Dünya Beni Terk Etti

Asıl ismi Ömer Okçu olan Hekimoğlu İsmail’in neden bu ismi kullandığını röportajımızda öğrenmiş olacaksınız.

Asıl öğreneceğimiz şey, felçli bir insanın nasıl böyle hayat dolu olduğudur. Geceleri tekbaşına kaldığı karanlık odasını mezara benzetmesine rağmen, orada nasıl mutluluğu yakaladığıdır. Röportajı yaptıktan sonra, keşke biz de hayata böyle bakabilsek dedim. Bakalım siz neler söyleyeceksiniz.

** Hayatın anlamı nedir?

Hayat; Basar ve Semi gibi Allah’ın sıfatlarındandır. İnsanlar canlı organizma yapamaz, dolayısıyla canlıları yaratan Allah’tan başkası olamaz. Hayat Allah’ın sıfatıysa, Allah daima canlılarla meşguldür. Canlıları saat gibi kurup bırakmamıştır.

Tek kolum felç olduğu için canı yok. Bu kol benimse, sahip çıkmalıydım. Demek ki benim değil. Kolumun hakikî sahibi kolumu Yaratandır.

** Hastalığın hayatınızdaki yeri daha farklı olmalı…

Hastalık Allah’ın bir memurudur. Gelir, vazifesini yapar gider.

** Nedir bu vazifeler?

İnsanlar bazen kulluk vazifesini unutabilirler. Maazallah bu, bazı insanlarda dinsizliğe kadar gider. Hastalık insanlara kulluğunu hatırlatır. Doktorlarım bana, “Bizim yapacağımız bişey yok” diyorlar. Demek ki şifa Allah’ındır. Hastane, doktor, para, mevki, makam, şöhret hiçbir şey işe yaramıyor. Allah’tan başka çare yok. İşte hastalık bunu öğretti. Ben Allah’tan şifa bekliyorum.

** Gençliğinizde bugünlerin geleceğini hayâl eder miydiniz?

Gençlikte hiç ölmeyecek gibi düşünür, en tehlikeli işlere girerdik. Necip Fazıl’ın bir şiiri vardır:

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;

Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.

Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,

Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi…

Gençlikte bunu çok rahat okurdum. Şimdi ölümü istemiyorum.

** Ölümü vuslat olarak kabul edenler var. Siz neden ölümü istemiyorsunuz?

“Ölümü istemeyin” diye bir hadis-i kudsî var. Elhamdülillah teemmülle namazımı kılıyorum. Gelen kardeşlerle sohbet ediyor, Risâle-i Nur okuyoruz. Bunlar sevap olur inşallah. Ben hastayım, ama Allah deyip zikredebiliyorum. Bana sorulan sorulara verdiğim cevapları, dostlarım yazarak kitap haline getiriyorlar.

** Anlattıklarınıza göre, yaşadığınız sürece sevap kazandığınızı düşünüyorsunuz.

Evet. Yaşadığım sürece, yaptığım güzel işler günahlarımı azaltır inşallah. Bediüzzaman’ın yazdığı Hastalar Risâlesi bana bu genel bakış açısını kazandırmıştır.

** İnsanların çoğunun dünya hayatlarındaki başarısızlıkları yüzünden ruh dengeleri bozuluyor. Siz ise felçli olmanıza rağmen, hâlâ mutlu ve umutlusunuz…

Sevk-i İlâhîye inanmak lâzım. Ben yirmi sene askerlik yaptım. Komutan şuraya gidin deyince gidiyorduk. Niye gidiyoruz, bilmiyoruz. Yat diyor, yatıyoruz, kalk diyor, kalkıyoruz. Bu sevk-i kumandandır. Bir de sevk-i İlâhî vardır. Dünyadaki her şeyi, yıldızları, böcekleri, kuşları, denizleri nehirleri sevk eden Allah’tır. Ben, başıma gelen her hadisede “Allah benden ne istiyor?” sorusunun cevabını araştırır ve razı olurum. Allah sonunda ne takdir edecek, onu beklerim.

15 sene önce Eyüp Sultan Camii’nde namaz kılarken, bayılmışım. 22 gün sonra ayıldım. Sonra düşündüm. Allah neden bana böyle bir hastalık verdi. Hastalanmadan, inşaat yapıyordum, konferanslar veriyordum, dolaşıyordum. Allah şefkat tokadını vurdu, oturup yazmamı istedi. Risâle-i Nur’da bütün hakikatler var, ben daha ne yazayım? Sonra düşündüm, taşındım, tabiatperestlere karşı yazılar yazmaya karar verdim. Bediüzzaman da “Ene, tabiat, tağutla mücadele ettim” diyor.

** Başaramadığınız bir işten vazgeçmemek, ısrar ettiğiniz halde neticelendiremediğiniz iştende de üzüntü duymamak gerekir değil mi?

Sevk-i İlâhîde önemli nokta; başarılı olduğumuz iş Allah’ın bize nasip ettiği iştir. Onda ısrar etmek lâzım. Tecrübe etmediğimiz işe de hemen girmemek lâzım. Herhangi bir Müslüman “Ben başarısızım” diyemez, “Bu benim hayatımın kışıdır, bahar gelecek” diye düşünmelidir.

** Hasta bir insanın günah işleme gücü daha sınırlı oluyor. Değil mi?

Evet… Artık okuyamıyorum, yazamıyorum. Soru sorulduğunda cevap veriyorum.

Bir hadis-i şerifte meâlen buyruluyor ki “Mü’minin ayağına diken batsa, günahlarına kefârettir”. Bizim de ayağımıza diken battı, inşallah günahımıza kefaret olur. Önemli olan ahirettir, dünya bitti, gitti bende. Dünya ile alış verişim kalmadı. Şu an ölsem de, ölmesem de aynı. Belki ben dünyayı terk edemedim, ama dünya beni terk etti. Elhamdüllilah…

** Bir yazınızda karanlık odayı mezara benzetiyorsunuz. Biraz anlatır mısınız bu ruhî yolculuğunuzu?

Tek başıma bir odada kalıyorum, gece olduğunda hanıma, “Evdeki bütün ışıkları söndür” diyorum. O da hayret ediyor, “Neden karanlıkta yatıyorsun?” diyor. Oda gece zifirî karanlık oluyor. Kendimi ölmüş gibi hissediyorum. Bir anda mezardayım, zannediyorum. “Allah’ım ahirette hiç olmazsa bu kadar geniş yer ver. Hiç olmazsa yine bu kadar şuur ver ki Allah diyeyim” diye duâ ediyorum. Onun için yalnız ve karanlık odayı tercih ediyorum. Gece uyanıyorum, oh ne güzel zindan, dünya yok… Ahireti yaşıyorum.

** Allah’ı nasıl tanırsak, bize öyle muamele eder, değil mi?

Sağlıklıyken bana bir broşür getirdiler. Üzerinde ahiret yazıyordu. Cehennem hakkında ne kadar hadis varsa hepsini toparlamışlar. Kitabın yazarını gördüm; “Hep cehennemi anlatmışsın, bunu okudum ve rahatsız oldum. Cennet de var. Allah’ın gazabı varsa, rahmeti de var” dedim. O da “Abi bu insanları cehennemle korkutmak lâzım” dedi. Doğru da, bir ayar gerekir. Ben Allah’ın rahmetine sığınıyorum, “bana gazap etmez inşallah” diyorum, bu benim hakkımdır. “Allah’ı nasıl düşünürseniz, O size öyle muamele eder” meâlinde bir hadis var. Allah bana rahmetiyle muamele eder, diye ümit ediyorum. Diğer türlü olursa yaşamak zor. Şuraya biri gelse “Seni öldüreceğim” dese, “Bir an önce öldür de kurtulayım” dersin. Çünkü ölümü beklemek zordur. Adama sırf Cehennemi anlatırsan, öldükten sonra Cehennemi beklemek daha büyük ıztırap verir. O zaman, her daim iyi düşünmek gerekiyor. Bir hadis-i kudsîde Allah, “Benim rahmetim gazabımı geçti” buyuruyor. Niye ben bu hadise istinad etmeyeyim?

** Bir insan ruhsal olarak kendini nasıl geliştirebilir?

1967’de, Eskişehir’de, Üstada Tarihçe-i Hayat’ı götürmüştüm. O zaman, “Üstadım, biz Kur’ân okumayı bilmiyoruz, hiçbir şey bilmiyoruz, ne yapacağız?” diye sordum. Üstad mütevekkil duruşuyla, “Günah-ı kebâiri terk, sünnet-i seniyyeye ittibâ, namazı erkânıyla kılmak, sonundaki tesbihatı çekmek” dedi sustu. Tekâmülün birinci basamağı haramları terk. Birinci basamak ibadete başlamak değil. Çünkü bir insan hem haram işler, hem ibadet ederse haramle helâli karıştırmış olur.

Minyeli Abdullah nasıl yazıldı?

1940’lı yıllarda komünist Nazım Hikmet, İslâm dünyasından Bediüzzaman, Türkçü Nihal Atsız hapis. Yani üç büyük cereyanın mensubu hapishanede. Ot gibi olanlar serbest, düşünenlerin hapse atıldığı bir dönem.

Süleymaniye’deki sohbet yerine giderken, yolun başında durdum, arkadaşlara, “Biz Kirazlımescit Sokağına gidiyoruz. Burada sohbet evimiz var, polisler yolumuzu keser, bizi tevkif ederlerse hapishanede ‘Ömer beni yaktın’ diye bağırmayın. Beni suçlamayın. Koyunlar mezbahaya giderken âkibetini bilmez, biz öyle gitmeyelim bile bile. ‘Beni hapse atsalar da razıyım’ diye gidelim” derdim.

** Yani dindarların çektikleri eziyetleri anlatmak için yazdınız bu kitabı.

Komünistler Zincirli Hürriyet diye, Türkçüler de Tabutluklar diye bir mecmuayla çektiklerini anlatıyorlardı. Ancak dindarlar hiç acı çekmiyormuş gibi lanse ediliyorlardı. Risâle-i Nur talebelerinin ömürleri sürgünlerde, hapishanelerde geçiyordu. O zaman İnce Mehmet ve Yılanların Öcü solcuların çektiklerini anlatıyorsa ben de “Müslümanların çektiği ezaları anlatan bir roman yazmalıyım” dedim. 1967’de Minyeli Abdullah’la bu roman serisi başladı.

** Ama olay Mısır’da geçiyor…

Minyeli Abdullah’ın gerçek ismi Ankaralı Abdullah’tı. Benim ismim de Ömer Okçu. Ankaralı Abdullah deseydim kitap toplatılırdı. Kitabı yazan olarak gerçek ismim Ömer Okçu’yu yazsaydık, ben de hapishaneye girerdim. Defalarca mahkemeye verildim. 14 sene hapsim istendi. Ancak benim yazdığımı ispat edemediler.

Hekimoğlu İsmail kimdir?

1932 yılında Erzincan’da doğdu. Asıl adı, Ömer Okçu’dur. Dedesinin ismi olan Hekimoğlu İsmail imzasıyla yazılarını yazdı, böyle tanındı. Babası, İstiklal Savaşı sırasında Kâzım Karabekir Paşa’nın emrinde 4 yıl askerlik yaptıktan sonra, memleketine döndüğünde İstiklal Madalyası’nı satıp, viran olan şehrini yaptırdı.

Savaşlar içinde büyüyen Hekimoğlu İsmail’in anne ve babasının okuma yazması yoktu. Lise tahsilinden sonra, Amerika’da elektronik üzerine ihtisas yaptı. 1967’de meşhur Minyeli Abdullah romanını yazdı. O günden bu yana, pek çok dergi ve gazetede yazılar yazan Hekimoğlu’nun 30’dan fazla eseri vardır. Yurtiçi, yurtdışı konferansları da yüzlercedir.

Hasan Hüseyin Kemal

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir