GAZETECİDEN DARBECİ, YANİ KÂĞITTAN KAPLAN

Gazeteciden “darbeci” olur mu, olmaz mı? Bir düşünün bakalım, olur muymuş? Yani siz bir darbe yapmaya kalksanız, ilk işiniz, bir takım “gazeteci”lerle ortak çalışmak mı olurdu?

Meselâ, 12 Eylül paşaları, emir-komuta zincirlerine gazetecileri de dahil etselerdi, ne olurdu? Gerçi 12 Eylül yaklaşırken, bir darbe olacağını, hemen herkes hissediyordu, o ayrı. Ankara’daki bütün bürokratlar, milletvekilleri, hatta bakanlar, hatta bizzat Başbakan Demirel’in kendisi, 1980’in o sıcak günlerinde bir darbe olacağını yüzde yüz biliyorlardı. Bilmedikleri, ne zaman, nasıl ve ne şekilde olacağı idi (3N eksi 1 K).

Gazeteci, dilini tutamaz. Kısacası, ayıdan post, gazeteciden dost olmaz!

İyi gazeteci de zaten dilini tutamayandır (!)

Enformasyon, yani bilgilendirme. Adamın işi bu! Darbenin ne zaman, nerede, nasıl olacağını bilecek ve dilini tutacak! Olacak iş mi?

1- O kişinin gazeteci olduğu biline biline böyle bir işe sokuluyorsa, zaten yapılacak “gerçek darbe” o değildir. Gazeteci, o işin içindeyse, biliniz ki, yapılması planlanan asıl darbe, gizlenmektedir!

2- Gazetecinin bir darbe planının içinde olması, ancak ve ancak, o kişinin gerçekte gazeteci olmadığını, başka bir kimliği bulunduğunu, kısacası, gerçek kimliğini gizlediğini işaret eder.

Alın işte, dilini tutamayan gazeteciler ortaya bir döküldü, pir döküldü. Ortaya çıkan traji-komediye, bugünlerde “Ergenekon” deniyor. Olay, traji-komedi sınırlarını geçti, kepazeliğe doğru ilerliyor.

MEDYATİK DARBE (!)

İddianamenin hukuksuz ve “en medyatik” şekilde kamuoyuna açıklanmak istenmesi de bunu gösteriyor.

Olaylar, 1963-1964’ün o meş’um duruşma günlerine benzetilmek isteniyor.

“Hangi olaylardı onlar, 1963’lerdeki” diye soracak olanlara, bu yazının 32 kısım tekmili birden olduğunu, o günlere de sıra geleceğini bildiririm.

Şimdilik, yazımızın birinci bölümünde, “Ergenekon Şehir Efsanesi”nin “efsane adamı” Hayrullah Mahmud’dan alıntılar olacak.

Göreceksiniz ki, Ergenekon’un asıl kaynağı o…

Görevini, işini, çok iyi yapmış. İnternet gruplarına sızarak ortalığı karıştırmış, sonra da, “o bir efsane idi” şarkısını tavana baka baka söylemiş.

Kimdir nedir, neyin nesidir, gerçekten gazeteci midir, doğrusu oldukça şüpheli. Fakat imlâ yanlışlarına düşse de, enikonu iyi bir Türkçesi’nin olduğu, hayal gücünü ifade etme biçiminin çok güçlü olduğu, dikkatlerden kaçmıyor.

Adının bile ne kadar doğru olduğundan emin değilim: Hayrullah Mahmud Özgür.

Benim dikkatimi asıl çeken ise bu tür “tahayyül”lerin, Adnan Hocacı takımının yaptıklarına benzemesi. İnandırıcı olmak için “inandırıcı malzeme” üretilmesi. Hayrullah Mahmud’un yazdıklarını okurken, nedense, insan, “Üç milyon yaşındaki balık” fosiline bakarmış gibi hissediyor (Malûm, o balık fosilleri de iyi seramik işçilerinin elinden çıkmıştı ne de olsa).

***

Aşağıdaki yazı, Hayrullah Mahmud tarafından, 27 Nisan 2005 tarihinde, “Milliyetçi İnisiyatif” Yahoo e-posta grubu’na gönderilmiştir (Tarih de çok ilginç: Tam iki yıl sonraki 27 Nisan e-muhtırasını nasıl da hatırlatıyor):

Date: Wed, 27 Apr 2005 03:01:45 -0700 (PDT)
   From: Hayrullah Mahmud
Subject: BU VADİ BAŞKA VADİ! ULTRA TÜRKLER GELİYOR!



BU VADİ BAŞKA VADİ!


ULTRA TÜRKLER GELİYOR!


 


Yer: Ankara…


Tarih: 2003 yılı nisan ayı…


Saat: 22:00 civarı…


Başkent’te, bir aracın içinde, hiç geçmediğim caddelerin üzerinden, gecenin sessizliği içinde randevu yerime doğru ilerliyorum.


Alelade bir binanın alt katlarındayım…


“Gökdelen” neyse, bu da tam tersi…


“Yerdelen” denilen cinsinden…


Binanın içi, dış görünümünden beklenmeyecek ölçüde teknolojik ve şık dekore edilmiş.


Randevu yerine yaklaştıkça, insanın içini ısıtan bir müzik sesinin ruhumu okşadığını hissediyorum.


Puro dumanı kokusu ise burnumu yalayıp tavana doğru yükseliyor.


Bana mihmandarlık yapan iyi giyimli genç, “Hayrullah Bey, benim görevim burada son buluyor. Sizi, brifing odasında bekliyorlar” deyip bir kıyıya çekiliyor.


Teşekkür edip, önümde duran kapı tokmağını çevirip, bambaşka bir dünyaya doğru adım atıyorum.


Her biri Atatürk’ün kıyafet devrimini hatırlatan şıklıkta, iyi eğitim almış, en genci 44 yaşında olan, Türkler’den oluşan bir grubun arasındayım.


Kısa bir selamlaşmanın ardından, hemen brifinge geçiliyor.


“Dünya nereye gidiyor, Türkiye nereye gidiyor, geçmişte neredeydik, bugün neredeyiz, gelecekte nerede olmayı hedefliyoruz”u içeren bir özlü sunuş bu!


Yaklaşık üç saat süren anlatım sırasında, konularında uzman yarım düzüne ismin anlattıkları karşısında etkilenmemek mümkün değil!..


Türkiye’de kim kimdirden tutun da, yakın gelecekte operasyona uğrayacak gruplardan, büyük sermayenin hesap hareketlerine dek her şey vardı bu brifingde!..


İçlerinden biri, hatırlamakta güçlük çektiğim bir yazıma, geçmişte bir sohbet sırasında söylediğim bir sözüme atıf yaparak, şöyle diyor:


“Hayrullah Bey, biz sizi iyi tanıyoruz. Davet ettiğimiz şahsiyetleri iyi etüt ederiz. Siz, bizi daha tanımıyorsunuz. Bizi tanımanız için sizi buraya davet ettik. Uzun yıllardır sizi izliyoruz. Hiçbir dış ve iç servisle bağlantınız yok. Aynı ortak heyecanları paylaşıyoruz. Size sadece yazılarınızda sık sık bahsettiğiniz ‘Atatürk’ün Türkiyesi sahipsiz değil’, sözünüzde ne denli haklı olduğunuzu göstermek için buraya davet ettik.”


Ardından hayatta yüzlerini görmediğim akrabalarıma dek tüm şeceremi bir kalemde sıralıyorlar.


Peki…


Beni Ankara’da son derece güvenli bir ortamda ağırlayan bu beyler kimlerdi acaba?!


Bunlar sivil askerler miydi?!


Ya da bir avuç maceraperest mi?!


Yoksa, adını sıkça duyduğum Ergenekon mu?!


Ama o gerçek olamayacak kadar büyük bir efsaneydi!


Tarihten süzülüp gelen bir mitos değil miydi?!..


Ergenekon’dakileri ben hep ak saçlı, Dede Korkut tipinde hayal etmiştim.


Ama bunların hiç de öyle bir görünümleri yoktu.


İyi eğitim almış, iyi giyinen, iyi konuşan, konularına hakim, gusto sahibi, şehirli Türkler’di!..


Dışarıda bekleyen lüks jeepler bunun göstergesiydi.


O halde bana bu brifingi veren beyler kimlerdi?!


Crem de la crem’in dahil olduğu bazı ortamlarda, İstanbul’da adlarına “Ultra Türk” (Üstün Türk) denilen, “her şeyden haberleri olan” ve “herkesten önce gelişmeleri öğrenip kontra-operasyon yapan bir grup”un varlığı hakkında kulağıma bazı bilgiler fısıldanmıştı.


Ama…


Duyduklarım daha ziyade “şehir efsanesi” kıvamındaydı.


Bana verilen brifing sırasında dinlediklerim ise yüzde 100 gerçekti.


Bunlar gerçekten onlar olabilir miydi?!


Ergenekon, ya da İstanbul’da bazı çevrelerin kendilerine taktığı adla “Ultra Türkler”!..


Evet!


Bunlar onlardı!..


Adları halk arasında “Ergenekon” diye dolaşan efsane Türkler!..


Ya da İstanbul’daki yakıştırılan adlarıyla “Ultra Türkler”!..


Ultra Türkler’in ortak özelliği hepsi bir defa okumuş, iyi düşünen, mesleklerinde başarılı insanlar…


Her günü son günleriymiş gibi yaşayan yüksek adrenalin bağımlıları!..


Aklınıza gelen her iş kolundan üyeleri var.


Kariyer dertleri yok!..


İşadamından bürokrata, bilgisayar mühendisinden askere, gazeteciden diplomata, film yapımcısından senariste, istihbaratçıdan şarkıcıya, emniyetçiden hukukçuya dek her iş kolundan Türk var bu yapının içinde!..


Bir nevi Kuva-i Milliye’nin evrim geçirmiş, 2000’li yıllara ışınlanmış hali diyebilirsiniz!


Tanıştıklarım için söyleyebilirim, IQ’ları 140’ın üzerinde!..


Hepsi dahi mertebesindeki Türkler!..


Dünyanın her yerini bir ağ gibi sarmış bir yapı bu!


Bu insanların ortak tutkuları vatanları.


Türkiye için yapamayacakları şey, ödemeyi göze almayacakları bedel yok!


Hangi ülke, hangi açık ya da gizli güç olursa olsun, yaptığını yanlarına bırakmıyorlar.


Milli sermaye olarak görülen bir şirket operasyona mı uğradı, hemen gayri milli sayılan bir başka şirketin kirli çamaşırları ortaya dökülüyor. Ticari itibarı sıfırlanıyor.


Temel felsefe:


“Azdan az, çoktan çok gider!”


Amerikan futbolundan hoşlanana Amerikan futbolu, tamamen fiziksel güce dayalı, göze göz dişe diş kuramı…


Avrupa futbolundan hoşlananlara da Avrupa futbolu; tamamen teknik ve hıza dayalı, bacak arası yapmadan tutun da, topu rakibinin boyundan aşırtıp yanından rüzgar gibi geçmeye dayalı incelik kuramı…


Bu Türklerin hepsi de vatanın bir çakıl taşı için canını vermeye hazırlar!


Yalnız aynı zamanda yaşamın en kutsal değer olduğuna da inanıyorlar.


Yaşayarak mücadele etmeyi, pisi pisine ölmeye, rakiplerini usta bir satranç oyuncusu titizliği içinde alt etmeye tercih ediyorlar.


“Türkün Türkten başka dostu yoktur” sözüne inanmıyorlar. Her operasyona uygun dışarıdan müttefikler temin ediyorlar. Çok iyi müzakereciler.


Kimsenin toprağında gözleri yok… Güçlü, dinamik, Batılı ülkelerle rekabet edebilen, rekabet edebilmek için gerekli alanı yaratmaya çalışan inançlı Türkler bunlar…


Modern zamanların tüm enstrümanlarını kullanmalarına rağmen, atadan, dededen kalma yöntemlerden de vazgeçmiyorlar…


Hilal tekniği her dönem olduğu gibi bu dönemde de revaçta!


O teknik sayesinde Edelman, topuğuna baka baka ABD’nin yolunu tutmak zorunda kaldı.


Bilgi toplama ve analiz etme yetenekleri İsrail’in Mossad’ına parmak ısırtacak kadar iyi.


Şu anda Ultra Türkler, dünyada bilgiye en hızlı ulaşan, operasyonları aylar öncesinden deşifre edip ona göre pozisyon belirleyen dünyadaki yegane dinamik güç!..


Büyük Orta Doğu projesini realize etmek için kıtalararası özel uçağı ile dolaşan, Kaballar’ın başı da gelip sonunda Ultra Türkler’le masaya oturdu.


Önce tehdit etti, ardından aldığı cevap üzerine, bir şey diyemeden uçağına binip gitti.


Bunca satırı niye yazdığımı merak edenleriniz olabilir.


Hemen açıklayayım:


Birincisi; Türkiye üzerine operasyon yapan Batılı güçler artık şunu çok iyi öğrendi. Türkiye’de önemli mevkilerdeki adamları ya da medyadaki bazı kalemleri satın almak sorunu çözmüyor. Bu sadece zaman ve para israfına yol açıyor.


İkincisi; Türkler dünyanın bu en zor ve önemli coğrafyasında ayakta kalmanın bir değil, binbir yolunu bulmuşlar. Onun için köşeye sıkıştırmaya çalışmak nafile bir çabadan başka bir şey değil.


Üçüncüsü; devletin tapusu sağlam ellerde. Yabancılar hangi operasyonu yaparlarsa yapsınlar, misli fazlasıyla bedelini ödetiyorlar.


Yani, sanıldığı gibi Türkiye sahipsiz değil!..


Bu bakımdan…


Beni arayıp, yolumu çevirip, soran vatansever dostlarıma öncelikle şu hususun altını çizmek istiyorum.


İstiklal Marşı “Korkma” diye başlıyor.


Ve…


İçiniz rahat olsun!..


Türkiye’de Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayan son derece nitelikli bir grup var!


Bunların ne makam, ne mevki, ne de rütbe dertleri var!..


Onlar, Atatürk’ün emanetini korumak için var güçleriyle çalışıyorlar.


Adına ister “Ergenekon”, ister “Ultra Türkler” deyin, bugünden sonra, işte onların adlarını sıkça duyacaksınız.


Şu anda Batılı Başkentlerde adları en çok zikredilen, “Operasyonlarımızı bozuyorlar” diye şikayet edilen, ölüm dahil akla gelebilecek her şeyle tehdit edilen, aklınıza gelebilecek ve gelmeyecek her yöntemle satın alınmaya çalışılan grup, işte bu grup!..


Ki…


Bu tehditleri umursadıkları da yok!


Onlar da aynen sizler gibi 24 saatlerini yaşamaya devam ediyorlar.


Kimi zaman sizi bir dizinin içinde bir replik olarak selamlıyor… Kimi zaman bir şarkı sözünde bayrak gösteriyor…


Kimi zaman bir köşe yazısında tüm Türkiye’ye mesaj veriyor…


Kimi zaman da “şehitlik” mertebesine yükseldiklerini sevenlerine duyuramadan, “trafik kazasında öldü” türünde haberlerle medyada yer bulabiliyorlar…


Gösterişten uzak bir hayat!..


Tamamen vatan aşkı…


Ama…


Adları ne olursa olsun, hepsi bu ülkenin Mustafa Kemalleri, Mehmet Akifleri…


Onun için tüm vatansever milliyetçi dostlarıma tavsiyem; umutsuzluğa kapılmamaları, duyguyu değil, aklı öne çıkaran yeni milliyetçilik anlayışına uygun davranmaları yönünde olacaktır!..


Daha Ortadoğu’da savaş çıkmadı!


Ama çok yakında çevremiz alev topuna dönecek.


O yüzden provokasyonlara gelmeyelim.


İçimizdeki “İrlandalı Türkler”e karşı sağduyuda birleşelim.


Bu vadi başka vadi!..


Diğer vadilere benzemez.


Türkün ateşle imtihanı devam ediyor.


İçiniz rahat olsun…


Aklı, bilimi merkeze oturtmuş “Ultra Türkler” her alanda iktidara geliyor.


Çok yakında bunu sizler de görecek…


Hatta çevrenize dikkatlice bir göz attığınızda, bunu şimdiden hissetmeye başlayacaksınız…


Sevgiler…


 


Hayrullah Mahmud


***


Bu yazıda, “İrlandalı Türkler” tanımlaması dikkatimi çekmiş ve grupta bunun ne olduğunu, ne anlama geldiğini sormuştum. Fakat kimse cevap vermemişti.


   Date: Wed, 27 Apr 2005 13:31:54 -0700 (PDT)
   From: Levent Elpen
Subject: İçimizdeki İrlandalı Türkler de kim?


Hayrullah Bey, maaşallah REALİZE edilebilir güzel bir senaryo yazmışsınız. Bu kadar pürüzsüz bir yapıyı daha dünyada hiç bir teşkilât beceremedi ya, neyse…


Benim asıl anlamadığım, neden “İçimizdeki İrlandalı Türkler`e karşı” birleşeceğimiz…


Hatırladığım kadarıyla, daha bir kaç yıl önce, İrlandalılar, Türklerle akraba olduklarını söylüyorlardı. Orada çıkan bazı haberler, bu konuda magazin haberi biçiminde Türk basınına da yansımıştı.
Akrabalığın sebebi, Ankara civarındaki antik Galatia bölgesi. Galatia (Galatya), Anadolu`ya gelip yerleşen Galatlar isimli eski bir Kelt kavminin adından geliyordu. Dolayısıyla, bu Kelt kavminin izlerinin bir şekilde Anadolu`da sürdüğünü düşünen Kelt kökenli İrlandalılar, Galatların torunlarının da aramızda olduğunu, dolayısıyla akrabalığın mümkün olduğunu ileri sürüyorlardı. Eh, sanırım bu da realize edilebilir bir durum.


Elbette, “İçimizdeki ABD`li Türkler veya İçimizdeki Siyonistler” diyemiyorsunuz, anlıyorum sizi…


Fakat, hakikaten en kısa zamanda böyle bir bilgisayar oyunu piyasaya çıkmalı.


Levent Elpen



Bugünlerde, o bilgisayar oyunlarının ne kadar “realize” edildiğini görüyorsunuz. Hayrullah Mahmud, grupta yapılan eleştirilere bakın nasıl cevap vermiş:



   Date: Wed, 27 Apr 2005 08:08:47 -0700 (PDT)
   From: Hayrullah Mahmud
Subject: ULTRA TÜRKLER İÇİN BAZI DOSTLARA AÇIKLAMA



Bazı dostlar için minik bir açıklama


 


Zaman en iyi ilaçtır.


Umudunu yitirme noktasına gelenleri anlıyorum.


Çünkü tahammül sınırı aşılalı çok oldu!


Ama Hilal’in ağzının kapanmasına da az kalmadı.


Kapandı.


Önümüzdeki günlerde art arda yaşanacak gelişmeler umutsuzluğa sürüklenen arkadaşlarımı bir nebze de olsa rahatlatacaktır.


Ve…


Bu satırlar bir kitaptan alıntı mı, diye soran dostumuza da cevabım, öyle bir kitap var mı bilmiyorum.


Onların kitabı yazıldı mı, sanmıyorum.


Ben sadece başımdan geçenleri, onların da izinlerini alaraak sizlerle paylaştım.


Hepsi bu!


Ama bildiğim bir şey var, o satırlarda yer bulan isimler şu anda aramızda ya da aranızda yaşamaya devam ediyorlar.


Aynen sizler gibi mücadelelerini yapıyorlar.


En başta da söylediğim gibi zaman en iyi ilaçtır.


Bekleyip görmekte, umutsuzluğa kapılmamakta fayda var.


Sevgiler


Hayrullah Mahmud



Burada da, ikinci şifre, “Hilalin ağzının kapanması”! Nedir, ne değildir, anlayan beri gelsin.


Hayrullah Mahmud’un ütopyalarının zamanlaması, iyi hesaplanmıştı. Bundan sonraki süreçte neler olduğunu şöyle bir gözden geçirirsek:


Danıştay Baskını, Hrant Dink Cinayeti, Ümraniye bombaları, Malatya cinayeti…


Hayrullah Mahmud, uvertür olsun diye, Ümraniye bombaları dolayısıyla birkaç saat “Ergenekon Savcısı” tarafından da sorgulanmış.


Bakınız: http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=293933


Çok ilginçtir. Orada diyor ki:


Savcı, “Derin devlet ile mücadele eden biri olarak, derin devletin var olup olmadığını ben bilmiyorken, sen nereden biliyorsun” diye sordu.


Yine cevapladım:


“Bu anlamda bir kitap hazırladım. Alfa yayınevinde basılmak için bekliyor. Sizin derin devlet yapılanması olduğunu zannettiğiniz Ergenekon ise bir şehir efsanesi. Türkiye’de devletin bölünmez bütünlüğünü ile ilgili tüm operasyonları devletin yetkili organları yapar. Derin devlet adı altında yapılan operasyonların perde arkasındaysa, yabancı istihbarat servisleri vardır. Aynen birçok kuvvacı olduğu iddia edilen yapılarda olduğu gibi!”



Adam, resmen, komplo teorilerine aşırı merakımızdan faydalanıyor.


Hayrullah Mahmud’un keskin “U” dönüşleri de dikkatten kaçmıyor:


SOROS’A DEĞİL, “HEDİYE ÇEKLERİ”Nİ KABUL EDEN BAŞBAKANLARA, BAKANLARA, SİVİL ASKER BÜROKRATLARA KIZIN!


Saturday, June 4, 2005 6:23 PM
From:  “Hayrullah Mahmud”


Soros`un çocukları?!
 
Milliyetçi İnsiyatif Moderatörleri’nin “Yeni TCK Yasası” bağlamında yaptıkları “hakarete kaçmayın, küfürsüz yazın, belgeli olsun” uyarısı için teşekkürler…
Bu anlamda elifi elifine bir yazı…
1990’lı yılların ortasıydı…
İzmir’de yayınlanan haftalık bir gazetenin, çiçeği burnunda genel yayın müdürü ve başyazarıydım.
Ufukta tüm haşmeti ile “28 Şubat” belirmekteydi!
TSK içindeki bazı çevik ve medyadaki bazı sivil paşaların desteği ile “BOP operasyonu”nun değirmenine su taşıyan, “Post modern” darbe hazırlığı yapılıyordu!
İstanbul medyasısının yansıttığı havaya göre manzara-i umumiye şöyleydi:
“Hangi taşı kaldırsan, altından irticacı fırlayacak!”
İrticacıları ortadan kaldırmak içinse “Sivil Güçler” devredeydi.
“Post modern” darbe yapmak kaçınılmaz olmuştu!
Yeni Rakı’nın sahtesi daha o günlerde zehirlemediği için, bazı İrlandalı Türkler tarafından topluma “rakı kadehi” üzerinden laiklik mesajları verilebiliyordu.
Ki…
Paletleri bozulan tankların, Sincan’da çektiği “balans ayarı”nın sonrasında ise Atatürk’ün Türkiyesi hızla, sonu belli olmayan bir maceraya doğru sürüklenmeye başladı!
Soros operasyonu tıkır tıkır işliyordu!
Vizyonda “Tayyiptürk” projesi vardı!
 
ÇALMANIN BEDELİ
 
İşte o günlerden birinde, Ankara’dan bir dostumla telefonda konuşuyorduk.
Başkentteki perde arkası diyaloglara vakıf dostum, telefonda bana hiç aklımdan çıkmayan şu sözleri söyledi:
“Hayrullah, Ankara çok karışık. Ama aynı zamanda Türk Cumhuriyetleri de karışık. Adamlar Türkiye’yi örnek gösterip, ‘Bizde yapılan yardımları aramızda paylaşmak istiyoruz. Türkiye’ye gösterilen kolaylıkların aynısının bize de gösterilmesini istiyoruz’ diyor. IMF, Dünya Bankası, yardım adı altında gönderilen paraların çalınmasına göz yumuyor. Neredeyse çalmak devlet politikası haline geldi! Asker çalanlardan hesap soracak diye, TSK’nın müdahalesine Ankara’da ve dışarıda sıcak bakılıyor!”
Espri yaptığını zannettiğim dostuma, ciddi olması ricasında bulundum.
Güldü!
“Haklısın” dedi, “İnsana şaka gibi geliyor değil mi, ama hepsi doğru! Yaz bir kıyıya o gün geldiğinde haklı olduğumu anlarsın!”
Çok kısa süre sonra dostumun telefonda bana aktardıklarının ne denli doğru olduğunu görme imkanım oldu. O telefon konuşmasından çok kısa süre sonra, 28 Şubat “post modern darbesi” yapıldı.
Haki rengin hakim olduğu tepelerde heyecan vardı.
Erbakan iktidarı alaşağı edilmiş, rejim kurtarılmıştı.
Ne var ki, 28 Şubat’ta medyada adları geçen Paşalar’ın, yolsuzluklara “Dur” diyeceğini zannedenler, çok kısa süre sonra yanıldıklarını anladılar.
Ama…
Artık iş işten geçmişti!
Çünkü Erbakan’a tahammül edemeyenler, İsrail’in perde arkasında iktidara hazırladığı Erdoğan’ın önünü açmışlardı.
“Turkuaz devrim” yakındı!
Türkiye’de de bir halk ayaklanması “Anadolu İhtilali” planlanıyordu.
(Kemal Derviş, daha sonra ülkeyi bir anda seçime sürükleyerek bu ortamı yaratacaktı!)
 
KİRALIK M(P)AŞALAR
 
BOP operasyonu tüm hızıyla devam ediyordu!..
Bırakın hesap sormayı, koskoca Atatürk’ün Ordusu’nun Paşaları, emekli olduktan sonra, 28 Şubat’ın gazıyla, soluğu bankaların yönetim kurullarında aldılar.
Birçoğu aç kurtlar gibi finans sektörüne saldırmış, kendileri üzerlerinden toplum nezninde TSK’nın itibarını alaşağı etme operasyonu yapılacağını anlamamışlar…
Nefslerine yenik düşmüşlerdi.
Oysa…
Bu “omzu kalabalık” para hırsına yenik düşmüş “sözde asker”lerin maddi durumları kötü değildi.
İyi bir emekli maaşı, Oyak’tan da ikinci maaşları vardı.
Yıllarca devletin imkanları ile sıkıntı çekmeden lojmanlarda yaşamışlar, para da biriktirmişlerdi. 
Hülasa; “Kanarya” gibi hürdüler!..
Bunlardan bazıları, NATO müteahhitleri ile sıkı fıkı olmanın getirdiği “tamamen duygusal” güvenceye de sahiptiler.
Ama yine bunlardan bazılarının gözleri o kadar açtı ki, ülkeyi düşünecek halde değillerdi.
Şaşırmamak lazım!
Boşuna, “beşerdir, şaşar” dememişler!
Çünkü; BOP operasyonunu yönetenlerin de, operasyon yapacakları ülkelerde böyle aç gözlü, kıblesini şaşırmış sivil-asker bürokrat takımına ihtiyaçları vardı.
Ve…
Derken IMF’nin dayatması ile önce BDDK kuruldu!..
Sonra da 1999 depremi ve ekonomik krizi geldi…
Onu 2001’de havada uçan Anayasa’nın getirdiği kriz izledi.
Böylece, Türk finans sisteminde, “domino tesiri” yapan, o ünlü bankalar operasyonu başladı!
Dünyanın sayılı zenginleri arasında gösterilen işadamları, bir anda “Hırsız” duruma düşüverdiler.
Düşürülüverdiler!
“Baskın basanındır” mantığı ile yabancılar kurdurdukları BDDK üzerinden, Demirbank’ı üç otuz paraya HSBC yapıverdiler.
Sonra sıra diğerlerine TELSİM; TURKCELL gibi nakit merkezlerine ve enerji şirketlerine geldi…
Gölcük yakınlarında patlattıkları “deprem bombası” şiddetinde, Türk finans sektörünün içinde de işbirlikçileri sayesinde art arda ses bombaları patlatıyorlardı.
Ülkenin güvenliğinden sorumlu bazı Paşalar da, ellerinde istihbarat raporları olduğu halde, bu süreci seyrediyordu.
Ya da daha doğru bir ifade ile seyretmek zorunda kalıyordu!
Çünkü BOP operasyonunu yöneten güçlerden “Hediye Çekleri”ni almanın dayanılmaz hafifliği altında eziliyorlardı!
Bu arada Karamehmet derken Uzan ve diğer şirket operasyonları art arda geldi…
“Türk sermayesini Türksüzleştirme operasyonu” tüm hızıyla devam ediyordu.
 
BOP FORMÜLÜ
 
Peki, BOP operasyonunu yöneten güçler bunu nasıl yapıyorlardı?!
Formül basitti:
Önce operasyon yapacakları ülkedeki sivil asker yöneticileri satın alıyor, ardından da “bahşiş” olarak verdikleri milyon, milyar dolarları İsviçre bankalarına aktarıyorlardı.
Yani para bir cepten diğerine hayali olarak aktarılıyordu.
Sonra da bu hesap numaraları üzerinden, “bahşiş”i alan faniye şantaj yapıp, isteklerini yerine getirmesini istiyorlardı!
Art arda düşen, tüm ülkelerde bu yöntem denendi ve başarıya ulaşıldı.
Atatürk’ün Türkiyesi’nde de benzer yöntem denendi.
Önce sivil, asker bürokrat, işadamı, “entelektüel fahişe” dedikleri adamları satın aldılar.
Operasyon için uygun ortamın oluşması amacıyla yolsuzluklara, hırsızlıklara göz yumuldu.
Çalanın yanına kar kalacağı, çalmayanın ahmak olduğu, hesap sorulmayacağı, sorulamayacağı güvencesi verildi.
Sonra da zayıflatılan kaleler üzerinden gedik açılıp, yıpranmış iktidarları domino taşı gibi art arda devirdiler.
Hani o ünlü yemek kitabı reklamında olduğu gibi…
Emine Beder’in mutfağından, her şey kaşıkla, su bardağıyla!..
El kararı göz kararı!
Bu sayede çok basit “Ülke devirme” projeleri çıktı ortaya!
Türkiye’de de benzer süreç yaşandı!
Ama “Devletin çekirdeği”ne nüfuz edemedikleri için başarısız oldular!
“Tayyiptürk projeleri”, “Anadolu İhtilali” denemeleri, “Turkuaz Devrimleri” havada kaldı.
Yabancıların “operasyonlarımızı bozuyorlar” diye şikayet ettikleri ve adlarını “Ultra Türk” koydukları oluşum Türkiye’de adamlara, tüm satın aldıkları şerefsizlere, ele geçirdikleri kalelere rağmen, nefes aldırmıyordu.
Nitekim…
Bu operasyonu yönetenlerin yurtiçindeki işbirlikçileri önce işadamlarına “Paralarınızı yurtdışına çıkarın, şirketlerin içini boşaltın” talimatını verdiler.
Adamlar etkili pozisyonlarda oldukları için bu istek “emir” telakki edildi ve yerine getirildi.
Paralar yurtdışına çıkarılırken, devletin bazı istihbarat birimleri bu operasyona seyirci kalmanın ötesinde, kılavuzluk yaptılar.
Bazı bürokratlar bu süreeçte gıklarını çıkarmadılar!
Bazı Başbakanlar, operasyonun başarılı olması için yol açtılar!
Bazı bakanlar, erketeye yatıp gözcülük yaptılar!
Bazı kalıplarından utanmayan Paşalar ise bu süreçte nöbet tuttular!
Türkiye bu sayede tamtakır kuru bakır hale getirilmişti!
 
DALALETİN BELGESİ
 
Sonrasındaysa…
Sonrasını sizler de biliyorsunuz!
“Şirketlerin içi boş, çalmışlar” deyip el koymalar başladı.
Bu sayede “özelleştirme” adı altında “Milli sermaye”yi BOP operasyonunu yöneten güçlere peşkeş çekme imkanı doğdu.
Malesefki, bu süreçte de, bu operasyonu durdurmakla görevli bazı istihbaratçı, bazı politikacı, bazı generaller ise “öküzün trene baktığı gibi” sadece seyretmekle yetindiler.
Öküz bile trenin geçtiğini 16 saniye sonra fark edebiliyordu!
Ama bunlar, ellerindeki “hediye çekleri”nin ağırlığı altında fark etmemeyi tercih etti!
O yüzden de bunlardan bazıları, Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamaya cürret edebildi!
O yüzden de bunlardan bazıları, kendi askerinin başına çuval geçirilmesine destek verdi!
O yüzden de bunların bazıları, Atatürk’ün Ordusu’nu “Lousiana Manevraları” üzerinden “Pentagonize” etme teşebbüsünde bulunma cesaretini kendinde bulabildi.
“Neden, Türkiye bu halde, neden kuşatıldık?” sorusunun en çıplak cevabı bu bence!
Unutulmamalı ki…
İçimizdeki satılmış, pisliğe bulaşmış “milliyetçi hainler, hırsızlar” olmasaydı, bugün bu halde olmazdık.
 
GAFLETİN BELGESİ
 
Star Medya Grup Ankara Temsilcisi ve Başyazarı olarak Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’i ziyaret etmiştim.
3 Kasım seçimleri sonrasında, bir defaya mahsus, batık banka patronlarının yurtdışındaki paralarını Türkiye’ye getirmeleri karşılığında, suçların affolacağına dair, bir yasal düzenleme yapacakları yönünde bir sözü olduğunu hatırlatıp, bunu neden yapmadıklarını sormuştum.
Tavana bakıp, geçiştirmeyi tercih etti.
Bunun üzerine “Devletin kayıtlarında kimin ne kadar yurtdışında parası olduğu var. Milli sermayeyi üç otuz paraya yıkacaklar, neden seyrediyorsunuz” diye üsteledim.
Cevap vermemeyi tercih etti.
Hadisenin kendini aştığını söyledi.
Eğer bugün kamuoyunda kafalar karışık, herkes birbirini işaret parmağını uzatıp “Hırsız” diye suçluyorsa, bunun günahı devleti soyduğu iddia edilen “işadamlar”ı değil, devleti yönetenlerin ta kendileridir.
Bu yöneticilerin kendileri, eşleri, çocukları, akrabaları üzerinde minik bir servet taraması “vatanın kaça” satıldığının belgelerini tek tek ortaya koymaya yetecektir.
Türkiye’nin bu hale gelmesinde kuşkusuz ki…
Bazı Cumhurbaşkanları’nın ihaneti vardır!
Bazı Başbakanlar’ın ihaneti vardır!
Bazı Bakanlar’ın ihaneti vardır!
Bazı Bürokrat’ların ihaneti vardır!
Bazı Yargı mensuplarının ihaneti vardır!
Bazı Paşa’ların ihaneti vardır!
Bazı İstihbarat Servisleri’nin ve onların başlarının ihaneti vardır!
Bazı Medya Patronları’nın suça iştirakleri ve ihanetleri vardır!
Bazı İşadamları’nın bu devlet yöneticilerine güvenmelerinin getirdiği ihanetleri vardır!
Ama…
Bundan daha önemlisi, Türk Devleti istemeseydi, göz yummasaydı…
Atatürk’ün Türkiyesi’nin bazı kaleleri emanet edilmiş faniler nefslerine yenik düşüp BOP operasyonu’nu yönetenlerden “Hediye Çekleri” almamış olsaydı…
Türkiye bu halde olmazdı!
 
SURDA İKİ DELİK
 
Son olarak…
Bundan kısa bir süre önceydi…
TSK’da görevli bir Paşa ile sohbet ediyorduk.
Bazı Generaller’in yolsuzluğa bulaşmasıyla ilgili “Bunlar neden oluyor?” diye sordu.
Paşa’nın bu sorusuna cevabım, “Hepinizin evinde iki canlı bomba var” diye oldu.
Ardından da o “canlı bombalar”ı şöyle sıraladım:
“Birincisi; Televizyon. Hepinizin evlerinde televizyon var. Bu televizyonlar büyük bir tüketimi ve soysuz bir yaşamı pompalıyor.
İkincisi; eşleriniz ve çocuklarınız, bu yayınları izliyor. Onlar gibi bir hayat sürmek istiyor. Sizler de onlara bu hayatı yaşatmak için çalmak, vatanı satmak zorunda kalıyorsunuz. 
Oysa…
Eşlerinize ve çocuklarınıza Türk Ordusu’nun şerefli bir neferinin eşi ya da evladı olmak yetmeliydi. Böyle yetiştirmeliydiniz.
Ama yetmiyor. O yüzden TSK operasyona uğradı. Şimdi o Paşaların bir kısmı Yargı’da!
Bir kısmı da çok yakında Yargı kapısının önünde bekleşiyor olacak. Rütbe ve para hırsından daha önemli olan bağımsız cumhuriyetimiz olduğunu eşlerinize ve çocuklarınıza en başta da kendinize anlatabilmeliydiniz. Yanlışa düşenler adına üzgünüm. Üzerinizde taşıdığınız kıyafete layık olamadınız.”
Sohbet ettiğim Paşa hak verdi; “Hayrullah Bey, bu iki noktaya yenik düşmemeli, dikkatli olmalıydık” dedi.
Daha sonra o Paşa da hakkındaki iddialarla ilgili olarak kamuoyunun gündemine geldi.
 
İHANETİN BEDELİ
 
Evet!
Kimi karısına lüks hayat yaşatmak için vatanını sattı.
Kimi çocuğunu özel okulda, Amerikalar’da okutmak için…
Kimi villa almak, milyar dolarlık adamlarla yat gezisinde dolaşmak…
Kimi de rütbe hırsı için sattı…
Hangi gerekçeyle olursa olsun, vatanı satmanın bir bedeli olmalı!
Çünkü onların ihanetinin bedeli olarak, Türkiye, 28 Şubat’tan bu yana sarsılıyor.
Atatürk’ün Türkiyesi kuşatma altında!
19 Mayıs’ta genç subayın haykırdığı gibi “Haddini aşanlar var Mustafam!”
O konuşmanın devamında genç subay, “Biz buradayız, nöbetteyiz Mustafam!” diyordu!
Ama nöbet tutulan ülkenin, onlara nöbet tutturan bazı Paşalar’ın hali ortada!
Kuşatma da devletin tepesinde biriken “irin”den kaynaklanıyor.
O “irin”in patlamasına da az kaldı!
Patlatılmasına da!
Atatürk’ün Türkiyesi silkiniyor!
İçinde satılmış, kiralanmış, emanete ihanet eden yönetici takımına rağmen, dimdik ayakta duruyor!
İşte Haziran ayı da geldi.
Kimsenin şüphesi endişesi olmasın!
Vatanı sevmenin de satmanın da bir bedeli var!
Biz sevmenin bedelini ödüyoruz!
Onlar da satmanın, vatana ihanet etmenin bedelini ödeyecekler.
Bir gazeteci olarak buradan açıkça söylüyorum.
Tüm ihanet edenler, önlerine konulan bedeli ödeyecekler.
 
Sevgiler
Hayrullah Mahmud



Hayrullah Mahmud’un bu dönüşümleri, “dezenformasyon kaynağı” olarak gayet iyi tanımlanmış biçimde, şöyle deşifre edilmiş zaten: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=5059


“…Aynen; Erdoğan-Büyükanıt görüşmesi sonrasında;


SESAR-Hayrullah Mahmud ekseninde servis edilen saçma sapan sözde diyalog metninin;


acemice ve kalitesizce de olsa, gerçekleştirmeye çalıştığı perdelemenin dolaylı yoldan sağladığı doneler gibi.


Ama bir şey çok üzülüyorum…


Ülkemde dezenformasyonun da…


Enformasyonun da bu kadar kalitesizleşmesine…


Hem de; ikisinin de en kalitelisine en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde


Üzülüyorum;


Ülkemde Hayrullah Mahmud gibi kalemlerin;


bu kadar kolay harcanmasına.


Yazık; çok yazık ediyorsunuz İsmail Bey!”

12 Temmuz 2008

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir