En iyi ve en fena şey

Irmaktan su içen kuzuyu gören kurt susuzluğunu değil açlığını hatırlamış ve “Suyumu bulandırıyorsun!” demiş kuzuya. Kuzu “Aman efendimiz! Ben nasıl bulandırabilirim ki suyunuzu, dudaklarımı bile değdirmiyorum. Hem siz yukarıdasınız ben aşağıda! Su yukarı doğru akmıyor ya!” demiş. Kurt bakmış ki buradan tutturamayacak, başka bir yol denemiş: “Geçen yıl bir kuzu babama küfretmişti, sen değil misin o!” Kuzu “Aman efendimiz, ben nasıl olurum! Geçen yıl doğmamıştım ki!” demiş. Kurt bakmış ki olmayacak: “Dil ebesisin sen!” diye yüklenmiş kuzuya, “Her şeyin cevabını buluyorsun, buluyorsun ya, ben gene yiyeceğim seni!”


Masalı biliyorsunuz. Ya masalcıyı! Tanıyor musunuz dil ebesini? Her zaman filozoflardan söz etmek olmaz! Bu kez anlatalım filozofun kölesi, dilin efendisini. Ezop’tan söz ediyorum. “Ağustos Böceği ile Karınca”yı, “Tilki ile Üzüm”ü, “Aslan ile Kurbağa”yı dillendiren Ezop’tan. Milattan önce 620 yılında Panormos’ta (Bandırma) doğan Frigyalı Ezop bugünkü konuğumuz. Mitolojinin yalanlarına göre Av tanrısı Artemis’in adamlarına su verince dili çözülmüş Ezop’un. Dilsizken konuşmaya başlamış. Sen misin güzel konuşan, esir tüccarları kafeslerine koyup satmışlar Sisam Adası’nda onu filozof İadmon’a. Doğrusu filozof, İadmon muymuş Ezop mu anlaşılamamış. “Bana bir mercimek pişir!” diyen efendisinin tabağına tek bir mercimek tanesi koyduğunda anlamış İadmon bu işte bir karışıklık olduğunu. “Çoğul yerine tekil kullandınız efendim!” diye savunmuş kendini Ezop. “Filozof sen misin ben mi!” diye gülümsetip efendisini.

“Çirkindi” demiş tarihçiler; kabak gibi uzayan başının kavun gibi dilimleri olduğunu söylemişler. Geniş bir burun, biçimsiz bir boyun, sarkık ve kalın dudaklardan söz etmişler. Kambur ve kekemeliğini de eklemiş kimileri. Fakat ince zekasından asla şüphe etmemişler. Tabiî ağızlarının payını aldıktan sonra. O günlerde çocuklar cevizlerle oynarlarmış sokaklarda. Oyuna katılmış Ezop da hatırlayıp çocukluğunu. Eee koca koca adamlar bir şey söylemeden yanından geçip gidecek değiller ya. Alay etmişler onunla. Ne mi yapmış o? Yola bir yay koymuş ve bu bilgiç adamlara “Bu yayı neden buraya koyduğumu bulun bakalım!” demiş. “Neden?” demişler uzun uzun düşünüp sustuktan sonra. Açıklamış Ezop gülümseyerek: “Hep gergin duran yay çabuk kırılır. Oysa zaman zaman gevşetirsen ihtiyaç duyduğunda işe yarar. Gereğinde iyi düşünebilmesi için ruh da rahatlamak ister.” Bir gün de sözle değil gerçekten taşlamışlar onu. Taşı atana para vermiş ve ona yoldan geçen nüfuzlu bir kişiyi göstererek “Bu adam zengin. Ona taş atarsan sana daha çok para verir!” diyerek sonunu hazırlamış azgının.

Rakibini yenip böbürlenen güreşçiye sordu: “Rakibin senden güçlü müydü?” Adam “Ne gezer!” deyince bu kez Ezop kündeye getirdi pehlivanı: “Kendinden güçsüz birini yenmekte övünülecek ne var!” Doğrusu Ezop hiçbir şeyle övünmese diliyle övünebilirdi. Övündü de. Bir gün efendisi dostlarına bir akşam yemeği vermeyi arzu etmiş, çarşıdaki en iyi şeyi satın almasını istemişti Ezop’tan. Her iş yeni bir söz fırsatı demekti. Ezop, fırsatı ganimet bilip koştu çarşıya ve oradaki en iyi şeyi alıp farklı usullerde pişirdi. Sofraya oturulduğunda birbiri ardına hep dil geldi. Davetliler başlangıçta Ezop’un seçimini takdirle karşıladılarsa da art arda gelen dil yemeklerinden usandılar. İadmon, misafirlerine mahcup olunca çıkıştı kölesine: “Ben sana en iyi şeyi al diye tembih etmedim mi!” Ezop, “Dilden daha iyi ne var ki!” diye savundu kendini. “Dil medenî hayatın bağı, ilimlerin anahtarı, aklıselimin temelidir; şehirler onunla inşa ve idare olunur, eğitim ve şuurlandırma onunla yürür. Meclislerde onunla hüküm sürülür. Onunla övülür övülecek olan!” Bunun üzerine İadmon, “O halde yarın çarşıdaki en fena şeyi al! Bu zatlar yine misafirimiz olacak. Yemeğin cinsini değiştirmek isterim!” dedi Ezop’a. Ertesi gün de dilden başka bir şey koymadı sofraya, “Dilden fena bir şey bulamadım!” diyerek. “Bütün tartışmaların anası, bütün davaların süt ninesi, ayrılık ve savaşların kaynağı dildir. Şehirleri dil ile yıkarlar. Öven dil, gün gelir küfreden dil olur!”

Ezop’un kendisi de bir masal mıydı bilmiyoruz. Bildiğimiz masal da olsa onun diliyle yükselip diliyle düştüğüdür. Dili yüzünden köle olmuş, dili yüzünden özgürlüğüne kavuşmuştur. Sisam Adası’na felaketler geleceğini öngörmesi ve bu tahminin doğru çıkması onu bir kahraman yapıp özgürlüğüne kavuşturmuş, zekayla hürriyet birleşip onu Mısır ve Babil’e taşımış, her gittiği yere masallarını da götürerek ününe ün katmıştır. Babil Kralı Lykurgos’un kâhinliğini de yapan Ezop, bir süre sonra tekrar Anadolu’ya dönmüş, Delphoi’da haksız kazanç sağlayıp halkı sömüren kişilere karşı çıktığı için iftiraya uğrayarak ölüme mahkum edilmiştir. Hem Atina’da “Bir Kral İsteyen Kurbağalar” masalını anlatan da o değil midir!

Hyampaea Kayalıkları onu beklemektedir artık. İdam mahkumlarının çıkarılıp atıldığı kayalara varmadan önce Ezop son bir görev olarak “Kurbağa ile Fare” masalını anlatacaktır: “Bir tarla faresi bir kurbağayla arkadaş olmuş. Niyeti bozuk olan kurbağa, farenin ayağını kendi ayağına bağlayıp gezmeye başlamış. Önce birlikte buğday yemişler. Sonra da dere kenarında gezintiye. Kurbağa çok geçmeden suya atmış kendini vraklayarak, peşi sıra sürükleyip fareyi. Zavallı fare, boğulup şişmiş suyun altında. Kurbağa su yüzüne çıktığında bir çaylak geçiyormuş yukarıdan. Kaptığı gibi kurbağayı ayağına bağlı arkadaşıyla, uçurmuş gökyüzüne bir anda!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir