EZEL NAKKAŞI HER YERE RESMINI ÇIZIYOR

Konya’da buzlar eridi. Güneşten özür diledi saçaklar. Bahar bir medrese odasına yerleşip, çiçek tozlarını üfledi kâinata. Kapısını yalnız Sultan Veled ve Kuyumcu Selahaddin açtı bu sırlı odanın.
Şems ve Mevlânâ hücrelerinde iki müebbet mahkum gibi volta attılar. Mevlânâ tesbihini savurarak yürüdü: Her duvarda Şems. Şems yürüdü; tesbihinin imâmesi Mevlânâ. Yaz geceleri medresenin damına taşındı ateş. Hak sohbetinin dumanı sis olup sardı şehri. Şems ellerini karanlık pencerelere attı da birden. Kara yemişlerini tek tek toplamak istedi bu zifirî gecenin “Ne kadar habersizler Hak’tan. Ölü gibi yatıyorlar!” diye yükseltti sesini. Sonra kısık bir sesle: “Ey Mevlânâ! Kadir gecemizin rahmetinden mahrum kalmasın bunlar. Hadi bir şeyler yap, dirilt ki uyansınlar!” dedi. Mevlânâ kıbleye döndü hemen. Kaldırıp ellerini semaya, şehre duadan bir harmani giydirdi. “Ey âlemlerin Sultanı! Şems’in saf sırrının hürmetine uyanıklık ver şehre!” İşte o anda yaz gecesini bir ürperme aldı. Üşüdükçe sarındı kat kat bulutlara. Rüzgâr sırtlanıp yıldırımlarını kıpkızıl şehre girdi. Öyle bir gürledi ki gök, bütün gözkapakları yerinden fırladılar. Yalnız seller saldırmadı şehre. Ne mi oldu? Dudaklara hücum etti dualar.

Mevlânâ, “Nimeti şükür çivisiyle mıhla!” diyen Sâdi’ye kulak verdi. Binlerce düğümle bağladı nurdan gemiyi. Ve bir sahil hediye etti ona, dinlendirsin diye onu. Kimya’ydı adı bu sakin, güzel koyun. Evlatlığı Kimya eş olmuştu o can dostuna. Fakat hangi kimya çözebilirdi sırrını Şems’in. Hangi kimya güneşte erimezdi? Altı ay altı mühür bastı Konya’ya. Kimya öldü. Kış yeniden kuşandı saçaklarını. Sofular yeniden kazanlarını kurdu. Yeniden aynı dumanlar yükseldi göğe: “Sema da neymiş! Kim saptırdı Mevlânâ’mızı?”, “Hem ne buldu bu Tebrizli dervişte ki kapattı kapılarını şehre.” İsyan büyüdü. Geçmiş unutuldu. Baltalar yeniden çıkarıldı topraktan. Atlılar fesat kıvılcımları saçarak yarışmaya başladılar her meydanda. Mevlânâ’nın diliyle, “Küstahlar tekrar edepten dışarı çıktılar/Küfür, kıskançlık tohumu ektiler.” Halka göre Mevlânâ deli, Şems Büyücü’ydü.

Şems, ilk gelişinde Mevlânâ’nın ruh mahzenine atmıştı meşalesini. Bu yangınla zaman ve mekânı yeniden aydınlatmıştı Hüdâvendigâr. Bu ateşle zamanın ötesine geçmiş, bir başka gözle bakabilmişti oradan. Kâh nehir olmuştu kâh timsah içindeki. Arada bir boşluk gerekiyordu. Bir boşluk ki aşkla dağlasın ruhunu: İlk ayrılık. Ameliyata hazırlasın Cerrah. Bir kalp ameliyatı olsun bu, bir by-pass. Kalp yeterince beslenebilsin diye, hikmetin önündeki bütün tıkanıklıkları açsın Şems yeniden geldiğinde. Açsın ki bu kapıdan girsin Divan-ı Kebîr, Mecâlis’i Seb’a ve Mesnevî. Her raftan çiçekler sarksın, her duvardan kandiller.

Görev tamamlandı. Mevlânâ’ya ancak Allah’la dolduracağı bir büyük boşluk armağan etme zamanı şimdi. Altı telli bir rebap, duman rengi bir sarık. Öyle bir gidiş olmalı ki bu, yüzlerce ay havanda dövülüp merhem yapılsa, iyileştirmemeli yarayı. Hem öyle bir gidiş olmalı ki, halk şaşırsın. Kimse bilmesin nerede battı güneş. Kimileri yedi harami uydursun pusuya yatan. Çağırsınlar Şems’i. Güneşi gökten koparıp bıçaklasınlar. Fakat birkaç damla kandan başka bir delil kalmasın ardında. Bir de “ Ya Allah çığlığı!” yıllarca yankılanan. Mevlânâ “O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi? Kimdir ümit güneşinin öldüğünü söyleyen?/ O güneş düşmanı damın üstüne çıkıp gözlerini yumdu da ‘Güneş öldü!’ dedi!” diye feryad ettiğinde Şems sırra kadem basmıştı.

Mevlânâ inanmadı Şems’in öldüğüne. Belli ki Yusuf gibi kuyuya inmiş, dahası ipten de gizlenmişti. Hem sevenle sevilen iki ayrı varlık değildi ki, biri iki gören gözler şaşıydı. “Şems’i gördük!” diyen yalancılara bile hediyeler bağışladı Mevlânâ. Ne tatlı bir yalandı! Şam’da mı görülmüştü? O halde Konya’da durmak niye? Şam sokaklarında bağırmalıydı: “Seni ne zamana kadar evden eve, kapıdan kapıya arayacağım?/ Ne zamana kadar köşeden köşeye, sokaktan sokağa kaçacaksın benden?” Sonra tekrar Konya’ya dönüp altı ay süren o müthiş serüveni tekrar tekrar hatırlamalıydı. Ah Şems, evinde yiyecek olmadığında, “Evimiz Peygamber’in evine benziyor!” diyerek neşelenirdi. Ah Şems! “Evde hiçbir şey eksik değil!” dense, “Bu evden Firavun kokusu geliyor!” derdi.

Mevlânâ, Şems’i bir daha bulamadı ölünceye kadar. Fakat bu cümle yanlış. Mevlânâ ölünceye kadar hep Şems’i gördü. İşte bu cümle doğru. Ayakkabılarını çeken çamurda bile bir vefa görüp ayakkabılarını oracıkta bırakıp yalınayak yürüyen Mevlânâ nasıl olur da Şems’i unuturdu? Nasıl olur da feryat etmezdi “Ey Tebrizli Şems! Ezel nakkaşı her yere resmini çiziyor!” diye?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir