fazla bir şey maalesef yok. Bir şeyi sadece hem bir şey olarak algılayan, hem de onu yalnızca akılla teneffüs eden biri, bunun böyle olmaması gerektiğini elbette izah edemez.
Allah, bizi dua ederken de muhafaza etsin. Amin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir