Es Geçilen Bir Üstat: Bahattin Özkişi

Benim inanmadığım şey, Türkçe’yi musikinin nikahlı kadını yapan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bahattin Özkişi’nin hikayelerini inceledikten sonra söylediği “Devam et evladım sen on tane Sait Faik edersin” cümlesiydi.

Duyduğumda, gülümsemiştim. Bu gülümseme zarif, karşısındakinin sözlerine katıldığını belli eden, konuşma esnasında güveni aniden üçüncü kişi olarak sohbete buyurmasıyla meşhur dudak hareketlerinden biri değildi. Basbayağı istihzaydı. Muhatabımın parmaklarıyla huzursuzca oynaması da bunu kanıtlamıştı zaten. Karşımdaki birden tırnak kenarlarındaki etleri hırpalamayı bırakarak, “İnanmadınız galiba” dedi, “Hayır inanmadım” dedim sakince. O, sözüne itibar edilmeyen biri olmanın hiddetiyle : “Size ispatlayabilirim” diye bağırdı ve ispatladı.

Bu yazı, yıllar önce dudaklarımda beliren istihzalı gülüşün kefaretidir.

Benim inanmadığım şey, Türkçe’yi musikinin nikahlı kadını yapan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bahattin Özkişi’nin hikayelerini inceledikten sonra söylediği “Devam et evladım sen on tane Sait Faik edersin” cümlesiydi. O zamanlar bu cümleye inanmamam için geçerli üç tane sebebim vardı. İlki bu cümleyi Tanpınar’ın söylemesi, ikincisi kıyas yapılan kişinin Sait Faik oluşu – yani hikayeyi zorlamayan, akıtan, ıslık çalar gibi yazan adam- , üçüncüsü ve en önemlisi ise daha önce Bahattin Özkişi adını hiç duymamış olmamdı. Şu anda ise geri adım atıp bu büyük edebiyatçının önünde saygıyla eğiyorum. Zira onun üslubundaki olgunluk, konu seçimi, hem geleneğin içinde hem modernin göbeğinde kalabilmesi, yaşadığı edebiyat ortamından, zamanlar üstüne sarkacak kıvamı nasıl bulmuşsa bulmuş oluşu beni büyülüyor.

“Masallar kesindirler, yanılmazlar. Zaten uyuyan prensesin kırk oda öteye konması, bulmanın tam zevkine varmak içindir. Hiçbir masal yoktur ki kahraman güzeli ilk odada uyurken bulsun.” ( Göç Zamanı, Açmadığım Kapı,s. 69)

Yazarın 1975 yılında yayımladığı hikaye kitabı Göç Zamanı’nda yirmi sekiz hikayesi bulunuyor. Kısa hikayelerden oluşan bu kitabın ana teması isminden de anlaşılacağı üzere ölüm. Ölümü bu kadar yakın, bu kadar sahici, bu kadar fevkalade anlatmasının bir nedeni de yazı masasının başına geçtiğinde Azrail’in onun kalemine nefesini üflemesiydi belki de. Sanki Özkişi yazarken, o da iç geçirişiyle hikayelerin tadıyla oynamıştı. Zira Özkişi, kitabı basılamadan, henüz ciltteyken bu dünyadan göçtü. Azrail meleği kelimelerden başını kaldıran adamla yüz yüze geldiğinde soluğunu onun bedenine savurdu. Özkişi’nin vefatından sonra satışa arz edilen kitabı Türkiye Milli Kültür Vakfı’nın Başarı Ödülü’ne layık görüldü. Göç Zamanı’nına verilen plaketi yazın hayatında Bahattin Beyin yanından hiç ayrılmayan eşi aldı.

“Bir gün döndüler. Yüzlerine teker teker baktım. Nasıl anlatmalı bilmiyorum, gittikleri yer oraya derin çizgilerle bir şeyler oymuştu sanki. Güzellik ve çirkinlikle ilgisi yok bu sözümün. Bir hayat, tanımadığımız, yaşandığını duyduğumuz bir hayat, saçlarını kırlaştırmış, yüzlerini ufaltmış, sanki bir bıçak almış eline, hikayesini derin çizgilerle yazmıştı. En ihtiyarımız bile gençti yanlarında. Bu bilemediğimiz hayatın, kıyasıya kullandığı yüzlerin bazılarında aşınma öyle fazlaydı ki, insan et’i görüyorum zannediyordu. Bazısında lime lime, bazısında tamamen yabancı bir yüz vardı ki, biz kalanlar bundan yoksunduk.” (Göç Zamanı, Kırkıncı Adam, s 55)

Özkişi’nin hikayelerinin üstüne, bireysel olana yakınlık, tespitlerdeki vuruculuk, insanilik, geç kalmışlık ve tamamlanamama hissi yayılmış gibidir. Hikayede hikayecinin dahi geri durduğu, asıl hesaplaşmanın sonla mukayyet olmadığı bir metin çıkar karşınıza.

“ ‘Arıyorum’ diyecektim, vazgeçtim. Aramak ve beklemenin aynı şeyler olup olmadığı sorusunu sordum kendime. Ağır bir yorgan gibi üstümüze çökmüştü hava. Bu beraber oturmada konuşup anlaşmaktan daha fazla bir şey, bir bilinmeyen biçimde alış- veriş var gibiydi. Sanki sormak, beklemek ve aramak yoğruluyordu. Köy beklemeyi yaratıyor diye mırıldandım. Hemen yanı başımda bir ses ‘Yanılıyorsunuz’ dedi. ‘ Beklemek oldum olası, ta ezelde, sorunun doğumdan beri vardı. Ama koyulaştı zamanla elle tutulur oldu.’” (Göç Zamanı, Bekleyenler, syf 67)

Yazarın nefis hikaye kitabının haricinde üç tane de romanı vardır. 1975 yayımladığı Peyami Safa Ödülüne layık görülen “Sokakta” adlı romanı pek de el atılmayan bir konuyu sinesinde barındırır. Kitapta cinler tarafından öldürülen bir kadının yol açtığı hadiseler şaşırtıcı biçimde karşınızı dikilir. Hikaye ile roman arasındaki farkı bilen bir kalem olarak Özkişi hikayenin kaidelerini romana, romanın kaidelerini de hikayeye dayatmamıştır. Romanda dile sırtını tüm ağırlığınca vermenin uygunsuz olacağını sezerek kurguyu öne itmiştir. Kitapta tuhaf tanıklar, tuhaf suç aletleri, tuhaf büyüler, şeytana tapan tuhaf adamlar ve en önemlisi de tuhaf bir sokak vardır. Bu sokağın özelliği cinayetin işlendiği yer olmasıyla sınırlı değildir. O bir mekan olmaktan ziyade, kanlı canlı bir roman kahramanıdır. Onu hissedersiniz, ona dokunuzsunuz, onunla söyleşirsiniz…

“Benim niye düşündüğümü bilemiyorlar, bu yüzden içten içe bana sinirleniyorlardı. Neden uzatmalıydı. Tutuklu adli tıbba postalanmalı, dosyayı da böylece kapatmalıydı.. onlar böylece bir an evvel ev ismini verdikleri alışkanlıklarına dönmeliydiler. Bu tutumsa onları geçiktiriyordu. Aceleleri vardı onların. Çünkü her gün aynı saatte dönmeye alıştıkları şeyler onları bekliyordu. Acele, onlarda oluşuyor, yoğunluk kazanıyor, beni karara zorluyordu. (Sokakta, syf:8)

“Hiçbirimiz, hiçbir zaman bölümünde, bir önceki anda olduğumuz gibi olmayız. (Sokakta, syf: 36)
İnsanın nasibi eğer zehirse her zerresinin lezzetini hissetmeli” (Sokakta, syf:52)

Yazarın 1974’ta yazdığı Köse Kadı ise tarihî bir roman. Kitaptaki kahraman Köse Kadı kurguya göre Yavuz Selim’in oğludur. Ama saray entrikaları yüzünden ne Yavuz bir çocuğunun olduğunu bilir, ne de onunla bir kez karşılaşmalarına rağmen bu gerçeği öğrenir. Saltanat kişinin babalık haklarını, oğlun ise baba ihtiyacını gasp etmiştir. Romanın konusu Köse Kadı’nın başkanlığında Osmanlı- Macaristan ilişkileri ve çoğunlukla casusluk olaylarıdır. Kalıplaşmış kahramanlık hikayelerinden bıkanlar, cesaretin dibine kadar kullanılmasından yorgun düşen zihinler için bu kitabı müjde olarak verebilirim. Zira burada sadece Türk kahramanlığıyla değil kıvrak Türk zekasıyla da karşılaşacaksınız. Yıllar süren casusluk çalışmaları, kundaklamalar, kılık değiştirmeler, yüzde tanınmamak için yapılan ameliyatlar, asla nasıl işlendiği anlaşılamayacak cinayetler, dudak uçuklatacak planlar, baskınlar, dolduruşa getirilen asiller, aşklar, kaçırılan esirler, şifreli mektuplar, kuşkular… Ve tüm buların hepsini besleyen Özkişi’nin güçlü üslubu…

“Biraz sonra kral çıkacak, tam taç seviyesinde direkler arasına gerdiği ipeğe taç takılacak ve yuvarlanacaktı. Bütün mesele göğsünde sıkı sıkı tuttuğu taklidiyle asıl tacı değiştirebilmekti… Tacın yere yuvarlanmasıyla onbaşının gizlendiği yerden fırlaması bir oldu. Ama talih yar olmadı zavallıya. Ayağı bir şeye takıldı. Sanki biri ona çelme atmıştı. Ve düşerken elindeki sahte taç, Kralın ayaklarına doğru yuvarlandı. Bir an, sadece bir an herkes sanki dondu. Sonra kumandan ve muhafızlar ileriye atıldılar. Bu yüzü bezle örtülü adama doğru saldırdılar. İlk kılıç darbesi, doğrulmakta olan onbaşının sol kolunu omzundan aldı. İkinci kılıç sağ tarafına girerek göğsünden çıktı. Meçhul adam akıl almaz bir süratle yerinden fırladı. Ve koridorda kayboldu. Panna’nın odasına girdiğinde ayakta duramıyordu. Yere yıkılırken
– ( kim olduğu asla bilinmesin diye) Hazma çabuk kafamı kes ve kaçır diye bağırdı.” ( Köse Kadı syf:205)

Uçtaki Adam 1975 yılında Köse Kadı’nın devamı niteliğinde yayınlandı. Konusu Köse Kadı’nın yetiştirmiş olduğu Murat Bey adındaki bir casusun yaşantılarıyla beslediği Osmanlı casusluk olaylarıydı yine. Uçtaki Adam hakikaten uçta kendine yer edinmiş bir roman kahramanı; aşkla hesaplaşması, kahramanlığı, zekası onu uçlara doğru savuran bir rüzgar vazifesini görmüş. Bu adamın katili ise -öldürdüğü adamı güzelleştiren – merhamet. Merhamet nasıl bir katil mi? İzah edeyim. Baykuş isminde bir Yahudi projesi (veba taşıyan yüzlerce fareyi İstanbul’a salmak)’nin taşıyıcılığını yapan, dışarıdan ise basit bir at arabasından fazlası olduğunu ima etmeyen araç, yolunda sallana sallana giderken şimşek çarpmasıyla parçalanır. Böylece İstanbul’u inletmesi istenilen fareler, Koraman’a yayılırlar. Osmanlı casusları ise – ki bunların başında Murat Bey vardır- casusluğu kıyafet değiştirir gibi üzerlerinden çıkartıp tabipliğe başlarlar. Düşmanları olan bir ülkenin sokaklarına dağılıp, halka dezenfekteyi öğretirler. Böylece halk, yöneticilerden bir kez daha ayrılmış olur. Osmanlı muhatabıyla olan sorununu, muhatabının halkından intikam alarak çözmez. İşte bu güzel merhamet de casusları ölümle ödüllendirir.

“Bahattin Özkişi okunması gereken bir yazar” deyip yazımı ukala ve soğuk bir cümleyle bitireceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Benim yazım şu cümleyle bitecek: Bahattin Hocam, – ki sen yazılarımda bana, iyi olan her yazar gibi hocalık ettin- ellerinden öperim.

BAHAEDDİN ÖZKİŞİ

(1928- 1975) :1928 Haziranında İstanbul, Fatihte dünyaya geldi. Ailenin iki kız evladından sonra ilk oğluydu. Babası Fatih dersiâmlarından Ömer Lütfi Efendi, dedesi Manisa, Demirci ilçesinin büyük nakşi şeyhlerinden Hacı Halit Efendiydi.
Hak aşıklarının toplanma yeri olan evleri Bahaeddin için okuldan önce okul vazifesini gördü. Tasavvuf terbiyesiyle her vak’anın derinindeki hikmetleri kavramayı öğrendi. Bu ortam onu örnek bir evlad yaptı. Eski, mutlu İstanbul’un mütevazi, bilgili, seçkin insanları onun çocuk dünyasının yeşil ışıklarıydı. Karagümrük orta okulunu ardından da Sultanahmet sanat enstitüsünü okudu. Sanatkâr ruhu orada kendini gösterdi. Okul atölyesinde bir patlama neticesinde ölen ve yaralananlar onu bir roman denemesine sevketti. Artık küçük hikâyeler yazıyor, beğenmiyor, bir kenara bırakıyor, okuyor, okuyor ve yine okuyordu. Mezun olunca haliç tersanesinde ustabaşı oldu. Oradaki değişik tipler, olaylar, gemi sintinelerindeki zehirli havada ekmek parası kazanan küçük çıraklar, mahalle sakinlerinin ahlâkları, sergüzeştleri ve kişilikleri onda derin tesirler bıraktı. Askerlik görevini 1947’de Erzurumda yaptı. Yeşilköy havaalanında çalıştı. Bu arada tanıştığı edebiyat ustaları kendisiyle ilgilendiler. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın evindeki bir sohbette yazdıklarını inceleyen Tanpınar “Devam et evladım. Sen on tane Sait Faik edersin” demiştir. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi kaynak atölye şefi olan Özkişi, iki yıl da Almanya’da ikamet etmiştir. Almanya’dan manevi kökleri derinleşmiş olarak dönen yazar Süheyl Ünver’den tezhip dersleri aldı. Cam üzerine tezhip çalıştı. Yağlı boya ile de ilgilendi ve tablo çalıştı. Bir yandan da eski İstanbul evlerinin maketlerini üç boyutlu ve dört cebheli olarak yaptı. Aksesuarlarına en ince teferruatına kadar dikkat etti. Bu maketlerde yıkılan evlerin ahşap malzemelerini kullandı. Evleri kendi tesbit ettiği zamandaki görüntüleri ile yansıttı. Özkişi gençliği boyunca yazı yazmış; ama beğenmemiş; kısa, uzun hikâyelerle uğraşmış, bitmemiş roman denemeleriyle vakit geçirmişti. 1959’da hikâyelerini Bir Çınar Vardı adlı kitapçıkta topladı. Yirmi dokuz kısa hikâye ve bir ithaf hikâyesiyle otuz hikâyecikten meydana gelen bir çalışmaydı bu. 1960-1969 arası hikâye yazmaya devam etmiş ama kitap halinde bastıramamıştı. 1969’da evlendikten sonra eşinin teşvikiyle yazıya ağırlık verdi. O söyledi, eşi el yazısıyla yazdı; hanımı dikkatli bir okuyucu olarak yapıcı tenkidlerle yazara yardımcı olmaya çalıştı. Bu müşterek çalışma vefatından iki gece öncesine kadar devam etti. Bundan dolayı 1970-1975 arası Köse Kadı – Uçdaki Adam – Sokakta olmak üzere üç roman ve ilk hikâye kitabının haricindeki hikâyelerinin yeniden elden geçirip ilâvelerle hazırladığı Göç Zamanı isimli bir hikaye kitabı olmuştur. Yazar Anadoluda ahilik teşkilatı, sünni, şii çatışmalarını içeren bir roman yazmaya başlamış lakin ömrü vefa etmemiştir.
Köse Kadı’nın ilk baskısı 1974 de, bunun ikinci cildi (devamı olan) Uçdaki Adam 1975 de basıldı. 1975 Peyami Safa roman yarışmasına katılan yazar Sokakta adlı romanıyla başarı ödülü almıştır. Ardından da Göç Zamanı yayınlandı. Vefat ettikten sonra satışa arzedilen bu kitap Türkiye Milli Kültür Vakfının başarı ödülüne lâyık görülmüştür. Ve bu ödül eşine tevdi edilmiştir. Her kitabı için kendini muhasebeye çeken sanatçı, çevresindekilere yazdıklarından ötürü “Büyük hesap gününde suçlu düşmemek” istediğini söylerdi. En verimli çağında iken beyni taşıdığı mana yüküne takat getiremedi. Bu terazi bu kadar sikleti çekmez diyen yazar beş günlük bir mücadeleye yenik düştü. 10 Kasım 1975 de hakkın rahmetine kavuştu..

AYŞE SEVİM

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir