En büyük yalnızlık

Hiçbir ölüm Son Peygamber’in (sas) ölümü kadar boşluk bırakmadı dünyada. Hiçbir ayrılık, yalnızlığı bu kadar büyütmedi. O’nu sevenler, O’ndan kalan her sözü ve hatırayı da sevdiler.
Yalnızlıklarının derin mahfazalarına yerleştirdikleri bu emanetlerin üzerine titrediler hep. “CANINDAN ÇOK SEVMEK” onların hayatlarında bir söz değil, bir fiil olarak yer aldı. Bu yüzden hazinelerini aynen korumak istediler. Ona bir şey eklemenin ve ondan bir şey eksiltmenin göğün rahmet kapılarını kapamasından korktular. Kabulü kabulleri, reddi redleriydi. Sağlığındayken huzuruna çıkardıkları meselelerini ölümünden sonra hadislerine götürdüler. Unuttukları bir şey hatırlatıldığı zaman geri adım atmada bir an bile tereddüt etmediler. Tüm zamanları kapsayan nurunda erittiler şüphelerini. Işığın kendi zamanlarına uzanan dallarına tutundular. Her şeyi söylemişti aslında. Biraz dikkat, biraz feraset, biraz basiret, tarihin altın çağına musallat olan bakırdan gölgeleri kovmaya yetecekti.

En büyük yalnızlık, Hz. Peygamber’in (sas) omuzlarındaki yükü önce Hz. Ebu Bekir’e (ra), sonra Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman’a (ra) yüklemiş, onların döneminde kader Hz. Ali’ye (ra) marifet ve ilmin mânâ kürsüsünü ihsan etmişti. Öyle ki Hz. Ömer (ra), “En isabetli hüküm verenimiz Ali idi.” diyor, onun bulunmadığı yerde karşısına zor bir meselenin çıkmasından Allah’a sığınıyordu. Nitekim İslâm tarihi için başlangıç kabul edilen hicrî takvimi de Hz. Ömer’e öneren Ali’ydi. Kendisinden önceki râşid halifelerin başarısında onun ilmî danışmanlığının şüphesiz önemli bir rolü vardı. Zamanının ilim ehline de yol gösteriyor, “İnsanlara anlayacakları şeyleri söyleyiniz,” diyerek ilim ahlâkına altın bir pencere açıyordu. Ona göre kişi anlamadığı şeyin düşmanıydı. Bu yüzden ya ikna edecek bir ilme sahip olmalı ya da inkâra zemin hazırlamamak için susmalıydı. Belki de bu nedenle kılıcının kınında bir hadis sahifesi vardı Hz. Ali’nin (ra). Bilgi ve eylemin bir araya geldiği bu kında savaş hukukuyla ilgili bizzat Peygamber’den (sas) duyduğu hadisleri taşıyordu.

Kader de sonunda halifeliğe taşıdı Ali’yi (ra). Zor bir zamandı çalındığında kapısı. “Beni bırakın, başkasını arayın! Önümüze bir iş çıkacak ki, akılların almayacağı, gönüllerin dayanamayacağı durumları ve renkleri vardır. Emir olmaktansa danışman olmayı yeğlerim. Kimi seçerseniz, ona bîat ederim.” diyerek Hz. Osman’ı (ra) katleden isyancıların halifelik teklifini reddetmişti. Talha (ra) ve Zübeyr (ra) başta olmak üzere diğer sahabîler de kendilerine yapılan halifelik teklifini reddedince, âsiler Medine halkını toplayıp, “İçlerinden birini halifeliğe ikna edemediğiniz takdirde hepsini öldürürüz!” tehdidini savurmuşlar, sonunda Hz. Ali, ümmetin içine düştüğü hassas durumu dikkate alarak halifeliği kabul etmek zorunda kalmıştı.

Beş yıl üç ay sürdü Hz. Ali’nin halifeliği. Öyle büyük imtihanlar geçirdi ki kılıcı kınına girmedi. Hz. Osman’ın katliyle yakılan fitne ateşi büyüdükçe büyüdü, sonunda Hz. Peygamber’in (sas) sevgili eşi Hz. Ayşe (ra) annemizle, ehl-i beytinin gözbebeği Hz. Ali (ra)’yi ne yazık ki bu yangının tam ortasına attı. Oysa Hz. Peygamber (sas) sağlığındayken tehlikenin işaretlerini vermiş, bir gün eşlerine dönüp, “Ne olurdu bilseydim, acaba hanginize Hav’eb köpekleri uluyacak?” demişti. İşte Basra’ya giden ordu Hav’eb Suyu’na varmış ve köpekler ulumaya başlamıştı. Bu sesler Hz. Ayşe’yi (ra) endişelendirmiş, kılavuzdan geçtikleri yerin “Hav’eb Suyu” olduğunu öğrendiğinde feryat ederek, bir ölüm haberi alındığında okunan “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” ayetini okumuş, sonra “Meğer Hz. Peygamber’in kastettiği benmişim!” diye hayıflanarak devesini çökertmiş, “Aman beni geri çevirin!” diye haykırmıştı. Hz. Ali’den Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırmasını talep etmek için yola çıkan bu ordunun dağılacağından korkanlar buranın Hav’eb Suyu olmadığına müminlerin annesini ikna etmeye çalışmışlar, öte yandan Hz. Ali’nin (ra) büyük bir orduyla yola çıktığı haberini yayarak yirmi dört saattir yerinden kıpırdamayan ve geri dönmek isteyen Hz. Ayşe’ye rağmen Basra’ya doğru yola koyulmuşlardı.

Aslında Hz. Ali de istemiyordu savaşı. Ordusu Basra’ya varmadan önce maiyetinden el-Ka’ka b. Amr’ı Basra’ya elçi olarak göndermiş, çatışmayı engelleyecek bir çare bulmasını istemişti ondan. el-Ka’ka’nın “Ümmetin birliğini bozmayalım!” önerisi kabul görmüş, yeniden barış ve kardeşlik rüzgârları esmeye başlamıştı. Ancak bu durumdan rahatsız olan biri vardı: İbn Sebe! Zira Müslümanların birleşmeleri kendi sonları anlamına geliyordu. Bu takdirde Hz. Osman’ın katillerinin cezasını bu iki Müslüman grup birlikte verecekti. O yüzden İbn Sebe ve yandaşları çareyi bir gece herkes uyurken Hz. Ayşe tarafına hücum etmekte buldu. Birden fitnenin ateşi tekrar göklere yükseldi. Hz. Ali ve Hz. Ayşe kendi taraflarını yatıştırmaya çalışsalar da buna muvaffak olamadılar.

Ve Hz. Ali (ra) son çare olarak atını savaş meydanının ortasına sürüp durdu. Hz. Ayşe’nin saflarında yer alan Hz. Zübeyr’i çağırıp ona Hz. Peygamber’in, Ali’yle Zübeyr arasında meydana gelecek ihtilafta, Zübeyr’in haksız olacağına dair sözünü hatırlattı. Bunun üzerine Zübeyr (ra) savaş meydanından çekildi ve onu gören Hz. Talha da çatışma alanını terk etmeye koyuldu. Ancak tam bu esnada atılan zehirli bir ok Hz. Talha’yı bulmuş, sönmekte olan fitne ateşini yeniden canlandırmıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir