DÜNYANIN EN YALNIZ ADAMI

Hür adam, alışkanlıkların döktüğü kalıplarda sahiciyle sahteyi ayırt edemeden yaşayan kalabalıklara balık sürülerinden başka şeylerin de heyecan verici olabileceğini duyurmak istiyordu. Bütün hayatı boş açılıp dolu yanaşan teknelerdi bu balıkçı köyünün.
Küçük hesapların, kıskançlıkların, cimriliklerin ve yoksullukların oltalarında çırpındığı bu balıkçılar bir gün hür adamın sesiyle uyandılar: “İnsanı hür kılan da yaşatan da iradedir. Geliniz ruhlarımızı birbirine dayayarak temizleyelim. Kararsızlığı alaşağı edip, yalanı susturalım. Ve genç bir arslan olan iradeyi uyandıralım artık. Herkes için tek bir gaye vardır. Bir tunç levha olmak; bunun üzerine Tanrı ne isterse yazar.” Hür adam o kadar içten konuşuyordu ki Norveç fiyortlarının sisi, her kelimesiyle bir ton azalıyor, “Diriliş”, “cesaret” ve “temizlik” üç bereketli tekne gibi açılıyordu denize. Ve hür adam, peşinden geleceklerinden en küçük bir kuşku duymadan düşüyordu köylülerin önüne. Deniz seviyesinden dağların zirvelerine doğru bir yürüyüş başlıyor, değişen manzarayla beraber terk ettikleri o eski tanıdık karışıyordu balıkçıların arasına: “Alışkanlık.” Yol sarp kayalara karışıp güçleştikçe tırmanış homurdanmalar başlıyor, alışkanlık kulaktan kulağa fısıldıyordu : “Nereye!” Hür adam niyetlerdeki çürümeyi fark ediyor, “Ha gayret! Az kaldı yolumuz!” diye yüreklendiriyordu kalabalığı. Ama o da ne köyün ağası elinde görünmez bir ağla yetişiyor balıkçılara. Bir anda her şeyi içine alan o cümleyi fırlatıyor: “Koşun! Balık sürüleri geldi!” Ruhlarını ağlara, bedenlerini yokuşlara bırakıyor balıkçılar. Bin bir zorlukla tırmandıkları tepelerden deliler gibi koşmaya başlıyorlar sahile, geride ölü bir kahraman bırakıp.

Henrik Ibsen’in kahramanı Brand’den başkası değil hür adam. Bir tiyatro kahramanıymış ne çıkar, hayat tiyatrodan başka ne! Öyle olmasa varlıklı bir iş adamı olan babası neden iflas etsin? Köşkün yerini neden tavan arası alsın? Neden “ev” e yabancılaşsın Ibsen; kâh doğduğu eve, kâh büyüdüğü şehre, kâh yaşadığı ülkeye. Hem aşık olsun Norveç’e hem ondan ayrı kalsın otuz yıl. Yıllar sonra yaşlı bir adam olarak geri döndüğünde, “Doğduğum yer burada, şu fiyortların yakınında ama… Vatanımı nerede bulacağım!” desin. Sekiz yaşında babasının kitapları arasında kuklalarını konuşturan yalnız çocuk, oyunlar yazsın adından başka Norveçle ilgisi olmayan Norveç Tiyatrosu’na. Ülkesini Danimarka’nın, ruhunu tutkularının boyunduruğundan kurtarmaya çalışsın. Kâh sınavlarda başarısız olup okulu bıraksın, kâh yedi yıl oyun yazmasın ıslıklanan bir oyununun ardından. Bir karabatak gibi tam kendisinden ümit kesildiğinde ortaya çıksın ve iradeyi anıtlaştıran o büyülü sözü söylesin: “Dünyanın en yalnız adamı, en güçlü adamıdır.” Yalnız, yani hür adam, özgürlüğü kaos için değil, insana büyük işler yapabilme kudreti verdiği için sevsin. Az konuşup çok düşünen bu adam vakti geldiğinde büyük perhizini bozsun ülkesi için. “Mutluluk sahip olmakta değil, sahip olmak için verilen mücadelededir,” diyerek Norveç Tiyatrosu’nu millileştirmek için Norveçliler Birliği’ni kursun, başarının ardından birlik siyasi bir kimlik kazanınca tekrar dönsün yalnızlığına. Bir zamanlar kitapları kiloyla satılırken, birden bütün sahneler onun oyunlarıyla dalgalansın. Gerçekçi tiyatronun temellerini atarak, bireyde sahici olanla sahte olanın, gerçeklikle yanılsamanın arasına sanat çizgisini çeksin.

Ibsen, insanlığın en büyük düşmanı olarak egoizmi işaret etti eserlerinde. Alışkanlıkların pençesinde kendini “iyi insan” sananlara karşı kahramanlarını çıkardı. Per Gynt adlı oyununda seyirciyi yeraltında yaşayan ve ilkeleri “Yalnız kendini kayır!” olan yaratıklarla tanıştırdı. Bu tanışma aslında egoizmin ve ihtirasların elinde tuhaf yaratıklara dönüşen insanı kendisiyle tanıştırmaktan başka bir şey değildi. Bu insanları yeniden ruh gücüne, iradeye ve dinginliğe çağırmak gerekiyordu ama nasıl? Işığa hazır olmayan ruhların üzerine bir anda nuru boca etmenin onları kaybetmek anlamına geldiğini söylüyordu Yaban Ördeği adlı oyununda. Hem Brand da yükseltmek isterken kaybetmemiş miydi balıkçıları! O halde kahraman “Siz de benim gibi yükselin!” dememeliydi insanlara. Hakikat yolunda tek başına da olsa yükselirken kalabalıkların elinden maharetle tutmalı, onlara kendi kalplerinin vuruşlarını hissettirmeliydi. Kendini sevenlere düşman muamelesi yapabilirdi halk buyruğa bürünürse davet. Her birey ancak irade gücüyle hakikatle buluşabilirdi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir