Fransa`nın Derdi Ne ?

Türkiye’nin AB üyeliği konusunu, Fransız muhalefetini sözde temsil eden sarkaç Nicolas Sarkozy, Alman muhalefet silahşoru Bayan Angela Merkel ile kader birliği yaptı.

İktidarı kapmanın garantisini, Türkiye’yi bir günah keçisi yapmakta görüyorlar. Bu adi, ucuz, hatta aşağılık bir popülist politikadır. Türkiye’nin sırtından, her iki muhalefet, anti-Türk, anti-yabancı, anti-Müslüman, tutucu ve bağnaz kitleleri hedef alıyor. Ceremesini ise Türkler çekiyor. Ancak unutmasınlar ki, “Yanlış hesap Bağdat’tan döner”. Sağduyu daima bugün değilse yarın, her yerde hakim olur.

Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Türkiye’nin AB üyeliğini Şansölye Schröder gibi yıllardır destekliyordu. Rakibi Sarkozy’den geri kalmamak için eteğindeki taşları bir kez daha boşalttı. Önce başbakanı Villepin’e “Türkiye Kıbrıs Rumlarını tanımadan, 3 Ekim’de müzakereler başlatılamaz” dedirtti. Bu yetmedi, bir de bakanlar kurulu kararı aldırmış. Bu kararı Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos’a kendi el yazısıyla, bir mektupla, Türkiye’ye meydan okuyan bir Don Kişot edasıyla bildirirken “Aman bizi hayal kırıklığına uğratmayın” demeyi de ihmal etmiyor. Bu ne demek? Bu cümlenin anlamı “Siz de bizim görüşe katılın” demek değil mi? Diğer bir deyişle, “Bu konuda sakın sessiz kalmayın, biliyoruz siz Türkiye için AB sürecinin kesilmesini istemiyorsunuz. Tanımayı şimdilik imkansız görüyorsunuz” demek değil mi? Bu haber amacına ulaştı. Ankara’daki Fransa Büyükelçiliği tarafından doğrulanmadı. Osmanlıların deyimi ile Fransa “Suret-i Hak’tan görünüyor”. Kraldan fazla kralcı görünümü verip, komedi Fransız temsili oynuyor. Olmayacağını bildiği rüyaya amin diyor. Chirac’ın amacı, Sarkozy’den geri kalmamak. Chirac’ın amacı seçim meydanını Sarkozy’ye bırakmamak. Chirac değil miydi Fransız kamuoyuna “Türkler gururlu insanlardır. Özel statüyü katiyen kabul etmezler” diyen? Chirac değil miydi “Ek Protokol’ü Türkiye’nin imzalaması, tanıma anlamına gelmez” diyen?

Kraldan fazla kralcı bir Fransa

Belleğimde yer eden, hiç unutmadığım, sürekli hatırladığım bir söz var. İngiliz eski başbakanlarından Harold Wilson söylemişti; “Politikada bir hafta çok uzun bir zamandır”. Politikacı panayır yerindeki atlıkarınca gibi, fırıldak gibi bir öyle bir böyle dönmese, başarılı politikacı sayılmıyor. Politikacı, siyasette yarını değil hep bugünü, öncelikle postunu kaptırmamayı düşünür. Onun için ben Chirac’ın dönekliğini yadırgamıyorum. Tarih hükmünü verecektir.

AB’nin genişlemeden sorumlu bakanı Olli Rehn doğrusunu söylemiş. “AB Konseyi’nde en yüksek düzeyde 17 Aralık 2004’te bir karar alındı. Bu karara bağlı kalmalıyız. Buna mecburuz. Müzakerelerin 3 Ekim’de başlayacağından kuşkum yok. Avrupa, istikrarlı, demokratik ve başarılı bir Türkiye’ye ihtiyaç duyacaktır. Türkiye’nin AB üyeliği bizim stratejik çıkarımızadır. Müzakereler bunun için bir araçtır. Yolculuk, gidilecek yer kadar (bu yer neresi?) önemlidir. Kıbrıs Rumlarının tanınmasına paralel olarak, kapsamlı çözüm için görüşmelerin desteklenmesini bekliyoruz. Birleşmiş Milletler’i göreve çağırıyoruz.” mealinde genelde fevkalade isabetli ve yerinde beyanları oldu. AB adına konuştu. Fransa’yı yalnız bıraktı.

Bana soruyorsanız, müzakereler 3 Ekim’de başlar derim. Neden başlar? Çünkü, istese de istemese de bu aşamada AB’nin başka bir seçeneği kalmamıştır, yoktur. Aksini düşünelim, hiçbir inandırıcılığı kalmaz AB’nin. Çünkü, Türkiye’ye rest çekmek ve Türkiye’nin bu resti görmesi, zaten anayasa ve bütçe nedeniyle büyük bir sarsıntı geçiren AB’nin, onulmaz bir yara daha alması demek olacaktır. Çünkü, böyle bir kopuş İslam dünyasının büyük tepkisini çekeceği gibi, terörü de azdırmaz mı? Çünkü, böyle bir karar AB’nin kendi kendisini inkarı anlamına gelir. AB’de eski tüfekler anti-Türk olabilir. En azından şimdilik çoğunluklar. Türk dostu, Türk yandaşı olmayabilir. Ancak yeni kuşaklardır Türkiye’yi destekleyen, genç kuşaklardır Türkiye’yi AB’ye taşıyacak ve Paris’te, Berlin’de karşılayacak. Gerisi boş laftır “laf-ı güzaftır”. Bir kuşak sonra ne Chirac, ne Sarkozy, ne Merkel kalacaktır siyaset sahnesinde. Bahçelerinde gül budarken “Türkiye ne imiş bilememişsiniz. Hafıza-i insan nisyan (unutkanlık) ile maluldür. O zaman öyle gerekti. Şimdi unuttuk gitti.” diyebileceklerdir.

Müzakerelere hazırlıklı olunmalı!

Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül doğru olanı yapmışlardır. Koşullu imza ve deklarasyon yerindedir. Evet, bu imza tanıma değildir. Bunu Rumlar da biliyor. “Üzüldük” demediler mi? Bu imza, tanımaya doğru bir adımdır. Bu imza, Kıbrıs Rumlarını Türkiye’nin yalnız AB bakımından, AB çerçevesine münhasır tanıması olarak yorumlanabilir. Devletler hukukunda tanıma, isteğe bağlı, niyete bağlı bir irade beyanıdır. ‘Tanıdım’ demeden kazaen tanıma olmaz. Şunun şurasında 3 Ekim’e birkaç hafta kaldı. Önemli olan Türkiye, Babacan başkanlığında uzman kadrolarıyla müzakereye hazır mı değil mi? Benzer durumdaki aday ülkeler 300-400 kişilik uzman kadrolar, bakanlıklar kurmuşlardı. Nerede bu kadrolar ve örgütlenme? Kaç uzman, hangi yabancı dilleri biliyorlar? Devlet diplomasi kadrosuyla, üniversiteleri, vakıfları, özel sektörüyle Türkiye’yi hangi kadroyla temsil edecek müzakerelerde? AB Sekretaryası Genel Sekreteri Büyükelçi Murat Sungar’ın bir el bombası gibi patlayan istifa metninin satır arasındaki yorum hayra alamet midir? Bir Çek müzakereci uzmanının sözüdür sanıyorum: “AB heyetini müzakerelerde muhasım ve düşman olarak görmeyin. Asıl müzakere ve tartışmayı müzakere heyeti olarak kendi aranızda yapacaksınız.” Biliyoruz AB yolculuğu uzun ince bir sırat köprüsüdür. Bir mukavemet yarışıdır. Bir maratondur. Ben diyorum ki, türlü kakofoniye karşın, Mustafa Kemal’in muasır medeniyet rüyası gerçekleşecektir. Çünkü, Türk ulusu buna layıktır. Çünkü, Türk ulusu büyük çoğunlukla AB’yi yürekten istiyor, çünkü Türk halkı buna kadirdir, muktedirdir.

YÜKSEL SÖNMEZ EMEKLİ BÜYÜKELÇİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir