DUVARIN ÜSTÜNDEKİ ÇOCUK

Duvarlar baştan çıkarır çocukları. Fare görmüş kediler gibi fırlar gözleri yuvalarından. Annelerinin, “Düşersin!” çığlıkları arasında ellerinden kurtulup bir sıçrayışta üzerlerine çıkar, muzaffer bir edayla iki yana açarlar kollarını.
Çocuk duvarı ele geçirmiştir. Fakat o bununla yetinmez. Asıl zaferin ele geçirmek değil, fethedilen yerde düşmeden yürüyebilmek olduğunu bilir. Bilir ve kollarını kapatmadan yürümeye başlar o dar yolda. Duvar ne kadar inceyse kollara o kadar rol düşer ve roller unutulmadıkça denge bozulmaz. Anne, “Hiç olmazsa elimi tut!” diye yalvarır çocuğa. Çocuk kıkırdayarak reddeder bu yardımı. Kendisine etki eden kuvvetler arasındaki kavgadan haberi olmasa da zaferi o kazanır. “Ağırlık merkezi”nin ne olduğunu bilmese de kahkahalarla yol alır duvarda. Anne duvarın dibinde bekliyor. Beklesin. Anne duvarın yanından yürüyor. Yürüsün. Fakat çocuk bir daha inmiyor duvardan. Yürürken saçları uzuyor. Yürürken uzuyor boyu. Yürürken ağırlaşıyor. Yürürken bıyıkları çıkıyor. Okula gidiyor yürürken. Yürürken evleniyor. Çocukları oluyor yürürken. İşte o zaman iniyor çocuklar duvardan yere. Annelerinin çığlıkları arasında yeni duvarlara sıçrıyorlar.


Duvarlar baştan çıkarır büyükleri. Bir duvarın üzerinde yol aldıklarını fark ettiklerinde aşağıya bakarlar korkuyla. Duvarın bir tarafında güneş, diğer tarafında ay. Duvarın bir tarafında bahar, diğer tarafında kış. Duvarın bir tarafında bekçi, diğer tarafında hırsız. Duvarın bir tarafında vaha, diğer tarafında çöl. Duvarın bir tarafında kuzu, diğer tarafında kurt. Hayaşi çizgisi gibi uzuyor duvar. Uzuyor ve yükseliyor durmadan. Yükseliyor ve kuşbakışı seyrediyor insan iki vadiyi: Musa ile Firavun. Maat ile İsfet. Yin ile Yang. Artık kollarını kullanmayacak, büyüdü. Dengesini aklıyla kurabilir. Yağmurun fazlasının sel olduğunu bilmeyecek ne var. Işığın fazlasının görmeye engel olduğunu. Sevginin fazlasına bak; tanrılaştırıyor insanı. Sonra insan olduğunu fark ediyor bir gün, hata yaptı çünkü tanrısı. Parçalanmayı hak ediyor baltayla. Ya düşerse duvardan. Düşmez. Alıştı üzerinde yürümeye. Aklını seviyor. İhanet etmez aklı ona. Biraz eğilse serapa ne olur, hakikat yanı başında. Biraz yaklaşsa güneşe ne olur, bir güğüm gibi taşıyor ayı sırtında. Biraz tebessüm etse kurda ne olur, kuzu bekliyor ağılında.


Duvarlar yere çarpar büyükleri. Ayaklarını denk almamışlardır çünkü. Denklemi kuramamış, bağlayamamışlardır dengi. Yağmurlar maske takıp evlerini basmış, makaslar eldiven takıp göklerini parçalamış, ateşler dağdan inip şehirlerini yakmıştır. Güneş aniden tahterevalliden inmiş, tahterevalli bir mancınık gibi fırlatmıştır ayı. Cambaz elindeki değneği mızrak yapıp saplamıştır göğe. Ay kan damlatarak kaymıştır gökten. Cambaz değneksiz kalınca yuvarlanmıştır boşluğa. Bu kez çocuklar çığlık atmışlardır anneleri yerine. Cambaz düşüyor, ipte kim yürüyecek! Molla Câmi’de bir telaş. Bir o yana, bir bu yana koşuyor Baharistan’da. Çığlıkları çocuk çığlıklarına karışıyor: “Gül bağdan gitti, çerçöpü neyleyeyim. Şah şehirde yok bekçiyi ne yapayım! Güzel bir kafes, güzellik ve sevimlilik bir tûti gibidir. Tûti uçtuktan sonra kafesi ne edeyim!”


Duvarlar masal anlatır üzerlerinde yürüyen çocuklara yaşlandıklarında. Çocuklar kollarını açarak kulak verirler bu yaşlı sese. “Aman dikkat! Kimler düşmedi ki buradan! Çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Siz gözünüzü ayırmayın sakın ayaklarınızdan. Ben anlatayım masalımı. Bir varmış bir yokmuş…” Burada susmuş duvar. Çocuklar suskunluğun devam ettiğini görünce bağrışmışlar, “E sonra ne olmuş?” Duvar hırıltılı bir sesle: “Bu kadar masal!” Çocuklar basmışlar çığlığı yeniden: “Bu kadar mı!” Hiçbir şey anlamamışlar masaldan. Bu uzun duvara yakışıyor mu bu kısa masal! Bir şaka olmalı. Güldürmek istiyor dişsiz ihtiyar. Zembereği atmış çocukların o anda. Kahkahaları bir sarmaşık gibi uzamaya başlamış. Çocuklarla birlikte yürümüş sarmaşık. “Bir varmış, bir yokmuş” derken sallanmış duvar. Bir sağa bir sola eğilmiş. Bir yükselmiş, bir alçalmış yere. Sonra çatlamış ve sarmaşığı izlemiş çatlak. Duvar, sarmaşık ve çatlak birlikte uzuyor. Sonunda -hangi son- çökmüş duvar, uçuşmuş taşlar. Her yer toz duman. Her yer hiçbir yer. Son sözü: “Bir varmış, bir yokmuş, işte denge!” Zaman alt üst olmuş. Dirilmiş ölüler. Hayata kavuşur kavuşmaz ölümden konuşmaya başlamışlar ve bir soru sormuş arkadaşı Diyojen’e:


– Öldüğün zaman seni nasıl gömelim?


– Yüzü koyun. Çünkü yakında nasıl olsa her şey alt üst olacak!



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir