DÜNYAYI GÜZELLİK KURTARACAK







Güzellikte “göz” var. Gözün camı buzlanmışsa baharı beklemek gerekiyor, gözün camı kırılmışsa ustayı. Gözün camı buğulanmışsa işaret parmağıyla yaz: “Güzel ‘göz’den geliyor!” Fosforlu kaleminle işaretle sonra: Göz + el> Gözel> Güzel. Ve çevir meşin kaplı sözlüğün sayfalarını. Güzelde dur, “Göz alan” de ona.

“Biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hayranlık uyandıran.” Ne karşı çık bu tanıma ne de kabul et. Yolculuk uzun, kelimene yeni anlamlar yükle: ” İyi ve doğru” mesela. “Beklenene uygun”, “Açık ve sakin”, “Göze ve kulağa hoş gelen.” İyi de bir kurbağanın güzeli, küçük kafasından fırlamış iki patlak iri gözü, yassı ve geniş suratı, sarı karnı ve esmer sırtı ile dişisinden başkası değil Voltaire’e göre. Bir şeytana göre güzel, bir çift boynuz, dört cırnakla bir kuyruk. Güzeli gözle ilintili kılan Türkçe ne güzel! Güzeli hayalle ilintili kılan estetik! Sanatçı “görünmeyen”in peşinde. Ona göre yalnız “idea” güzel. Şekillerle başı dertte onun. Aşamasa da şekli “görünmeyen” etkisi arıyor onda. Çalınmış kanlarını cisimlere iade etmek istiyor. Bedenlerini överken ruhlarını kundaklayanları hem hayale hem akla davet ediyor. Epictetus’un kelimeleriyle yazıyor mektubunu: ” Sana senden gelmemiş özelliklerle övünme! Bir at, övünerek: ‘Ben güzelim!’ dese buna göz yumulabilir. Ama sen böbürlenerek ‘güzel bir atım var!’ dersen, bil ki güzel bir atın olmakla övünüyorsun. Bu güzellikten sana düşen nedir? Hayalini kullanman. O halde hayal gücünü kullanırken tabiatı gözet.”

Tabiat! Nereye baksanız güzel! Ressamlar fırçalarını, yazarlar kalemlerini bırakıyor kumsala. Kalemlerden ve fırçalardan bir dağı tutuşturuyorlar sonra. Ellerini uzatıp ısınıyorlar etrafında halkalar oluşturup. Bir kış gecesine bir yaz şarkısı katıyorlar neşeyle: “Nereye baksanız güzel!” Vakit ilerliyor. Dalgakıran dalgaları, yelkovan siyahı kovuyor. Deniz fenerleri aynı sahilden sesleniyor kaptanlara. Sabaha kadar söylüyorlar, hep aynı şarkı. Uyku sisinde kayboluyorlar, hep aynı yazgı. Uyandıklarında ilk işleri yüzlerini yıkamak oluyor, sonra ellerinde çakılar, ağaçlara tırmanıyorlar. Güzelin farkında olmak ne güzel! Yeni kalemler, yeni fırçalar kesiyorlar dallardan. Alevler yükselirken “Nereye baksanız güzel!” şarkısını söyleyebilmek için her akşam.

Tabiat! Güzel’in galerisi! Uzun kuyruklar oluşmalıydı. İn cin top oynuyor duvarsız bahçede. Yerdeki yapraklar ağaçlarına geri dönmek istiyor. Gökteki bulutlar ırmaklarına. Duyurulmamış mı sergi? Afişler nerede! Nerede spikerlerin kâğıtları? Gerçeküstü resimlerle dolarken kataloglar, hakikatin tabloları nerede? Eserler kendi aralarında fısıldaşıyor. Kendi aralarında övüyorlar Güzel’i. Her şey Güzel’i anıyor ne güzel! Fakat “Güzel” görünmüyor ne tuhaf! Yalnız “Güzel” görünüyor her yerde, ne görkemli! Ancak metruk gözlere tahtalar çakılmış, ne acı! Mesruk gözler yuvarlanıyor koridorlarda, ne garip! Sen ey imza arayan! Bir tablodan diğerine soluk soluğa. “Bunda da yok, bunda da!” diye çığlıklar atan. Sen ey imza arayan! Pencerene çakılan tahtaları sök. İmzadan başka bir şey olmadığını göreceksin sergide.

Serginin süresini kimse bilmiyor. Her an kaldırılabilir. Budalaca bekliyor insan. Ölene kadar sürecek sergi. Bir vakit bulup gidecek nasıl olsa. Mahrum kalmayacak güzellikten. Kasasına kilitlediği altınları kadar emin tabiat müzesinde kaybolmayacağından. Hafızası güçlü, şifreyi hatırlayabilir istediği anda. O ana kadar çirkinden vazgeçmeyebilir. Üstelik güzel adını verebilir ona. Hoşgörülüdür hakikat. Ona olan borcunu erteleyebilir sürekli. Dudaklarını nasıl kullanacağına kendi karar verecek elbette. “Allah’ın emrettiği şey ‘güzel’ yasakladığı şey ‘çirkin'” diyen sûfiye gülebilir. Dudak bükebilir, “Sevgili olan güzeldir,” diyen Tolstoy’a. Serginin süresini kimse bilmiyor. Saatin sırrı var sırdaşı yok. Tam yola çıkmışken kaldırılabilir. Tabelalar yer değiştirebilir. İndirilebilir kepenkler. Dolar birden yönlerin son kullanma tarihi. Serginin kapısı çalınırken telaşla. Güneş doğabilir batıdan.

Serginin süresini kimse bilmiyor. Her an kaldırılabilir. Budalaca bekliyor insan. Hayır beklemiyor, kuyumcu vitrinlerini seyrediyor sırayla. Ah ne çok sarraf var! Ne çok çarşı, ne çok dükkan, ne çok kilit! Elbette sıra sergiye de gelecek. Sarıdan bıktığı gün haberi olacak mevsim değişti. Mutlak Güzel’den haberdar olamadıysa da ne gam! Hafızası hala keskin. Ne demişti ruhun kuyumcusu Dostoyevski, Budala’da: “Dünyayı güzellik kurtaracak!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir