ERDEMLI ŞEHIR’IN BAŞKAN ADAYINDA ARANAN

Zirvedeki dağcının yalnızlığı bu! Yalnız yükselmenin korkunç sonucu! Diktiği bayrağı kendi seyrediyor. Vardığı yerden haberi yok kimsenin ya da habersizmiş gibi davranıyorlar.
Kim bilir, belki de eteklerindeki taşları döküyorlar dağın eteğinde. Ulaştığı zirve başlarını döndürdüğünden kelimelerine hasetten kanatlar takıp uçuruyorlar kayalıklara. Hele bir insin zirveden, akıllarının çukuruna davet edecekler onu. O çukurda boğacaklar soru işaretlerini boğazına takıp. Nitekim davet gecikmiyor. Kendi seviyesinde arkadaşlık edecek bir ruh bulamayan o muhteşem yalnızı kalabalıklarına çağırıyorlar. Kalp mağarasından çıkan münzeviyi münazara salonunda Şam diyarının bilginleri bekliyor. Arapların “Türkî”, Frenklerin “Alpharabius” dedikleri Maveraünnehir’in ortaçağdaki yıldızı, Türkistan’da bir kadı olarak parladıktan sonra Irak’a oradan Suriye’ye kayıyor. “Zamanın ters, arkadaşlığın faydasız, her reisin bezgin ve her başın hasta olduğunu görünce evime kapanıp onurumu korumayı kâr bildim. Sofra arkadaşlarım mürekkep şişeleridir.” diyen Farâbî’yi karşılarında gören bilginler etrafını çevirip sorularını sıyırıyorlar kınından. Fârabî, kuşatma çemberinin ortasında bir nokta gibi duruyor. Sorular aynı anda şakırdamaya, cümleler aynı anda savrulmaya, meseleler aynı anda saplanmaya başlıyor. Fakat dairenin ortasındaki nokta bir kalkana dönüşüp savuşturuyor her hamleyi. Gürültünün dalgaları can alacakken gitgide cansız düşüyor ve sonunda sessizliğin noktasını koyuyor Farâbî. Artık yalnız onun dudakları kıpırdıyor, münazaracıların ise yalnız kalemleri…

Dil söyler; bütün bilimlerin başıdır ona göre eşyaya cevher kazandıran dil. İkinci sırayı gramer, üçüncü sırayı mantık alır, dördüncüyü şiir… Aristoteles Yunanlıymış ne çıkar! Felsefe kadim bir gelenektir, Kaldeliler’le Irak’tan yola çıkıp Mısır’a geçen, Mısır’dan Eski Yunan’a, oradan Süryaniler’e, sonunda Araplar’a, yani dönüp dolaşıp anayurduna gelen. Farâbî, felsefeyi İslâm’ı üst düzeyde anlama biçimi olarak görür. Demek ki Aristo kaybolmuş yitiğidir. Tevhidle damıtabilir onu ve tevhidi bir düşünce sistemine çevirir. “Bir”i daha iyi anlamak ve kavramak içindir her şey. Tahlil edenlere sorun, her şey Vahid’in vahdeti içindedir. “Bir ve Birlik Kitabı”nı bu yüzden yazar, bu yüzden “Erdemli Şehir”in kapısında karşılar sizi: “İLK VARLIK DİĞER VARLIKLARIN SEBEBİDİR”

İşte iki şehir yan yana. Seçiminizi bekliyor: “Erdemli Şehir” ve “Câhil Şehir”. Ve işte “Erdemli Şehir”in başkanında aranacak vasıflar: 1) Sağlam bir beden. 2) Sözü anlama kudreti. 3) Güçlü bir hafıza. 4) En küçük kanıtı değerlendirecek bir zekâ. 5) Düşündüklerini açıklayabilecek kıvraklıkta bir dil. 6) Öğretmeyi ve öğrenmeyi sevmek. 7) Yemeye, içmeye ve kadınlara düşkün olmamak. 8) Doğruluğu ve doğruları sevmek, yalan ve yalancılardan nefret etmek. 9) Altın ve gümüşün değil, yüceliğin peşinde koşmak. 10) Adaleti sevmek, zulümden nefret etmek. İyi ve güzel olan her şeyi desteklemek. 11) Adalet isteyenlere karşı ılımlı, kötülere karşı sert bir mizaç. 12) Doğruları korkmadan cesaretle hayata geçirebilecek bir azim ve irade… Yani kalender meşrep değil Farâbî, güzeli arıyor. Peki ya bu vasıfların hepsi bir kişide bulunmazsa! O zaman birkaç kişinin kucaklaşması gerek. Tamamlayarak birbirlerini, birlikte omuzlamaları şehrin başkanlığını. Fakat ne olursa olsun değişmez şarttır “hikmet”. Zira onsuz olmaz Erdemli Şehir. Tehlike çanları çalar o yerde. Hikmet olmazsa hâkimsizdir. Ve hükümsüzdür, silinir çok geçmeden.

Farâbî, notalarla da aradı ahengi. Kimilerine göre udu kimilerine göre kanunu icat etti. Suriye ve Cezîre kralı Seyfüddevle’nin saz sanatkarlarının ardından tahta parçaları çıkardı cebinden. Birbirine ekleyerek çalmaya başladı. Orada bulunanlar güldüler. Bunun üzerine sazın yapısını bozup yeniden çaldı. Ağladı oradakiler. Nihayet öyle çaldı ki, herkes derin bir uykuya daldı, kapandı gözleri. Ve terk etti meclisi Farâbî…Ve terk etti dünyayı Farâbî, derinliğini kavradıktan sonra. “Aklın İnci Tanesi” gibi yüzü aşkın inciden bir ilim gerdanlığı bıraktıktan sonra ardında. İbn Rüşd ve İbni Sina gibi manevi öğrencileri… Hayatında bir kez olsun bağış kabul etmeden, ihtiyacını aşan maaşları reddetmede bir an tereddüt etmeden ayrıldı Farâbî dünyadan. Hayatını okuyarak ve yazarak anlamlandırdıktan, mantıkla gerçeği yalandan ayırdıktan, yalnız ana dili Türkçeyle değil, Arapça, Farsça, Süryanice ve Yunancayla zirvelere tırmandıktan sonra yükseldi ruhu.

Yıl 950, Şam. Zirvedeki dağcının yalnızlığı bu!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir