EFSUNLU BELDE VE MİHMANDAR-I RESUL ( EYÜP SULTAN)

Aşıklar Sultanı Ali babanın kabrine çıkmak için dik merdivenleri tırmanırken her zaman o heyecanı hissederim içimde. Biraz sonra o ilahi güzellikle karşılaşmanın heyecanıdır bu. Eyüp Sultan ve nazlı bir gelin gibi süzülen Haliç en güzel buradan hissedilir çünkü. Âşıklar Sultanının başında yüzyıllık ağaçlar ve hiç durmadan öten beyaz karga, cennetten gelmişçesine ilahi bir sesi fısıldar her defasında bana. Bir yanda pembe gülleri, bir yanda mor zambaklarıyla süslenmiş mezarında sessizce yatan Âşıklar sultanı, kalbime konuşur her defasında. Anlatılmaz ilahi bir güzelliği vardır buranın. Ezan sesi ile irkilir dua ederken Hakkın huzurunda duruyormuş gibi yakın hissederim kendimi burada.
Dua! İşte tam dua zamanıdır ezanın okunduğu o an. Ellerin gökyüzüne açılacağı andır işte şimdi.

“Eğer duan kabul olsun istersen, kalbini hakkı dost edinmiş birinin kalbine bağla”
Kalpleri Allah’ın cemaline ayna olmuş öyle gönül dostu insanlar vardır ki, onların muhabbeti seni alır manevi hazinelerin kuyusuna daldırır.
Onların gönlündeki hazineleri görünce dünyadaki bütün hazinelerden vazgeçersin.
Kalbinden dünya aşkını sök at, yoksa ilahi aşkı kalbine sokamazsın” derdi Derviş baba.

İlahi aşk, işte 80 yaşında kalbinde taşıdığı o ilahi aşk ile kilometrelerce yoldan fetih için gelen Eyüp Sultan Hazretlerinin hediyesiydi bu belde.
Kuran’da Sebe suresinde bahsedilen Beldetün -Tayyibetün olarak geçen korunmaya alınan helal belde İstanbul, Peygamber Efendimiz tarafından fetih ile müjdelenmiş belde İstanbul. Bu sebeptendir ki birçok sahabbi buraya gelip bu belde uğruna burada Şehit düşmüştür.

Bir zamanlar burası yemyeşil ağaçların yeşerttiği, fulya bahçelerinin, miski güllerinin yetiştiği hayal misali bir beldeymiş. Bu güzelim çimenlerde kuzular, inekler otlar, buradan ülkenin en lezzetli sütleri kaymağı elde edilirmiş. Can eriği, bademleri ve envai çeşit meyveleri ile ünlü ama basit bir sütçü köyüymüş burası. Zaten o zamanlar yeşil anlamına gelen “Cozmidion” ismi ile anılırmış bu küçücük köy. Yemyeşil kırlarda doludizgin koşuşan hayvanları avlamak için de İmparatorlar gelirmiş buraya.

Bu beldede ki Aya Fontini, Ayios Pantelemon, Ayios Angargyras, Ayios Kozma ve Domianos isimli mabetler oraya gelen yerli halk ile dolup taşarmış. Bu günkü Eyüp Sultan Camiinin hemen arkasındaki yamaçta inşa edilen Ayios Mamas manastırı ise Bizans İmparatorlarının silah kuşanma merasimlerinin yapıldığı yermiş. Ve bu beldenin maneviyatına, uğruna inanırlarmış. Bu gelenek hiç bozulmadan Osmanlı dönemine kadar da devam etmiş. II. Beyazıt Han, Vahdettin Han da burada kılıç kuşanmışlar.

Mihmandar-ı Resul

Asıl adı Halid Bin Zeyd olan Eyüp Sultan Hazretleri, Peygamber Efendimizi Medine’de evinde misafir edip ona kılavuzluk ettiği için “Mihmandar-ı Resul ” ismiyle anılır. Kendisi Hazrec kabilesinden ve Neccar Oğullarındandır. Şeceresi birkaç göbek yukarıda hem baba, hem de ana tarafından Hz Peygamberin nesebi ile birleşir. Babasının adı Zeyd, annesinin adı Hind ‘dir Medine de ilk Müslüman olan sahabbilerden ve en son vefat edenlerdendir. Aynı zamanda Hz Muhammed (s.a.v) in evinde kaldığı 7 ay boyunca onun vahiy kâtipliğini yapıp kendisinden 400 kadar hadisini naklettiği söylenir.

Halid Bin Zeyd 80 yaşında Arapların İstanbul`u yedinci kuşatması sırasında Emevi hükümdarlarından Ebu Süfyan emrindeki orduyla bu şehre gelip burada şehit düşer. Ölmeden önce yanında bulunanlara şöyle vasiyet ettiği rivayet edilir.
“Allah Resulünden duymuştum ki Kostantiniyye surlarının dışına Ashabımdan Salih bir kul gömülecektir.” İşte Resulullahın Salih kulum dediği kişi inşallah ben olurum. Vefatımdan sonra beni Bizans surlarının dışına gömün.

Şehit düştüğünde etrafındakiler vasiyetini tutarlar ve Bizans surlarının dışına gömülür. Onun gömüldüğü yerden gökyüzüne doğru göz alıcı bir ışık yayıldığı her kes tarafından görülür. Bizanslılar bunun ne olduğunu bir türlü anlayamazlar. Ordu kumandanı Muaviye’nin oğlu Yezid’ i yanına çağırıp bu nurun ne olduğunu sorar. Yezid orada gömülen kişinin son Peygamberin mihmandarı ve aynı zamanda himmetine sığınılacak biri olduğundan bahseder. Bunun üzerine kabrinin başına hemen bir türbe yapılır. Burası darda kalanların ziyaretine gidip himmet için dua ettikleri bir ziyaret merkezi olur. Latinlerin şehri yakıp yıkmaları ile türbenin izleri de tamamen ortadan kaybolur.

Fatih Sultan Mehmet Hanın İstanbul’u fethetmesiyle ilk yapacağı işlerden biri bu kabri bulup meydana çıkartmak ve tekrar ziyarete sunmaktır. Bu görev Akşemseddin Hazretlerine verilir.

Toklu Tepesi denilen mevkiden zaman zaman her yeri aydınlatan bir nurun geldiği Akşemseddin Hazretlerine bildirilir. Akşemsettin Hazretleri hemen oraya ulaşıp seccadesini yayar ve uzunca bir namaz kılar. Gözyaşları ile seccadesi sırılsıklama olmuş ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştür. Nihayet başını kaldırıp
“Alemdar-ı Resul bu mahalde meftundur” diye etrafındakileri müjdeler. Bir rivayete göre; buraya hemen iki servi ağacı dikilerek işaret konulur. Fatih sultan Mehmet Han bu durumdan emin olmak için gizlice servi ağaçlarını söktürüp başka bir yere diktirir ve ağaçların yerine kendi yüzüğünü gömer. Ertesi sabah Akşemsettin Hazretleri yüzüğün gömüldüğü yere gelir ve sultana dönerek “Mefta buradadır, servileri diktiğiniz yer merhumun yıkandığı yerdir” der. 3 kişi yüzüğün gömüldüğü yeri kazarlar, toprağın altından yeşil somakiden bir taş çıkartırlar.
Üzerinde kûfi yazı ile yazılmış “Hâzâ kabri Eba Eyübu Ensari” yazısını görürler, safran ile boyanmış bir kefen içinde bedeni taptaze hiç bozulmadan muhafaza edilmiştir. Sağ elinde tunç bir mühür tutmaktadır. Hemen bunun üzerine bir türbe ve cami inşa edilmesi için Fatih Sultan Mehmet Han emir buyurur. Servilerin dikildiği yere ise çeşme yaptırılır.
1453 de başlayıp 1458 de biten Eyüp Sultan Caminin özelliği Türklerin İstanbul’da inşa ettikleri ilk mabet olmasıdır. Türk halkının manevi ruhu bu merkezde yeşerip buradan kök salacaktır. Ve burası Kâbe’den sonra ikinci manevi kapı olacaktır.

1458 yılında biten bu caminin etrafına daha sonra mescit, medrese, han, hamam, çarşı ilave edilerek burası artık Eyüp Sultan adı ile anılacak manevi bir beldeye dönüştürülür.
Bu gün var olan cami 1800 yılında tamamen yıkılarak Hüseyin Efendi gözetiminde yeniden inşa edilmiştir.

Burası birçok veliye ev sahipliği yapan manevi bir merkezdir. İşte Toklu tepede Hz el-Cabir, Hz Hafir, Abdullah el -Ensari, Hz Ka’b, Hz Edhem gibi büyük velilerin kabirleri bulunmaktadır.
Eyüp Sultan kabristanında ise yine tarihe mal olmuş kişilerden Ali Kuşçu, Ebussuud Efendi, Ferhat Paşa, Lala Mustafa, Siyavuş Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Mareşal Fevzi Çakmak, Necip Fazıl Kısakürek, Şimşir baba, Mehmet Pertev Paşa gibi büyük manevi şahıslar yatmaktadır.
Burası aynı zamanda Eyüp, Galata, Üsküdar, İstanbul olarak dört bölgeye ayrılmış, adına Bilad-ı Selase denilen 4 kadılıktan biridir.

Ama ne yazık ki İstanbul’un nazım planını hazırlayan Mimar Henri Prost bu güzelliğe göz diker, bu manevi beldeyi sanayiye açar. Bu tam bir tarihi kıyımdır. Güzelim kasırlar yıkılarak yerine imalathaneler, fabrikalar kurulur. Ayrıca Padişahların kılıç kuşanmak için kayıkla karaya çıktıkları Bostan İskelesi de yıkılmıştır.

Eyüp Sultan Hazretleri her daim iki eli duada olan İstanbul’un koruyucu velisi olmayı asırlarca sürdürmüştür. Her kim ziyaretine gelirse onu boş çevirmez ve himmet eder. Her kes bir dilek için gelir buraya. Kimileri ise sadece bu manevi havayı soluyup ecdatlarının yaşadıklarını hissetmek isterler. Gece gündüz ziyaretçilerle dolup taşar Eyüp Sultan. Burada bereket, burada himmet burada rahmet vardır almasını bilenler için. Etrafa yaydığı kokuyu kimi duyar, kimi fark etmeden geçip gider.

Eyüp Sultan dendiğinde ismi bu efsunlu belde ile bütünleşmiş Pierre Loti’yi hatırlamamak olmaz.
1850- 1923 yılları arasında bu semtte yaşayan kendisine Arif Efendi denilen bir Türk dostudur Pierre Loti. Asıl adı Julien Viaud` olan bu kişi Halici gördükten sonra buraya sevdalanmış, buranın güzelliği sayesinde birçok eserler vererek dünyanın gözünü işte bu noktaya çeviriştir. Eyüp Sultan Tepesinde bulunan “Rabia Kadın” kahvesinde oturup İstanbul’u kendi kaleminden bütün dünyaya tanıtmıştır. Aziyade isimli bir Türk kızı ile evlenmiş, âşık olduğu bu semti herkese sevdirmiştir.

Bu tepe her ne kadar ölüler beldesi olsa da, burada ölüm insana ebedilik hissi uyandırır. Ölüm burada insana hiçbir yerde olmadığı kadar dosttur. Mezar taşlarını okur, aralarından geçer soğuk mermerlere ellerinizle dokunur onlardaki sıcaklığı hissederseniz. Güvercinlerin de rızk kapısı olan camiye girdiğinizde türbenin önünde ki sebil gözünüze çarpar. Türbenin ayakucundaki sarnıçtan gelen bu su pek şifalıdır. Bunun Zemzem suyu olduğu da söylenir. Bu sudan her kim ne niyet ile içerse o an şifasını bulur. Türbenin önündeki ulu çınarın dört tarafına yerleştirilmiş çeşmelere gelen su bu sarnıçtan değildir.

Eyüp sultan’a ait inanışlar

Kısmetlerinin açılmasını isteyenler, Cuma günü, Cuma vakti buraya gelerek Cuma salasında çeşmeyi açık bırakarak kısmetlerinin açılmasını niyaz ederler.

Yine bir dileği olanlar, ayın ilk Cuma günü öğle namazında bir niyet tutarak kendilerine ait bir eşyayı müezzine verirlermiş. Minareye Cuma salasını okumak için çıkan müezzin aldığı eşyaları minareden sallayıp daha sonra sahibine iade eder ve böylece dileğinin gerçekleşeceği inancı oluşurmuş.
Dua Kapısı.
Sandukanın önünde gözlerinizi kapatıp ellerinizi Rabbe açtığınız zaman artık iman ettiğiniz o dua mutlaka kabul edilecektir. Sizi duyacak olan Rabbiniz, ama oradaki Sultan da sizin duanız için Rabbine yalvaracaktır. İşte buraya dua kapısı denir.
Kısmet kuyusu:
Zemzem kuyusu denilen Eyüp Sultan’ın ayakucunda çıkrık ve kovası bulunan bu kuyu zemindeki suyun temeldeki tahribatını önlemek içi yapıldığı söylenir. Bizans zamanında da kullanılan bu suyun şifalı olduğu ve bu sudan içenlerin her niyetinin gerçekleştiği söylenir.
Gizli Oda
Eyüp sultan kabrinin altında olduğu söylenen bir oda vardır ki oraya giren orada ne yaşar bilinmez. Uzun bir süre dünyadan kesilerek orada kalmak pek çok sır kapılarının açılmasını sağlarmış.
Hızır Suyu
Caminin arkasından Piyerloti tepesine çıkan merdivenli yol üzerinde hiç durmadan akan Hızır suyu vardır. Yerin altından Zemzem suyuna bağlı olduğu da söylenir. Hızır Babanın eli deymiş olmalı ki çeşmenin üzerinde Hızır suyu yazar. Şifalı olduğu inancı vardır.
Peygamberimizin ayak izi:
Kadem-i saadet dolabı denilen bu dolapta talik yazı ile yazılmış bir kitabe bulunur. Sultan 1.Mahmud tarafından 1732 de Peygamberimizin ayak izi Topkapı Sarayından alınarak buraya yerleştirilmiştir.
Sandukanın üzeri Sultan ikinci Mahmut’un hediyesi olan simle işlenmiş örtü ile kaplanmıştır. Üçüncü Selim tarafından som gümüşten yaptırılan muhafaza ise maden işçiliğinin harikulade en güzel örneklerindendir.

Daha sonra birkaç kere tamir gören bu türbe zaman içinde değişiklikler ve ilaveler ile zenginleştirilmiştir. 16. Asırda çinilerle bezenmiş, başına iki büyük şamdan konmuştur

Camiye büyük kapılardan içeri girince ortada Sadrazam İbrahim Paşanın yaptırdığı şadırvan karşınıza çıkar, ayrıca yine abdest almak için kapının iki yanına yerleştirilen çeşmeler ise Bezirgânbaşı İsmail Efendi tarafından yaptırmıştır. İç avluda bulunun ulu çınarın dört bir tarafında bulunan sebiller ise kısmetini açmak isteyenlerin umududur. Caminin çevresini saran 12 sütunlu revak ise camiye bambaşka bir hava verir.

Türbede zamanın en ünlü hattatlarından Hafız Osman, Mustafa İzzettin, Mahmut Celaleddin, Yesari Zade İzzettin, Muhsin Zade Abdullah’ın levhaları vardır. Ayrıca Akşemseddin Hazretlerinin Hint hasırından yapılmış üzerinde namaz kıldığı diz yerleri yıpranmış seccadesini buraya bırakmış olduğu arşivlerde yer almaktadır.

Eyüp Sultanda namaz kılmak bir ayrıcalıktır. Burada namaz kılmanın huzur ve sürurunu hiçbir yerde yakalayamazsınız.

Burası güzelliklerin, güzel insanların beldesidir.
Burada neyi görmek isterseniz onu görürsünüz

Gördüğün her şey sadece sana aittir.
Onun için hiçbir şeyi çirkin görme, çünkü her şey Hakkın suretinden halk olmuştur ve Muhammed-i Nur ile aydınlanmıştır.
Dünya uyuyanın rüyası gibidir…
Uyuma! Gözlerini açık tut.
Açık tut ki geceyle gündüzü fark edebilesin.
Yoksa karanlık ile aydınlık arasında ki farkı nasıl anlarsın?
Yalnız gözleri açık olanlar hakikati görür.
Hakikati ancak Âşıklar görür, onlar ölmez.
Ölen yalnızca aşksız kalplerdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir