Edebiyat tacı onurlu başta parıldar

1341’de ödül “Şairlik Tacı”ydı. Roma Senatosu’ndan aldığı mektubu okuyordu 37 yaşındaki şair. Coşku yalnız yönetenlerin değil yönetilenlerin de coşkusuydu. Senato tercüman olmuştu, halk bu tacın onurlu bir başta parlamasını istiyordu. Roma halkı büyük şenliklerini nihayet büyük bir ödülle taçlandıracaktı.

“Ey benim İtalyam! Güzel vücudunda gördüğüm bunca öldürücü yaraya bakılırsa, belki boşuna söylüyorum; ama olsun…” diye başlayan ünlü “İtalya’ya” şiirinin doğduğu baştı tacın kaidesi.
Ülkesinden uzakta olduğu zamanlarda bile “İtalyan göklerini derin nefeslerimle kokladım!” diyen Petrarca’ydı mektubu okurken elleri titreyen. O Petrarca ki yeni şeyler görme ve öğrenme arzusuyla başta Fransa, Almanya ve Belçika olmak üzere Avrupa’yı keşfettiği günlerde bile şunları söylemekten geri durmuyordu: “Gördüklerimi ülkemdekilerle kıyaslıyordum.

Ancak hayranlıkla seyrettiğim şeyler asla vatanımı gözümde küçük düşürmedi. Dahası ne kadar uzaklaştımsa yurdumdan İtalyan toprağına hayranlığım o kadar büyüdü.”

Şair, bir zamanlar ülkesini “dünyanın efendisi” yapan ruhu arıyor, yarımadadaki iç savaşları derin bir üzüntüyle izliyor, aralarındaki ihtilafları Alman paralı askerleriyle çözmeye çalışan İtalyan aileleri karşısında dehşete kapılıyordu. İtalyanların birliğini temin edecek bir milli monarşiye ihtiyaç olduğunu, yabancı milislerin bir an önce ülkeyi terk etmesi gerektiğini dillendiren Petrarca, “Milletin gözyaşlarına merhamet ediniz!”, “Bu yabancı kılıçların burada işi ne!”, “Tufanı ellerimizle hazırlarsak kurtuluşu kimden bekleyebiliriz!”, “Siz prenslerin birbirine zıt ihtirasları dünyanın en güzel beldesini yıkıyor!”, “Beyler! Zaman nasıl uçuyor, ömür nasıl geçiyor ve ölüm nasıl tünüyor omuzlarımızda!” diyordu.

Bu yüzden aynı anda teklif edilen iki defne tacından Paris Üniversitesi mühürlü olanını reddediyor, Roma Senatosu’nun tacını ise Napoli’ye gidip bilge kral Roberto d’Angio’ya bu ödülü gerçekten hak edip etmediğini sorduktan ve üç gün boyunca sekiz sınavdan geçtikten sonra kabul ediyordu.

Dante gibi tek bir şehre değil, tüm İtalya’ya aşıktı Petrarca. Bir de Laura’ya. Ülkesine olan aşkından önce Laura’ya olan aşkı ona şairlik tacını giydirmiş, 23 yaşında görüp sevdiği ve gerçek adını hiçbir zaman açıklamadığı bu hayal için ölene dek 7.500 dize yazmıştı. İtalyan Edebiyatı’nın efsanevi eseri Canzoniere’de toplanan bu mısralar sevileni yüceltmede öyle bir düşsel boyut kazanmıştı ki, kimileri Laura’nın yaşamış bir kadın olduğundan şüphe etmişler, Laura kelimesinin Laurea (Şairlik Tacı) kelimesinin bir alegorisi olduğunu ileri sürmüşlerdi.

Şairse bu iddiaları, “Keşke öyle olsaydı! İnanın kimse acı çekmeden yıllarca acı çekmiş taklidi yapamaz!” diye cevaplamış, ancak asıl cevabı aşkın ateşiyle halden hale giren şiirleriyle vermişti. Zamanla maddeden soyutlanıp manaya dönüşen bu aşk, zâhirî güzellikten bâtınî güzelliğe yönelmiş, bir süre sonra da daha büyük bir aşkla yer değiştirerek sonsuzluğun kapısını çalmıştır. Bir mektubunda şairin ifade ettiği gibi “… sona yaklaşırken yitirilmiş zamanı yeniden kazanmak için adımları hızlandırmak gerekmektedir.” Madem ömrün sonuna yaklaşılmıştır, tutkulardan, korkulardan ve umutlardan arınmış bir insan gibi hayata bakmanın, o gözle adaletli bir hüküm vermenin vakti gelmiştir.

İşte o zaman Petrarca, egosunun dizginlerine asılarak şöyle haykırmıştır: “Gençken kendim dışında bütün dünyayı, olgunlukta kendimi küçük görmüştüm. Şimdi ihtiyarlıkta hem kendimi hem de dünyayı küçük görüyorum.”

Hangi ayağıyla topalladığını görmüştü Petrarca. “Bağrıma bastığım bir şey yok.” derken bütün dünyayı kucaklamaya çalışmış, sonra geçici bir düş olduğunu fark etmişti sarıldığı her şeyin. Ve sonunda şiirleri dualara dönüşmüştü Petrarca’nın.

Ölümü, ‘arzın hapishanesinden çıkış’ olarak tanımlayan şair, Son Ümit Sonesi’nde ömrün hakkını veremeyişinden yakınmış, dindar bir insan gibi ölmeyi dileyerek hayatla ölümün dengesini kurmaya çalışmıştı: “Sürdürüyorum ağlamayı boş geçen günlerime/geçirdim tüm zamanımı uğraşlarla ölümlü ve acı veren/bilmedim uçmayı kanatlarıma rağmen/Sen ki görüyorsun yakışıksız kusurlarımı dine karşı,/ey göklerin kralı, gözün görmediği ve ölümsüz/yardım et yolundan sapmış yüreğime ve hatalara açık/gider kusurlarını o engin hoşgörünle/öyle ki, savaşta ya da fırtınalarda yaşamış olsam da/barış içinde ve huzur limanında ölmek isterim/yaşam boşuna geçmiş olsa da, ölüm onurlu olsun en azından./Bana arta kalan o birkaç günümü yaşamak/ve ardından ölmek için, gerektiği biçimde yardım elini uzat:/sen de biliyorsun ki yoktur kimsem senden başka.” Ölümün okurken, yazarken ya da dua edip ağlarken kendisini bulmasını temenni etmişti Petrarca. Bir gün duası kabul olmuş, masasında çalışırken takmıştı sonsuzluk tacını.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir