Evlenerek dört duvar arasına girdim

Gazeteci Eyüp Can’la evlenen yazar Elif Şafak milliyet gazetesine evliliği ile ilgili açıklamalarda bulundu.

Gazeteci Eyüp Can’la evlenen yazar Elif Şafak: “En büyük fobim hareket edememek, hareket alanımın kısıtlanması. Genelde ilişkilerde hep birbirinin üzerine kapatılır ya kapılar; aman kaçmasın diye… Eyüp ile ilişkimizde kapılar açıktı. Böyle olunca kaçma gereği duymuyorsun. Yani doğru, bir tür dört duvarın içine girdim ama içerisi püfür püfür”

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde sürpriz bir nikah haberiyle karşılaştık. Edebiyat dünyasından tanıdığımız Elif Şafak ve Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can, geçen hafta Berlin’deki Türk Konsolosluğu’nda evlendi.
Aslında tek haber bu da değil. Akademisyenleri ve yalnızca bir yazarı Berlin’e davet eden Wissenschaftskolleg Yüksek Bilimler Akademisi, bu yıl dünya genelindeki tercihini “Mahrem”, “Bit Palas” ve “Araf” adlı kitaplarıyla tanıdığımız yazar Elif Şafak’tan yana kullandı. Şafak’ın son romanı “Araf”, yine aynı günlerde Eichborn Yayınevi tarafından Almancaya çevrilip kitap vitrinlerine kondu. Yaz biter bitmez de, Şafak’ın, bugünlerde sonuna geldiği yeni romanını konuşuyor olacağız, büyük ihtimalle.
O yüzden geniş tuttuk söyleşiyi. “Evlilik” fikrine önyargılı göçebe bir yazara imza attıran, “Ah min’el aşk” dedirten o dönüşümden, onun edebiyatına, akademisyenliğine kadar her şeyi konuştuk.
“Gürültü patırtı kopmasın diye Türkiye’de evlenmek istemedik”

Berlin’deki programınızda akademinin daveti, “Araf”ın Almancaya çevrilmesi ve okuma turnelerinin yanı sıra “evlilik” de vardı. 28 Mayıs’ta Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can ile “dünya evine” girdiniz.
Kendime sabit bir “ev” ve “yurt” edinememişken dünya evine girmek ironik! Dünya evi dediğin şeyin tekerlekleri varsa ve hareket ediyorsa, bir de pencereleri, kapıları, dehlizleri ardına kadar açıksa mesele yok böyle ifade etmekte.

Neden Berlin’i seçtiniz evlilik için?
İkimiz de öyle evliliğe can atan insanlar değiliz. Doğrusunu isterseniz hafif de önyargılıyız bu konuda. Aslında evlilik kararı çok soyut bir şey. Sanki bir aşama sona eriyor, bir başka aşama başlıyor. İşte o dönüm noktasında evlilik gündeme geldi. Her şeyin kendine ait bir zamanı ve ritmi var, çember tamam olunca vakti geliyor demek ki. Ama Türkiye’de evlenmek istemedik. Hiç gürültü patırtı olmasın istedik. O sırada Berlin’de oluşum, Eyüp’ün iş için oraya gelmesi; bütün bunlar denk düştü.

Peki işin seremonisi? Tören, gelinlik, davetliler…
Ben törenlerden zerre kadar haz etmem. Bırak gelinliği, beyaz giyme fikri bile tüylerimi diken diken ediyor. Beyaz kanepeye dahi oturamam, içine çekip yutacak sanki;
o beyazlık, o boğucu tekdüzelikten ödüm patlar. Moru, kuzguni siyahı, bir de sarıyı severim; o renklerde de gelinlik olmaz bak! Sonuçta gündelik hayatta nasıl giyiniyorsak öyle. Çok tesadüfi bir şekilde yakın bir arkadaşım bulundu nikahta ama özel olarak kimseyi davet etmedik.

Nikah konsoloslukta kıyıldı. Şahitler kimdi?
Şahitlerden biri çok yakın arkadaşım Fatma Müge Göçek, diğeri de Sabit bey; konsoloslukta nikah işlerine bakan memur bey. İkinci şahidimiz yoktu, “Ben olabilir miyim?” diye sordu sağ olsun, öyle tanıştık.

“Evet” derken neler hissetiniz?
Seyrettim olan biteni, kendi halimi ve etrafımı. Ayrıntıları gözlemlemek benim işim. Onun dışında içimde “evet”i çoktan demiştim zaten.

“Niye evleniyorum-evlendim ben?” diye sordunuz mu hiç kendinize?
Ben kendimi hep pusulası şaşmış bir göçebe bilirdim. Sürekli bir yerden bir yere gidiyorum; yerleşme özürlüyüm. Sanatım, edebiyatım bundan çok besleniyor. Fakat bir yanıyla da beni içten içe kemiren, yıpratan bir şey vardı. Seçmediğimiz yollar, öbür türlü kadınlık modelleri gibi meseleleri bir süredir kafamda evirip çeviriyordum. Böyle bir dönüşüm oldu bende, kimyam değişti. Bütün bu göçebe yaşantı sırasında Eyüp’ün beni nasıl dengelediğini fark ve teslim ettim. Aslında ben, bir merkezim olması fikrini bugüne kadar hep uzak tutmuştum kendimden. Benim merkezim yok, köklerim yok diye diye… Bir yanıyla hâlâ öyle. Birbirinin üzerine kapanan, mülkiyetperver ilişkilere alerjim var.
“Okurlardan gelen mesajların çoğu tebrik, bir kısmı da sitem içeriyor”

Merkeziniz olunca ister istemez sizi kuşatan bir de çevre olmuyor mu?
Öyle tabii. Ve gerçekten daha önce düşünmezdim böyle bir şeyi tercih edeceğimi. Ama o söz konusu çevrenin bana verdiği bir iç huzur da var. Merkezden kaçmamın bir sebebi de yazmama engel olur endişesiydi. Eyüp’ten sonra anladım ki merkezimin olması yazmama engel değilmiş. Pergel gibi bu ilişki, o merkez, ben dışında dolanan ayağıyım pergelin. Bu birliktelikte hiçbir zaman en ufak bir baskı hissetmedim; özgürlüğüm, özerkliğim kısıtlanmadı. Yani özetle Eyüp bütün kaygılarımı tepetaklak etti.

Bu durumda sizi evlilik konusunda ikna eden Eyüp Can mı oldu?
Kimse kimseyi ikna etmedi aslında. Karşılıklı birbirini dönüştürüyorsun. Edebiyatın, tasavvufun ve aşkın; üçünün de ortak noktaları “dönüşüm” ve “aşkınlık”. Belli bir kimliğin içinde belli bir noktada duruyorsun.
O kimliğin dışına çıkıp dönüşüyorsun ve bir de bakıyorsun öteki olmuşsun. Sen, sen değilsin artık. Edebiyat da bunu sağlıyor, tasavvuf da, aşk da… Ben bu ilişkiye başlarken çok savruktum, kaotiktim, göçebeydim; Eyüp daha dengeliydi. Sonra zaman zaman baktığımda gördüm ki o olmuşum; ben de onun dengeli düzenli yapısını alt üst ettim, o da baktı ki kendisi de ben olmuş. “Araf”ta aşkla ilgili bir bölüm vardı: “Sevgililerimizi elimizden kaçırmaktan ölesiye korktuğumuz için onlardan gelecek değişime inatla direniriz, oysa belki aşkla beraber gelen değişim tek kurtarıcımız olacak hayatta.”

Okurlarınız nasıl tepki verdiler? Okur-yazar ilişkisindeki hayranlık, bir tür kıskançlığa neden olabilir mi?
Gelen mektupların, e-postaların büyük çoğunluğu tebrik ve temennilerle örülü ama bir kısmı da sitem hatta kızgınlık saçıyor. Benim kendime ait bir hayatım yok ve olamaz sanki; ben öyle uzaktan, bir camekanın ardından yazmalıyım kitaplarımı, insan değilmişim gibi. Kimi okurlar için, hayranlık ile kızgınlık arasında sırat köprüsünden ince bir çizgi var, bir gün taşkınca seviyor ertesi gün yeriyor, ne zaman o çizginin neresine geçmişim, o da bilmiyor.
“Kaybettiğimiz her bir Osmanlıca kelimenin yasını tutuyorum”

Yazarlığınızın yanı sıra akademisyen-siyaset bilimci sıfatlarınız da var… Amerika’da Michigan ve Arizona üniversitelerinde üç yıldır öğretim üyeliği yapıyorsunuz. Ve üç haftadır da bir dizi akademik etkinlik için Berlin’deydiniz. Neler yaptınız bu sürede?
Berlin’de, Wissenschaftskolleg Yüksek Bilimler Akademisi’nin dünyanın değişik yerlerinden seçilmiş akademisyenlere verdiği bir burs var. Bu burs kapsamındaki oluşumun alt birimlerinden ikisi İslam ve Modernite Projesi adlı akademik birim ve Doğu-Batı Divanı adlı sanatsal birim. Bu birimlerde gerçekleştirilen etkinlikler için bir aylık bir davet aldım. Doğu-Batı Divanı’na her yıl dünyadan bir yazar seçiyor ve onu Almanya’ya getiriyorlar. Bu yıl beni seçtiler. Bir de “Araf”ın Almanca çevirisiyle çakıştı bu dönem. Kitap Almanya’da piyasaya çıkınca Eichborn Yayınevi benim için beş ayrı şehirde bir kitap turnesi düzenledi. Yani Berlin’de bulunma nedenlerim ikilenmiş oldu.

Önce Doğu-Batı Divanı’nı konuşalım…
“Doğu ve Batı kalıplarını edebiyat üzerinden sorgulayabilir miyiz?” sorusu ekseninde farklı ülkelerden bir yazarla Alman bir yazarı bir araya getiriyorlar. Ben, Ulrich Peltzer ile birlikteyim bu yıl. Bizi önce İstanbul’da buluşturdular; birlikte ortak bir okuma verdik. Bunu Berlin’de de yineledik. Bu proje kapsamında dünyanın çeşitli yerlerinden gelen akademisyenler var; siyaset bilimci, sosyolog, filozof, dilbilimci, tarihçi, fizikçi… Herkes kendi konuşmasını yapıyor ama interaktif bir etkinlik bu; konuşmalar bir süre sonra karşılıklı hale geliyor. Disiplinlerarası çalışmayı teşvik etmek, dünyanın çeşitli yerlerinden seçilen beyinleri bir araya getirmek ve birlikte düşünmelerini sağlamak istiyorlar. Ayrıca tek yazar ben olduğum için, diğerlerinden farklı bir programım da var; benim için söyleşi ve konuşma programları hazırlamışlar başka başka merkezlerde.

O söyleşilere Türklerin katılımı nasıldı? Neler gözlemlediniz?
Türklerden çok Almanlar geliyor aslında. Almanya’daki Türkler çok farklı kuşak ve gruplardan müteşekkil. Bir kısmı kimlik politikalarına sıkı sıkıya sarılmış durumda; muhafazakarı daha muhafazakar, Kemalisti daha Kemalist, milliyetçisi daha milliyetçi…

Bu niye?
Yalnızlıkla mücadelenin yalıtıcı yöntemi diyorum ben buna. Yurtdışında kimlik bir kozaya dönüşüyor çoğu zaman, kendini güvende ve “evinde” hissedebilmek için o kozaya ihtiyaç duyuyor nice insan. Ama koza dediğin ancak geçici ise, dönüşüme gebe ise anlamlı olabilir; kozadan ev yapamazsınız.
“Dilin ve hayal gücümün sınırlarını zorlamak için İngilizce yazıyorum”

Orhan Pamuk’un Ermeniler konusundaki görüşleriyle ilgili sorular da sordular mı? “Siz Türkiye’nin bir başka yazarı olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz” diye?
Ben bu konuda ne düşündüğümü üç senedir hem yabancı (Amerikan, Alman, Hollanda) hem de yerli basında, kendi gazete köşelerimde yazıyorum, yazdım, farklı akademik konferanslarda ve edebi-sanatsal etkinliklerde de dile getirdim. Ben kaybettiğimiz tek bir Osmanlıca kelimenin dahi yasını tutuyorum, insan hayatının yasını nasıl tutmam? Lut’un karısına söylediği sözleri nedense kendine düstur edinen kesimler ve kuşaklar var Türkiye’de. Ne demişti Lut karısına? Sakın arkana bakma, yoksa taş kesilirsin! Biz de benzer bir korkuyla geçmişimize bakmadan, bakamadan yürüyoruz Cumhuriyet tarihi boyunca. Oysa geçmişimizle, tarihimizdeki acılarla, yıkıntılarla yüzleşemedikçe taşlaşıyoruz, katılaşıyoruz esas, vicdanlarımız ve bilincimiz katılaşıyor geçmişe dönüp bakamadıkça…

Wissenschaftskolleg Yüksek Bilimler Akademisi’ndeki projeye dönersek; sonunda ne olacak?
Bu proje kapsamında üç senedir seçilen tüm yazarlar olarak daha sonra ortak bir antoloji yayımlayacağız “Doğu-Batı Divanı” adı altında. Yani bu işin sonunda kolektif bir kitap çıkmış olacak Avrupa’da.

Bu tür akademilerde yazarlara yeni kitapları üzerinde çalışması için de olanaklar sağlanır…
Bana da sağlandı. Yeni romanıma Amerika’da başlamıştım zaten. Berlin’de epey yol aldım.

Hangi dilde yazıyorsunuz?
İngilizce yazıyorum.

Niye yine ingilizce?
Kendi sınırlarımı zorlamak için, hayal gücümün ve var oluşumun sınırlarını zorlamak için, bir de dilin sınırlarını zorlamak için… Ve bu daha önce “Araf”ta yaptığım bir atımlık bir şey değil. Dil zaten benim için sonu olmayan bir keşif. Ben tıpkı Kabalacı bir mistik kadar bağlıyım harflere, kelimelere. Bir de İngilizce yazarken “yazı sesim” değişiyor; o sesten keyif alıyorum. Ama belki bir sonraki kitabımı Türkçe yazarım; bilemiyorum.

Biraz anlatır mısınız yeni romanı?
İstanbul’daki üç kuşak bir ailenin hikayesi. Tamamı kadınlardan oluşan bir kastla yazıyorum; yani içinden erkek geçmeyen bir roman. Bu anlamda İngilizce yazmayı özellikle tercih ettim; çünkü İngilizce konuyla senin arana garip bir mesafe koyuyor. Ucu bana da dokunduğundan
o mesafeye ihtiyacım vardı.

’Tek bir kültürün eseri değilim’

Peki “Araf”ın Almanca çevirisi nasıl gerçekleşti?
Alman yayınevi Eichborn teklif etti, biz de kabul ettik. Türkiye’de yok ama Amerika’da bir menajerim var. Onun da Avrupa’da iletişim içinde olduğu yayınevleri var, teklifler ajansa geliyor doğrudan. O da onları yazarları ve kitapları hakkında bilgilendiriyor. Bu arada farklı ülkelerdeki yayıncıların aynı kitaba farklı kapaklar düzenlemelerini ilginç buluyorum, ilginç bir kültürel ayrıntı. Türkçe baskısının kapağında çikolata resimleri vardı. Amerika’daki kapağında İstanbul’u kullandılar. Almanya baskısında ise kapakta Amerika var.

Bu biraz da sizin aidiyetsizliğinizi göstermek için mi?
Ben tüm ömrüm boyunca göçebe oldum, çocukluğumdan itibaren hayat demek daimi yolculuk demek ama tamamen aidiyetsiz değilim. Köklerim var, var da toprağa bağlı değil, hikayelere, harflere ve hayal gücüne bağlı benim köklerim. Tek bir kültürün eseri değilim. Birden fazla kültür, birden fazla dil hatta birden fazla inanç ile diyalog halindeyim.

Lafa gelince kimse mangalda kül bırakmaz ama ataerkillik denen şey gündelik hayatta çıkıyor. Bu anlamda ben Eyüp’ün uzaylı olduğunu düşünüyorum

Bu bir yazar-gazeteci evliliği aynı zamanda… Yazar eşi olmanın çilekeş bir yanı olduğu söylenir. Eyüp Can durumun farkında mı?
Özellikle kadın yazarların eşlerinin kişilikleri, yazarın yazmaya ne kadar enerji ve vakit harcayacaklarını dahi etkiliyor. Hele Türkiye’de kadının başarısından mutlu olacak, onu kendisinin rakibi olarak görmeyip teşvik edecek erkek sayısı
o kadar az ki; özellikle de entelijansiyada. Lafa gelince kimse mangalda kül bırakmaz ama ataerkillik denen şey gündelik hayatta çıkıyor. Bu anlamda ben Eyüp’ün uzaylı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan işi de zor ama o benim yazma sürecimi çok iyi biliyor, son üç romanın yazım aşamalarının birebir tanığı. Durumun farkında yani.
“Eyüp çok aklıselim bir okurdur, benim sinirimi bozacak kadar”

İyi bir okur mu peki?
Müthiş eleştirel bir göz ama aynı zamanda hem entelektüel hem de ruhsal açıdan en büyük destek. Her yazdığımı bilir. Çok aklıselim bir okurdur, benim sinirimi bozacak kadar. Ben provokasyonlara açık ve daimi vecd halinde olduğum için yazı esnasında, kendi fitilimi yaka yaka yazıyorum, onun o aklıselim sesi yazımı da daha iyi görmemi sağlar.

Peki ya siz? İyi bir gazete takipçisi misiniz?
İyi bir gazete takipçisiyim, yurtdışındayken de buradayken de. Ayrıca bu memleketin yazan çizenleri olarak ne apolitik olma lüksümüz var ne de olan bitenlere bigane kalmak gibi bir lüksümüz.

“Aşk biraz da ortak bir arşiv oluşturabilmek demekmiş”

Bundan sonra sürekli Türkiye’de yaşama düşüncesi var mı?
Şimdilik senenin yarısını Türkiye’de yarısını da Amerika’da geçirmeyi düşünüyorum. Böyle bir yapı oturtmaya çalışıyoruz ama ucu açık. “Olmalı” kalıplarımız yok. Günün birinde tamamen Türkiye’ye de dönebilirim. Ben İstanbul’dan kopmadım. Amerika’ya da tam olarak yerleşmedim hiçbir zaman. Birden fazla yerde olmak yazımı da düşünce sistematiğimi de geliştiriyor; benim yapım, kimyam bu. Ama şunu anladım; o kadar da siyah-beyaz değilmiş hiçbir şey. Zannediyorum eskiden öyle düşünüyordum; göçebeler bir tarafta, kaosçular bir tarafta… Başka bir ara nokta, sentez buldum. O yüzden de istedim evliliği.

Yerleşik bir düzeniniz olmadı hiç. Romanlarınızda köksüzlük meselesini, göçebeliği, ev kedisi ve sokak kedisi olma çelişkisini, güven veren duvarlarımızı sorguladınız hep. Sonra da bir tür dört duvarın içine girmiş olmadınız mı evlilikle?
Hapsedilmekten, kuşatılmaktan, kapıların üzerime kapatılmasından çok rahatsız olurum. En büyük fobim hareket edememek; hareket alanımın kısıtlanması. Genelde ilişkilerde hep birbirinin üzerine kapatılır ya kapılar; aman kaçmasın diye… Eyüp ile ilişkimizde kapılar açıktı. Böyle olunca kaçma gereği duymuyorsun. Yani doğru, bir tür dört duvarın içine girdim ama içerisi püfür püfür…

Evliliğin klasik rutinleri için ne düşünüyorsunuz? Ne bileyim, başınıza bir yemeni takıp ona yemek pişirmek, evin tozunu almak gibi…
Romanlarımda ayrıntılı yemek tarifleri ve daimi bir yemek takıntısı olduğu için iyi yemek yaptığımı zannedenler çıkıyor. Maalesef! Ben sadece teorisine vakıfım, pratik sıfır. Gene de yemeni kısmı hariç (!) bunları yapabilirim tabii. Keyif de alırım. Ama gündelik hayatın estetiği vardır ya hani, beraber bir yaşam alanı hazırlamak aslolan. Ben bir şey aldığımda bugüne dek, altı ay sonra bavulumu toplayıp başka bir yere giderken, onu geride bırakıyordum. Benim arşivim yoktu hiç, hayatımdaki tek süreklilik duygusu yazı idi. Aşk ortak bir arşiv oluşturabilmek demekmiş biraz da. Galiba ben bundan korkuyordum.

İnsan eşinizin böylesine köklü bir korkunun üstesinden nasıl geldiğini çok merak ediyor…
Korku, kuruntu ve endişe bende gani gani, dolayısıyla tamamen kaybolmazlar elbette ama salgıladıkları kimya değişti. Nasıl mı? Bilmiyorum. Osmanlı’da “Ah min’el aşk” derlerdi buna.

Milliyet

FİLİZ AYGÜNDÜZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir