EDİRNE’DE BİR VELİ (HASAN SEZAİ HZ)

Edirne’nin çok farklı bir yeri vardır benim dünyamda.


Belki de Sinan ustanın ustalık döneminde yaptığı Selimiye caminin bu şehirde olmasından kaynaklanan bir ayrıcalıktır bu hissettiğim. Manevi değeri çok yüksek olan bu şehre Selimiye farklı bir katkıda bunup değerine değer katmış diye düşünürüm. Hiçbir şehre nasip olmayan tarihi bir dokuya bürünmüş bu şehir.



Tarihi Roma yolu üzerinde (Via Egnetia) bir merkez oluşturan Edirne’de ilk göze çarpan muhteşem heybeti ile Selimiye’dir.



Caminin konum olarak seçildiği yer o kadar isabetlidir ki, şehre girişte ister istemez oraya doğru istikametlenirsiniz. Mimar Sinan’ın 80 yaşında ustalık eseri olarak inşa ettiği Selimiye yi kondurduğu yer öylesine ustalıkla seçilmiştir ki bu durum insanı hayretlere düşürür.



2. Selimin emriyle yapımına başlanan Selimiye cami 31.28 metre çapındaki kubbesi ile Sinan’ın Ayasofya’ya bir meydan okuma bir başkaldırıma savaşıdır ki bu savaşında galibi o olmuştur.


8 büyük payeye oturan kubbenin ihtişamı insanı gerçekten büyüler.


Sadece Selimiye’yi seyretmek için o kadar yolu bir hafta sonu tepmeğe değer düşüncesiyle yola koyulduk.


Birazdan Edirne’ye girecek ve o ihtişamlı yapının minareleri ile karşılaşacağız. Ve öğle namazımızı burada eda etmenin mutluluğunu yaşayacağız.



Namaz boyunca mekânın verdiği huşu ve huzuru yakalamışken etrafı tek tek gözden geçiriyorum. Mihrap ve minberdeki mermer işçiliğinin zarafeti, 16 yy en güzel çini örnekleri, sedef işçiliklerinin varabileceği en üst noktadaki incelikler, erişilmesi imkânsız olan mimari özelliğin tamamlayıcı bir unsuru olmuşlar.


Hem iç mekândaki huzur, hem de dış mekândaki sadelik İslam mimarisinin en önemli özelliğini taşımakta.


Dışı gösterişten uzak ve sade, iç ise aynen maneviyat gibi işlenerek kazanılan güzelliklerle bezenmiş. Güneşli bir günün yaşandığı şu anda ışığın ibadethaneye bir süzülüşü var ki görmeye değer. Sanki Sinan usta her şeyi hesapladığı gibi ışığın kapıdan süzülüşünü dahi hesaplarının içine katmış. Kapıdan içeri girenler sanki bir nur demetinin içinde içeriye giriyorlar. Her şeyin inceden inceye düşünüldüğü yapı içinde defalarca Koca Sinan ustaya fatihalar okuyarak bu eserini nasıl yapabildiği konusunda tefekküre dalıyorum.



Gerçekten burasını Allahın bir kulunun elini kullanarak bizzat yaptığı bir ibadethane olduğu fikrini bende katılıyorum. Çünkü burası bir kul yapısına benzemiyor. Selimiye için anlatılacak o kadar çok şey var ki ama zaman ilerliyor Edirne’de daha gezilecek pek çok yerin olduğunu düşünerek camiden ayrılmak için kapıya yöneliyorum.


Kapıda ayakkabılarımı giyerken yaşlı bir dede selam veriyor ve


“Hoş geldiniz” diyor.


“Hoş bulduk baba” dedikten sonra soruyor.


“Her yeri gezdiniz mi?”


“Gezeceğiz inşallah” diye cevap veriyorum.


“Hasan Sezaiye’de uğrayın, benim selamımı söyleyin” diyerek bize bir şey hatırlatmak istiyor.



Edirne’ye gelmişken ciğer yemeden gitmek olmaz diye çarşının yolunu tutuyoruz. Gerçekten ne kadar farklı bir tadı var burada pişen ciğerin. Hayvanın yediği otundan, içtiği suyundan olmalı ki böylesine bir lezzet vermiş Rabbim etine.


Daha sonrada dönme vakti yaklaştığında Meriç nehri kenarında çay içmeyi planlıyoruz. Havanın güzelliği ve tatil sebebi ile her yer çok kalabalık. Çaylarımızı yudumlarken bir yandan da nazlı edası ile akan Meriç nehrini seyre dalıyoruz.



Kim bilir nelere sahne olmuş bu şehir. 1361 yılında 1. Murat tarafından Bizanslılardan alınarak tam 90 sene Osmanlının baş şehri olarak kalmış. Ne eserler verilmiş burada. Şehzadeler yetiştirmiş, sultanlara ev sahipliği yapmış, tarihi eserleri ile dünyanın dikkatlerini üzerine çekmiş. Ve hala daha bu güzellikleri görmeye gelen yüzlerce misafirlere ev sahipliğini sürdürümekte.



Artık saatler ilerliyor ve dönme vaktimiz gittikçe yaklaşıyor. Geri dönüş yolu üzerinden geçerken birden gözüme üzerinde “Hasan Sezai Hz “yazan bir levha takılıyor. Hemen aklıma caminin kapısında rastladığım yaşlı babanın söyledikleri geliyor. Üstelik bir de bizimle ona selam gönderdiğini düşünüyorum.


Selam boyna borçtur. Hemen ok istikametini takip ederek 1 km ileride mahalle içinde bir türbeye ulaşıyoruz.


Türbeden içeri girerken birden bire neredeyse bu veliye uğramadan buran ayrılacaktım diye içimde bir üzüntü duyuyorum. Aklıma bizi buraya yönlendiren yaşlı baba geliyor.



Hayatta hiçbir şey tesadüf değil ki. Her şey bir plan dahilinde dizayn edilmiş.


Bu büyük veli hakkında o kadar çok şeyler okumuştum ki. Hatta 1975 Kıbrıs çıkarmasında bir uçağın pilotuna bomba atacağı yerleri gösteren, sonrada pilotun “Sen kimsin baba” diye sorduğunda ” Bana Hasan Sezai derler, ziyaretime gel. Beni herkes tanır” diyenin o olduğunu hatırlıyorum.


Ama yaşadığı devirde bütün veliler gibi anlaşılmayan, yalanlanan, alay edilen kapısına geyik boynuzu bile asılıp iftiraya uğrayan bu veli ile burada karşılaşmak beni o kadar çok heyecanlandırıyor ki. Kendisi ile ilgili pek çok menkıbe okumuş olmama rağmen aklımda en çok kalan kapısına geyik boynuzu asılma hikâyesiydi. Hikâye o kadar ibret alınası bir olay ki Yüce Allah velileri ile alay edilmesine müsaade etmediğini bir kere daha insanların zihinlerine çakmış.


Hikâye şöyle anlatılıyor.”Edirne’de yaşamakta olan bir hayat kadını vardır ki o bir gün yaptıklarına pişman olup tövbe eder ve Allahın yoluna girer. Ama ne yazık ki bir gurup serseri onu bir türlü rahat bırakmaz. Her yerde önüne çıkar ona geçmişini hatırlatıp tacizde bulunurlar. O da bu durum karşısında büyük veli Hasan Sezai Hazretlerinin kapısını çalıp ondan yardım talebinde bulunur.



Hasan Sezai Hazretleri onu dergâhına kabul eder, orada kendisine bir oda verip ibadetlerini rahatça yapmasını sağlar. Ama kötü kalpli fitneci insanlar bu durum karşısında dedikodu çıkartırlar. Dergâhın kapısına bir geyik boynuzu asarak onlarla alay ederler.


Bu durum karşısında Allahın velisi hiç ses çıkarmaz ve boynuzu içeri alarak olaylara sabreder, sonucu bekler.



Kısa bir süre sonra şehir halkından fitne çıkaranlar uyuz hastalığa yakalanırlar. Her tarafları kaşınmaya başlar ve dertlerine bir türlü çare bulamazlar. Bu duruma dayanamayan Hasan Sezai Hazretleri bir gece kılık değiştirerek halkın arasına girer ve çarelerinin Hasan Sezai dergâhında olduğunu anlatır. Çaresizlik içinde olan hastalar teker teker dergâhın kapısını çalarlar. Hasan Sezai Hazretleri kapısına asılan geyik boynuzundan elde ettiği tozları kaşınanlara vererek onların hastalıklarını Allah’ın izni ile iyi eder.



Bu durum karşısında yaptıkları hatanın farkına varan fitneciler af dileyerek tövbe ederler. Bu büyük veli daha pek çok kerameti ile bulunduğu şehre rahmet olmaya devam der. Kendisine yapılanlardan dolayı kimseye kızmaz, kapısına gelenleri irşad ederek Allahın yoluna sokar.



1738 senesinde vefat eden Hazretin türbesi Meydan Mahallesi Süleymaniye küçük pazarı caddesinde bulunmakta ve o kapısına asılan geyik boynuzu da oracıkta bir vitrin içinde sergilenmektedir.


Bir yandan bahçesinde rengârenk güllerin açtığı bu küçük türbede biraz vakit geçirip onu bulmanın mutluluğunu yaşıyorum. Bir yandan da cami kapısında gördüğüm yaşlı babanın selamını kendine iletmeyi ihmal etmiyorum. Eğer o yaşlıyla karşılaşmamış olsaydım belki de bu büyük veliyi ziyaret etmeden buradan ayrılacaktım. Bu benim için ne kadar üzüntü veren bir durum olacaktı. Belki de buda büyük velinin bir kerametidir diye içimden geçiriyorum. Hiç aklımda olmayan bir ziyareti hatırlatmak için bir dostunu yolumuza çıkartıyor ve yolumuzu buradan geçiriyor.


Güzel bir hafta sonunun en güzel anıydı yaşadığım bu an.


Hikâyelerini okuduğum, filmlerini seyrettiğim Hasan Sezai hazretlerini bulmuş, onu ziyaret ederek anlatılan geyik boynuzunu gözlerimle görmüştüm.


İftiranın kötülüğünü, zannın Allah katında mutlaka hesabının kesileceğini bir kere daha idrak ederek Cenabı Allahın ilahi adaletine bir kere daha hayran kalmıştım.


Zan ne kötü bir şeydi. Zannetmek, bilmeden, görmeden bir şey hakkında hüküm vermek insanları değerlendirirken dünya gözü ile hüküm vermek ne kadar yanlıştı.


Yaşanılan her olayda Allah’ın vermek istediği ne kadar çok mesaj vardı.


Bir güne sığabilen bir gezi için ne kadar ibret alınacak olaylar yaşamıştım.


Her şeyde onun ilahi iradesini görebilmek, işlenilen her işçilikte onun sanatkâr elini hissedebilmek, yaşlı bir ihtiyar üzerindeki tasarrufunu fark edebilmek daha bir güne sığabilecek yüzlerce olayda onun büyüklüğüne sığınabilmek ne kadar da muhteşemdi.


Gezmek sadece vasıta, amaç daha çok şeylerin farkına varabilmek ve farkı fark edebilmek. Allah dostlarının diğer insanlar arasında ki farkını anlayabilmek. Bir kişinin kurtuluşu için her şeyi göğüsleyebilmeleri, her şeyi göze alabilmeleri. Üzerinden asırlar geçse de hala daha orada himmeti ile insanları aydınlatan bir veli. Ve ustalığına akıl ermeyen bir dehanın şehre kattığı değer. Doğru yapılan her şeyin gün geçtikçe değer kazanması ve hiç unutulmaması.


Bin güne sığmayacak kadar, bir güne sığan güzelliklerin yaşandığı Edirne…


Ve Edirne’de yaşamış bir veli, Hasan Sezai Hazretleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir