Geçmişten günümüze Büyük Ortadoğu Projesi

Batılıların Türkiye’deki şark politikaları günümüzde Büyük Ortadoğu, diğer adıyla Büyük İsrail Projesi ile gündeme taşınmaktadır. Tarihteki kinlerini böylece bugüne taşımaktadırlar. Yani, bu proje, Hıristiyan dünyasının mağlubiyetlerinin öcünü almak ve Müslüman Türk’ü, diğer İslâm devletlerini ortadan silmek için meydana getirdikleri bir projedir.

Büyük Ortadoğu Projesini nam-ı diğer Büyük İsrail Projesini anlayabilmek ve anlatabilmek için önce tarihi şark meselesine kısa da olsa temasta faydalar vardır.


Geri kalmış ülkelerin sömürenlerin sömürüsüne karşı direnmeleri halinde, güçlü devletler tarafından bir bahane icat edilerek vurulmaktadır. Son dönemlerde en çok vurulan devletlerin başında İslâm coğrafyasındaki devletlerin olması tesadüfi değildir. Irak’ın, Afganistan’ın, Filistin’in, şimdi de Lübnan’ın vurulması bahis konusu projenin hedefleri arasındadır.


Büyük Ortadoğu Projesi, nam-ı diğer Büyük İsrail Projesi İsevi ve Musevi ittifakından ibarettir. Bu proje ile hem haçlılık ruhu dünyaya üflenmekte, hem de büyük İsrail Devletinin kurulması hedeflenmektedir.


Projenin görüntüsünde demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi bir takım değerler bu projede ön plana taşınmakta ise de, aslolan hilalin yer yüzünden silinmesidir. Batılıların Türkiye’deki şark politikaları günümüzde Büyük Ortadoğu, diğer adıyla Büyük İsrail Projesi ile gündeme taşınmaktadır. Tarihteki kinlerini böylece bugüne taşımaktadırlar. Yani, bu proje, Hıristiyan dünyasının mağlubiyetlerinin öcünü almak ve Müslüman Türk’ü, diğer İslâm devletlerini ortadan silmek için meydana getirdikleri bir projedir. Büyük Ortadoğu Projesini nam-ı diğer Büyük İsrail Projesini anlayabilmek ve anlatabilmek için önce tarihi şark meselesine kısa da olsa temasta faydalar vardır.


Şark meselesi, çok eskiye dayanmakla birlikte günümüzde de elan devam etmektedir. Bu mesele ecdadımızı geçmişte meşgul ettiği gibi, bugün de millet olarak bizi yakinen ilgilendirmektedir. Zira, Osmanlının yayılmış olduğu coğrafyada ve bugün de ülkemiz toprakları üzerinde çok sayıda medeniyetlerin yaşadığı bilinmektedir. Tarihi çağlar boyunca çeşitli medeniyetlere beşiklik yapmış bu coğrafyanın dostu olabileceği gibi, düşmanının da olması son derece doğaldır.


Batılılara göre Şark, bir başka ifade ile Ortadoğu, asrın medeniyetinin gerisinde kalmış bir alan olarak tarif edilmektedir. Bu alan içinde bulunan tüm ülkeler için batılılar mutlaka medenileştirilmelidir düşüncesindedirler. Ancak, batı alemi zikredilen ifadelerinde samimi değillerdir. Çünkü onların yardım etme anlayışı tesanüt değil, sömürüdür. Haksız kazanç elde etmek için onlara göre geri kalmış ülkeleri sömürmek, hayatlarını devam ettirebilmenin tek çıkar yoludur. Yani, batı aleminin yegane düşüncesi genişletilmiş Ortadoğu Bölgesinde bulunan her türlü zenginliği sömürmek, halklarını istismar etmek, yoksa o bölgeleri kendi medeniyetlerinin seviyesine çekmek değildir. Zira, şark ülkelerini daima kendilerine muhtaç halde tutmak ezeli siyasetlerinin gereğidir.


Geri kalmış ülkelerin sömürenlerin sömürüsüne karşı direnmeleri halinde, güçlü devletler tarafından bir bahane icat edilerek vurulmaktadır. Son dönemlerde en çok vurulan devletlerin başında İslâm coğrafyasındaki devletlerin olması tesadüfi değildir. Irak’ın, Afganistan’ın, Filistin’in, şimdi de Lübnan’ın vurulması bahis konusu projenin hedefleri arasındadır.


Enerji kaynaklarına sahip veya üs olmaya müsait ülkeler müdahale için sıraya alınmıştır. Suriye, Libya, Somali, Sudan, Yemen, Endonezya, Malezya, en sonra da Türkiye hedefte bulunmaktadır.


Batı medeniyetinin anlayışına ve kafa yapısına göre, bir Müslüman, hangi ülkede yaşarsa yaşasın bir Avrupalı ile asla bir tutulamaz. Çünkü, batılılar elde etmiş oldukları medeniyetleri ile üstün görünme hastalığına tutulmuşlardır. Bu tutumları dinlerine de yansıtılmış ve kendi inançları dışında bulunan her ülkeyi ve dini düşman bellemişlerdir.


İslâm’a olan düşmanlıkları ise adeta taassup haline gelmiştir. Çünkü, batı medeniyetini tehdit edebilecek tek medeniyetin, İslâm medeniyeti olduğunu bilmektedirler. Hilâl dünyada kaldıkça, batı aleminin huzura gelmesi mümkün değildir. Zira, hilâl, onların korkulu rüyasıdır.


İşte eski çağlardan beri Avrupalılar bu düşünce ile bir araya gelip, Haçlı Seferleri düzenleyerek İslâm’ın kabul edildiği ülkelere amansızca saldırmışlardır. Son asırda da, Balkanlardan başlamak üzere Müslüman Osmanlıları Avrupa topraklarından atmak ve onları Anadolu’da hapsetmek hayali içindedirler. Onun için 1900’lü yılların başında kurdukları Avrupa Federal Cumhuriyeti ile Osmanlıyı Avrupa topraklarından atmayı denemişlerse de, o tarihlerde sonuç alamamışlardır.


2


Osmanlı’ya hasta diyenler bugün AB şemsiyesi altında


Eskiden Osmanlı için “hasta adam” diyenler ve ortadan kaldırılmasını isteyenler, bugün Avrupa Birliği şemsiyesi altında toplanmış bulunmaktadırlar. Ülkemizi de istedikleri gibi itip, durmaktadırlar. Sevr’de elde edemediklerini, şimdi Avrupa Birliği ve genişletilmiş Ortadoğu Projesi ile elde etmeye çalışmaktadırlar.


Eskiden Osmanlı için “hasta adam” diyenler ve ortadan kaldırılmasını isteyenler, bugün Avrupa Birliği şemsiyesi altında toplanmış bulunmaktadırlar. Ülkemizi de istedikleri gibi itip, durmaktadırlar.


Sevr’de elde edemediklerini, şimdi Avrupa Birliği ve genişletilmiş Ortadoğu Projesi ile elde etmeye çalışmaktadırlar. Tarihte Osmanlının yok oluşunu isteyen devletlerin başında İngiltere, Avusturya ve Rusya, daha sonra da Fransa gelmektedir. Ne var ki, bu devletler o dönemde menfaat çatışması münasebetiyle bir araya gelememişlerdir. Ama, Almanya, Rusya, İngiltere ve Fransa, Osmanlı hakimiyetinde bulunan Ortadoğu’daki petrol için bir araya gelmeyi başarmış, hem Osmanlıyı, hem de bir milleti yok etme pazarlığı içine girmişlerdir. Gerek Almanya’nın Bağdat Demiryolu imtiyazı, gerekse İngiltere’nin Adana – Mersin Demiryolu imtiyazı, Ortadoğu zenginliklerini elde etme projeleridir.


İngiltere, Amiral Nelson’un Trafalgar zaferi sonrası Akdeniz’i bir İngiliz iç denizi haline getirmeye çalışırken, tüccar zihniyeti ile de Ortadoğu Bölgesinin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile alakadar olmaya başlamışlardır. 19. yüzyıldan beri İngiltere’nin geleneksel stratejisi, Hint sömürgesine ulaşım yollarını denetim altında tutmaktır. Mezopotamya, Hindistan’a giden karayolunun üzerinde bulunduğu için, Londra, başta Rusya olmak üzere bu bölgeye, herhangi başka bir devletin sarkmasını istememiş ve bu önemli stratejik nedenlerden dolayıdır ki, senelerce Osmanlı devletini Rusya’nın saldırısına karşı korumaya çalışmıştır. (1)


Buna rağmen Ortadoğu zenginlikleri sebebiyle İngiliz, Alman, Rus ve Fransız rekabeti bu bölgeler için hiç eksik olmamıştır. Bu rekabetler sonucu, koskoca Osmanlı gözden çıkarılmış, milliyetçilik cereyanları körüklenerek, Ortadoğu’da ve Osmanlı toprakları üzerinde küçücük devletçikler oluşturulmuştur. Sonra da, bu devletçiklerin ümüğü sıkılmaya başlanmış ve tüm zenginlikleri ellerinden alınmıştır. Bugün de Büyük Ortadoğu Projesi, bu hususun realize edilişini hedeflemektedir. Batı, petrolü elde edebilmek için var olduğu günden beri açık ve gizli bir çok planlar ve projeler hazırlamıştır. Zira, Çhurchill’in 1936 yılında Avam Kamarası konuşması “efendiler, şunu iyi biliniz ki, bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir” (2) bunu göstermektedir.


Tarihte İngiltere, Rusya’nın sıcak denize inme politikasına daima karşı olmuştur. Zira, boğazlar İngiltere için zümrüt-ü ankadır. İstanbul ve Çanakkale boğazlarına sahip olmakla ancak Rusya’nın taşkınlıkları önlenebilirdi. Rusya’nın sıcak denize inebilmesi de, ancak boğazlara sahip olmasıyla mümkün olabilirdi. O zaman da cihan devleti olma imkânına kavuşabilirdi. Rusya’nın bu politikalarını çok iyi bilen İngiltere, Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerinde söz sahibi olmasını istemezdi. Bunu temin için İngiltere iki türlü politika ile hareket etmeye başlamıştı.


İngiliz siyasetçilerinin bazıları, ki başını Gladiston’un çektiği ekip, Osmanlı devletinin ortadan kaldırılmasını isterken, diğer bir ekip, ki başını David Urguhard’ın çektiği bu siyasetçiler Gladiston’un aksine Osmanlıyı yaşatmak istemekte, fakat yeniden devleşmesini istememektedirler. Çünkü, Urguhard çok iyi biliyordu ki, Osmanlı, İslâmiyet’in mukavemetinin unsurudur. Elde etmiş olduğu topraklardan atılması kolay olamazdı. Bilinen odur ki, İngiltere, Rusya ve diğerlerinin nihai hedefi, altı asırdan beri Osmanlının yurt edindiği topraklardan atmak, Balkanları Osmanlı Türklerinden arındırmaktır. Bu amaçlarına 1683 Viyana bozgunu ile ulaşmaya çalışmışlarsa da, başarılı olamamışlar, 1. Cihan Harbi sonrası akdolunan Sevr ile, maksatlarına daha çok yanaşmışlardır. Ne var ki, 1071 tarihinde Müslüman Türkün açtığı parantezi kapatamamışlardır. Viyana kuşatmasına kadar Osmanlının kılıcını hep tepelerinde hissetmiş, Viyana mağlubiyetimizle de ilk defa soluklanabilmişlerdir. Viyana bozgunundan sonra batı alemi, Osmanlıya karşı taarruza geçmiş ve Osmanlının tarihten silinmesi için kollarını sıvamışlardır. Diğer yandan Osmanlı da 1683 tarihinden itibaren Avrupa topraklarından geri çekilmeye başlamış, Osmanlıdan boşalan topraklara yerleşmeye başlayan Rusya, büyük Rusya hayali için Osmanlıya devamlı gaileler açmış ve devamlı Osmanlı ile savaşmıştır. Osmanlı toprakları üzerinde entrika çevirmek Rusya’nın işine geliyordu.


Nitekim; “hükmetmek için tefrikaya düşürmek ve karıştırmak, aynı kiliseye mensubiyet vesilesiyle Şark Ortodoks Hıristiyanlarını himayeye kalkışarak, bunu bir hak olarak tanıttırmak, ırktaşlık iddiasıyla himayeyi ve nüfuzunu kuvvetlendirmek, çarlık Rusya’nın hedefine varmak için takip ettiği muhtelif yollar ve çareler” peşinde idi.


Rusya’ya göre hasta adam ölecek, mirastan en büyük payı kendisi alacaktı. Bu hal ve keyfiyet İngiltere’nin işine gelmezdi. Onun içindir ki, Urguhard’ın düşüncesi istikametinde siyasete yönelmiş ve Osmanlının milletlerarası manzumede yerinde kalarak, hayatını sürdürmesini istemiştir.


Ne var ki, 1683 Viyana mağlubiyeti ardından, 1699’da imzalanan Karlofça Anlaşması, Osmanlının orta Avrupa üzerindeki hakimiyetine son vermiş, 1774 Kaynarca Anlaşması ile de Osmanlı mülkünde her türlü nifak tohumları ekilmiştir.


Şark meselesinin çeşitli tarifleri yapılabilir. Ancak, yapılacak tüm tariflerde bariz benzerlikler göze çarpar. Bazılarına göre, Şark meselesi Hıristiyan Avrupa milletlerinin, Müslüman Şark milletlerini iktisadi ve siyasi nüfuz ve hükmü altına almak maksadından meydana gelen tarihi meselelerin hepsine verilen addır.


Diğer bazılarına göre, Şark meselesi Avrupa devletlerinin Osmanlı imparatorluğunu sebepler ihdas ederek parçalamak ve zapt etmek arzusundan ve Osmanlı idaresi altında bulunan muhtelif milletlerden bazılarının istiklalini temin etmek istemelerinden meydana gelen, tarihi meselelerin heyeti mecmuasıdır. Şark meselesi anladığımız kadarıyla Osmanlıyı çökerterek, topraklarına konmaktır. Bugün de, aynı zihniyetle iktisadi ve teknolojik güçlerini kullanarak hem Türkiye’yi, hem de Ortadoğu ülkelerini sömürmek istemektedirler.


Batılı devletlerin şark politikalarının temelinde yatan gerçekler


Batı devletlerinin Şark politikalarının temelinde:


1- 1071 Malazgirt mağlubiyetleri ile başlayan gerilemelerinin intikamını almak ve Müslüman Türkü Avrupa topraklarından atmak için çeşitli milletlerarası kuruluşlarla bu amaçlarına ulaşmak.


2- Osmanlı mülkünde bulunan tüm zenginlikleri ele geçirmek, o ülkelerden hammaddeyi ucuz almak, kendi ülkelerinde imal ederek, hammaddeyi aldıkları ülkelere çok daha pahalıya satmak, yani sömürmek.


3- Etnik ve mezhebi çatışmaları körükleyerek, siyasi menfaat sağlamak, milliyetçiliği körükleyerek, ulus devletlerin kurulmasını sağlamak, yani bütünü önce parçalara ayırmak, ondan sonra onları yutmak.


Batılıların Şark politikası ile hedef aldıkları ülkelerin başında ise Osmanlı gelmektedir. Osmanlıyı tarihten silmek onların vazgeçilmez kinidir. Bunun idraki içinde olan Osmanlı da kendini müdafaa etmek için, kendine has siyasetler üretmiştir. Ne var ki bu siyasetler uzun ömürlü olamamıştır. Zira, bir tarafta devlet ricali içinde histerik ölçüde batı hayranlığı duyanlar, devletin can damarlarının kesilme plânlarına karşı sessiz durmayı, diğer taraftan, gidişatın vehametine müdrik olanlar, Osmanlı topraklarının parçalanmasına karşı tavır koyarak, Osmanlı mülkündeki tüm kaynakların kontrol altında tutulması için gayret göstermişlerdir. Mesela, Sultan Abdülaziz’in dirayetli tavırları sayesinde Avrupalı geriye dönüşe mecbur bırakılmışsa da, içerideki hainlerin tuzakları sonucu önce hal edilmiş ve bilahare de öldürülmüştür.


Sultan 2. Abdülhamid’in dış siyasetteki dehası da Osmanlının kurtuluşu için yetmedi. İçten satın alınan bir cunta ile hal edilmiş, ondan sonra da Osmanlı mülkü dağıtılmaya başlanmıştır.


3


Tarihimiz açısından şark meselesi


Malazgirt muharebesinin mağlubiyetinin intikamını almak için, batı alemi 1071 tarihinden günümüze kadar devamlı projeler üreterek, Osmanlı mülkünde gaileler açmaya çalışmış, mutlak sonuç almak için çeşitli organizasyonlara tevessül etmiştir.


Şark kelimesi ile anlatılmak istenen husus nedir?


Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu kelime ile anlatılmak istenilen batı medeniyeti ile Türk-İslâm alemi arasında cereyan eden münasebetlerin tümünü ifade eder. Bir başka açıdan şark meselesi ise batının Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan ve gayrımüslim ekalliyetleri ilgilendiren tüm hadiseleri ihtiva eder. Şark meselesini Hz. Peygamberimizin doğuşuna kadar uzatanlar da vardır. Zira, Hz. Muhammet’in doğuşu ile Hıristiyan dünyasında dalgalanmalar başlamış, hilalin sonuçsuz bırakılması için ehl-i salib hareketlenmiş, tek düşman olarak da İslâm gösterilmiştir. Biz, hadiseyi o kadar gerilere götürmek düşüncesinde değiliz. Her ne kadar İslâm’ın zuhuru ile hak – batıl mücadelesi başlamışsa da, batının asıl hedeflediği, bağrına kadar sokulmayı başaran Müslüman Türklerin varlığını hissettiği günlere dayanır.


Yani, 1071 Malazgirt zaferi Şark meselesini gündeme taşımıştır. Malazgirt muharebesinde batının temsilcisi olan Bizans mağlup olmuş, imparatoru esir almıştır. Savaş sonrası Bizans toprakları içinde bulunan Anadolu toprakları ardına kadar Selçuklu Türklerine açılmıştır. Bir nevi Anadolu’nun tapusu Malazgirt zaferi ile alınmıştır. Merhum Erol Güngör’ün ifade ettiği gibi “eğer Türk ve İslâm tarihinin son dokuz yüz yıllık kaderini çizen tek bir insan göstermek mümkün olsaydı, bu hiç şüphesiz Alpaslan olurdu.” Alpaslan 1029 yılında doğmuş, babası Çağrı beydir. Alpaslan Bizans imparatoru Romanos Diogenes’i 1071 tarihinde Malazgirt’te mağlup ederek, Anadolu’nun yolunu açandır.


Malazgirt zaferinden sonra Abbasi halifesi Kaaim Biemrillah, Sultan Alpaslan’a bir mektup göndermiş ve ona “Allah’ın yardımına mazhar, galip ve muzaffer evlat, en büyük sultan, Arap ve Acem hükümdarı, dünya hükümdarlarının efendisi, Müslümanların yardımcısı, insanların sığınağı, devletin kahredici bileği, dinin parlak tacı ve İslâm ülkelerinin sultanı” gibi ünvanlarla hitap etmiştir. (3)


Gerçekten de, “Türk tarihinin 1071’de başlayıp, 1923’e kadar devam eden 850 yıllık iftihara değer devresine hakiki kaynak vazifesini gören Malazgirt muharebesi, geniş tesir ve şümulü ile Türk tarihinde yeni bir devrin başlangıcı ve bir dönüm noktası” olduğundan batı için son derece yıkıcı olmuştur. Batı intikamını almak için yıllarca beklemiş ve Avrupa Birliği ile hedefine ulaşmaya başlamıştır. Malazgirt muharebesini kazanan Müslüman Türkler hem varlıklarını ispatlamış, hem de hakimiyet alanlarını genişletmişlerdir. Anadolu’nun kapılarını açarak batıya var olduklarını göstermişlerdir.


Malazgirt zaferi, aynı zamanda İstanbul’un fethine dayanak olmuş ve Doğu Roma’nın tarihe gömülmesine, Yeni Çağın açılmasına da vesile olmuştur. Malazgirt meydan muharebesi Müslüman Türklere Anadolu’nun kapılarını açması yanında, dünya tarihi açısından da önemli gelişmelere vesile olmuştur. Zira, bu savaşla Hıristiyanların savleti kırılmıştır. (4)


Malazgirt mağlubiyeti batı için son derece acı oldu. Bu mağlubiyet adeta Bizans’ı dondurmuş, hareketsiz bırakmıştı. Esip gürleyen, kendilerinden gayrı taht ve taç kabul etmeyen Bizans, sükut-u hayale uğramış, bu acıyı unutmamak üzere sinesine çekmişti. Malazgirt muharebesinin mağlubiyetinin intikamını almak için, batı alemi 1071 tarihinden günümüze kadar devamlı projeler üreterek, Osmanlı mülkünde gaileler açmaya çalışmış, mutlak sonuç almak için çeşitli organizasyonlara tevessül etmişti.


Kendi tarihimiz açısından Şark meselesi


Tarihimiz açısından Şark meselesini inceleyecek olursak, iki önemli safha ile karşılaşırız: Birinci safha; Selçuklu Türklerinin Bizans’ı mağlup ettiği tarih olan 1071 ile başlar. Osmanlının Viyana önündeki mağlubiyeti sayılan 1683 tarihine kadar devam eder. 1071 Malazgirt muharebesi ile batı ilk defa Müslüman Türk’ün tokadını yemiş, Anadolu bu tarih itibarı ile Müslüman Türklere açılmıştı. Daha sonra, Osmanlılar döneminde Gazi Süleyman Paşa komutasında Avrupa yakasına geçilmiş, yapılan tüm savaşlar batının aleyhine, Osmanlının lehine tecelli etmiştir. Sırpsındığı, 1. Kosova, 2. Kosova, Niğbolu, Varna, Mohaç, İstanbul’un fethi batının can damarlarının kesilmesine vesile olmuştur.


1453 İstanbul’un fethi batıya öldürücü tokat olmuş, devamlı Avrupa içlerine doğru ilerleyiş batının moral değerlerini alt-üst etmiş, Osmanlı batıya atının üzengisini öptürmüştür.


Bu dehşetengiz hal, 1683 Viyana kuşatmasına kadar devam etmiş, Viyana kuşatmasındaki başarısızlık batının soluklanmasına vesile olurken, Osmanlının da kaderini değiştirmiştir. Viyana başarısızlığından sonra, Osmanlı savunmaya geçerken, kin ve hınç içinde olan batı alemi ise taarruza geçmiştir. Şark meselesinin birinci ayağı Karlofça Anlaşması ile noktalanmıştır.


Şark meselesinin birinci dönemi içinde Osmanlı batı topraklarında yayılmış, Avrupa’yı bir nevi anavatan haline getirmiştir. Osmanlı, Avrupa’ya, yani Rumeli’ye geçişi ile bir nevi Müslümanların hamiliğine ve İslâm dünyasının da önderliğine soyunmuş, 1517 Mısır seferi sonunda halifeliği de deruhte ederek, Müslümanların tüm sorumluluklarını üstlenmiştir. İslâm ülkelerinden birine vaki saldırı Osmanlıya yapılmış addedilerek, mutlaka hesabı sorulmuştur. Afrika’da, Ortadoğu’da, Avrupa’da İslâm koruma altına alınmış, tüm Türk ve İslâm ülkeleri Osmanlıyı hami olarak kabul etmişlerdir. Osmanlının İslâm hamiliğini hazmedemeyen batı Haçlılık ruhu altında birlikler oluşturmaya başlamış, bugün dahi aynı anlayış ile Avrupa Birliği adı altında toplanmıştır. Avrupa Birliğinin göze çarpan özelliği tarihte meydanlarda halledemediklerini şimdi yeşil çuhalı masalarda halle çalışmalarıdır.


Birinci safhada Hıristiyan dünyasının Şark meselesi, Osmanlı hakimiyeti altında bulunan topraklar üzerinde yaşayan Hıristiyanları korumak ve Osmanlının fetih hareketini durdurmak, Osmanlıyı geri atmaktan ibarettir. Uzun zaman başaramadıkları bahis konusu hedeflerine, Viyana bozgunu ile kısmen ulaşmış ve Osmanlının Avrupa’da ilerleyişini durdurmuşlardır. Viyana mağlubiyeti ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmüş, üzerinde tarihçiler durmuş ve durmaya da devam edeceklerdir. Bize göre, kader hükmünü icra etmiştir. İlânihaye yaşayan olmadığına göre, tarih boyunca bir imparatorluğun yaşadığı da görülmemiştir.


İkinci safha; Bu safha 1683 Viyana bozgunu ile başlar. Batı haçlılık zihniyetine bu safhada bir de emperyalist tavrını ilave etmiştir. Batı, haçlılık zihniyetini emperyalist tavrı ile kuvvetlendirmiş ve Osmanlıya karşı taarruza başlamış, insanlık dışı hareketlerini kamufle etmek için de hümanist bir görüntü sergileyerek, tüm taşkınlıklarını kamufle etmeye yönelmiştir.


Şark meselesinin ikinci safhası hep Osmanlının aleyhine olmuş, cereyan eden savaşlar hep Osmanlının mağlubiyetiyle sonuçlanmış, bu hal Lozan’a kadar devam etmiştir. Sonuçta Osmanlı imparatorluğu yıkılmış, Osmanlı hakimiyeti altında bulunan toprakların üzerinde çok sayıda etnik esasa dayalı devletler kurulmuştur.


Şark meselesinden maksat ne idi?


Yukarıda da belirttiğimiz gibi Şark meselesinin temelinde yatan maksat Osmanlının Balkanlar üzerindeki hakimiyetini ortadan kaldırmak ve Hıristiyan milletleri, Osmanlının elinden kurtarmaktı. Batı alemi bu sonuca ulaşmak için farklı yollar denemiştir. Şöyle ki:


Birinci yol; Osmanlı hakimiyeti altındaki topraklar üzerinde yaşayan Hıristiyanları Osmanlının aleyhine tahrik, onları ayaklanmalara teşvik ve isyanlarına sahip çıkmak, onları desteklemek. İkinci yol; Hıristiyan toplumlara istiklâl, olmadığı takdirde muhtariyet vaat etmek. Muhtariyetten sonra istiklallerini temin için Hıristiyan unsurlara her türlü yardımda bulunmak.


Üçüncü yol; Bir ve ikinci yoldan netice istihsal edilemediği takdirde Bab-ı Ali’ye baskı yaparak, Osmanlıya reformlar yaptırmak. 1839 Tanzimat, 1856 Islahat ve 1876 Meşrutiyet reformları bu baskıların sonucunda yaptırılmıştır. Batı aleminin nihai hedefi Malazgirt ve İstanbul’un fethinin intikamını almak, bunun için de tüm askeri ve diplomatik, ekonomik ve stratejik güçlerini birleştirerek, Müslüman Türk’e karşı taarruza geçmek, başta İstanbul’u geri almak, Ayasofya’da çan çaldırmak olmuştur.


Netice olarak diyebiliriz ki, Şark Meselesi:


1- Balkanlarda yaşayan Hıristiyanları Osmanlının hakimiyetinden kurtarmak.


2- Daha sonra Osmanlıyı Balkanlardan atmak, Osmanlının elinde bulunan Balkan topraklarını geri almak.


3- Osmanlı mülkü içinde yaşayan Ermenilere sahip çıkmak, isyanlarında onları desteklemek.


4- Osmanlının hakimiyeti altında bulunan Kuzey Afrika’da yaşayan Cezayir, Tunus, Libya, Fas’ı koloniyalist maksatlarla işgal ve ilhak etmek.


5- Türk olmayan Müslüman toplulukları Osmanlının aleyhine tahrik etmek. Irkçılık ve milliyetçilik düşüncelerini körükleyerek, hareketlendirmektir.


4


Ortadoğu ve Büyük Ortadoğu Projesi


Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu kültürel ve jeopolitik özellikleri sebebiyle tarihin her döneminde emperyalist milletlerin ilgi odağı haline gelmiştir. Bu sebepten Ortadoğu mücadele ve çatışmaların süregeldiği bir alandır.


Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu kültürel ve jeopolitik özellikleri sebebiyle tarihin her döneminde emperyalist milletlerin ilgi odağı haline gelmiştir. Bu sebepten Ortadoğu mücadele ve çatışmaların süregeldiği bir alandır. Çıkar çatışmalarının merkezi haline gelen Ortadoğu, ayrıca üç kıtanın birleşmesinden kaynaklanan jeostratejik önemi haizdir. Onun için, bu bölge 1. Cihan Harbinde İngiltere, Fransa, 2. Cihan Harbinde İngiltere, Almanya ve Rusya, şimdi de ABD’nin menfaat çatışmalarının alanı halindedir. Zira, dünyanın şu andaki petrol rezervlerinin % 65.7’sini barındırması nedeniyle de büyük bir ekonomik öneme sahiptir. Bu büyük önem ortaya çıktığından bu yana, dünyanın en güçlü ülkelerinin dikkatini yoğun biçimde çekmiştir.


Dünyanın geri kalan kısmındaki petrol yataklarının pek çoğunun tükenme durumunda olması yüzünden körfez ülkelerinin 15 ile 20 yıl içinde dünya petrol kaynaklarının yaklaşık % 85’ine sahip olacakları hesaplanmaktadır.


Elimize geçen bir istatistik bilgiye göre, dünya rezervlerinin % 25-30’u Suudi Arabistan’da, % 9.9’u Irak’ta, % 9.8’i Birleşik Arap Emirlikleri’nde, % 9.4’ü Kuveyt’te, % 9.8’i İran’da bulunmaktadır.


Buna karşılık elindeki rezervler dünya petrol rezervlerinin yalnızca % 2.6’sı kadar kalan ve tükenmesin diye azar azar çıkarmış olduğu petrolü de pahalıya mal eden ABD, dünya nüfusunun yalnızca % 4.8’ini oluşturduğu halde, tek başına dünya petrolünün % 25.5’ini tüketmektedir. Bu nedenle körfez petrolü ABD için büyük önem taşımaktadır. Günümüzde Ortadoğu dendiği zaman petrol ve ABD sözcükleri en önde ve yan yana geçmektedir.


Amerika’nın Ortadoğu petrolü konusundaki değişmez stratejisi şudur: “Petrolün Amerika’nın ve onun sanayileşmiş müttefiklerinin ekonomisine zarar vermeyecek ve sabit fiyatla dünya pazarına kesintisiz akımını güvenceye almak, bunun için de Ortadoğu’da kendine uygun bir güç dengesi kurmak. Amerika bu değişmez stratejiyi zaman içinde değişen taktiklerle uygulamıştır. İran-Irak savaşına kadar Amerika bu dengeyi şah İran’ını Irak’a karşı bir silah deposu haline çevirerek, ondan sonra da Irak’ı Humeyni rejimindeki İran’a karşı bir silah deposu haline çevirerek yapmış, her ikisi de Amerika’nın başına iş açmıştır. 1980-1988 arasındaki İran-Irak savaşı her iki devleti de zayıflatınca, Amerika körfez savaşından sonra çifte kuşatma ile her ikisini birden karşısına alarak, dünya politikasından tecrit etmeye çalışmıştır.


Tabii, bu yeni politika bazı şeyler gerektirmektedir. Birincisi, Amerika’nın bu ülkelere müdahale edebilmesi için bölgede üslere ihtiyacı vardır. Bu üsler için en mantıklı yer Türkiye’dir. İkincisi, Amerika’nın bu iş için desteğe ihtiyacı vardır ve bu destek için en mantıklı yol da soğuk savaş sonunda Orta Avrupa’daki işleri bitmiş gibi gözüken NATO’dur. Yani, NATO’nun Ortadoğu’ya müdahale edecek hale getirilmesidir.” (5)


Nitekim, Amerika Irak savaşlarında bu yolu denemek istemişse de, başarılı olamamıştır. Zira, NATO’nun görev alanı sadece Kuzey Atlantik Bölgesini kapsar. Bunun dışındaki alanlar görevi dışındadır. Oralara müdahale etmez.


Kuzey Atlantik Bölgesi dışındaki ülkelerden bir saldırı gelmedikçe diğer bölgelere müdahale görevi dışındadır. Oysa, NATO’nun İstanbul zirvesi ile ABD’nin isteği doğrultusunda NATO’ya görev alanına girmeyen ülkelere de müdahale etme yetkisi verilmiş, böylece NATO’nun görev alanı değişmiş, üye sayısı da çoğalmıştır.


Ortadoğu, dünyanın en sıcak bölgesini teşkil eder. 1987’de ABD Başkanı Reagan, “Ortadoğu’da son İsmailoğlunu çölün derinliklerine sürünceye kadar mücadelemiz devam edecektir”….. “İslâm dairesi içinde yer alan bütün Müslüman uluslar, halklar ve kavimler İsmailoğullarıyız. Çünkü, ilahi vahyi bize en son tebliğ eden peygamberimiz Hz. Muhammed hanif dininin en büyük temsilcilerinden olan Hz. İbrahim’n oğlu, Hz. İsmail’in soyundandır.”(6)


Görüldüğü gibi Reagan hedefi çok geniş tutmakta, şimdiki Amerika Dışişleri Bakanı Rice’ın ifade ettiği gibi 22 İslâm devleti hedeflenmektedir. Yani, İslâm hedefe alınmıştır. Nitekim, İtalyan Yahudisi olan yazar Arigo Leve bir makalesinde “Yazık ki Türkiye’de İslâm yeniden uyandı. Artık Müslüman militanlar kentin ana caddelerinde sloganlar atıp, gösteri yapıyor ve Osmanlı şeriat düzenini istiyorlar. Avrupalılar uyanın! İslâm nedir? Biliyor musunuz? İslâm, sömürgecilik, baskı, zulüm ve gericiliktir. Bundan fazlası İslâm Barbaros Hayrettin ve Turgut Reis’tir. Bu tehlike zamanında bertaraf edilmeyecek olursa Avrupa bugünleri çok arayacaktır.” (7) diyerek, Hıristiyan dünyasının İslâm’a olan kinini ortaya koymuştur.


Son Macar Müslüman 1983 yılında vefat etmiş, cenaze töreninde “Bundan böyle bu son Müslüman’la birlikte Macaristan’da İslâm ölmüş ve hilal de onunla birlikte toprağa gömülmüştür.” (8) açıklamasında bulunulmuştur.


Middle East (Orta Doğu)


Şark meselesi daha sonraki zaman içinde Ortadoğu sözcüğü ile ifade edilmeye başlandı. Bu sözcük de Osmanlının çöküşünün ardından ortaya çıkmıştır. Ortadoğu sözcüğü İngilizler tarafından ilk defa 9 Mayıs 1916 tarihinde Fransa ile aralarında imzalanan ve Osmanlının parçalanmasını öngören Sykes-Picot gizli anlaşmasının akabinde 1920 tarihlerinde kullanılmıştır.


İngiltere daha önce ise Near East (Yakın Doğu) sözcüğünü kullanıyordu. Bu terimi İngiltere, Osmanlının hakim olduğu topraklar için kullanıyordu. Osmanlının çöküşünden sonra sözcüğünden sarfı nazar ederek onun yerine Middle East (Orta Doğu) terimini kullanmaya başladı. İngiltere Middle East cümlesini Irak, Türkiye ve Suriye’yi içine alan topraklar için kullanmaya başladı. Bugün de, Türkiye, İran havzası, Afganistan, Arap Yarımadasında yer alan Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Katar, Yemen ve Hilal-i Mümbit diye ifade edilen Irak, İsrail ve Lübnan için kullanmaktadırlar. Büyük Ortadoğu Projesi ise, Kafkaslar, Güney Asya’daki Müslüman ülkeler, Kuzey Afrika ülkeleri yani Fas ve Moritanya’dan başlayıp, Afrika’nın kuzeyi, Ortadoğu’nun tamamı, Kazakistan, Türki Cumhuriyetleri, Orta Asya, Afganistan, Pakistan ve Bangladeş’i içine alan toprakları içermektedir.


Zikredilen bölgelere bakıldığında, bu bölgelerde İslâm medeniyeti, Çin medeniyeti ve Hint medeniyetinin hakim olduğu görülür. Batı medeniyetinin bu sayılan ülkelerde, bölgelerde ciddi bir varlığı görülmemektedir. Buna rağmen, buralara hakim olmak için proje üstüne proje üretilmektedir. Sebebine gelince, bu coğrafyada kara, deniz ve hava ulaşımında stratejik önemi haiz geçitler vardır. Dünyanın en zengin doğalgaz ve petrol yatakları bu bölgede bulunmaktadır. Enerji açısından Japonya tamamen, batı Avrupa ise % 60 civarında bu bölgelere bağımlıdır. Tüm bu bölgeler tarihte Osmanlının kontrol edemediği bölgelerdir. Bu bölgelerde dikkat edilecek husus, bölgelerin hemen hemen tamamına yakınında Müslüman nüfusun yaşadığıdır. Ayrıca, bu bölge içinde dünya sulhünü devamlı sarsan İsrail de bulunmaktadır.


5


Büyük Ortadoğu Projesi’nin tarihçesi


Müslüman coğrafyasının yeniden dizaynı için adeta yeni haçlı seferleri düzenlenmektedir. İslâmî terör adı altında İslâm coğrafyası sömürülmek istenmektedir. Eksen oluşturma gücünü haiz Türkiye’miz beceriksiz hükümet sayesinde adeta bu işgal hareketlerine karşı seyirci durmaktadır.


Amerika Birleşik Devletleri bahis konusu projeyi ilk defa 1970 tarihinde NATO’nun çok gizli toplantılarından birisi olan “Güney-Batı Asya’nın Etkileri” adlı toplantıda dillendirmiştir. Amerika’nın Dışişleri Bakanı Aleksander Haig de 1979 tarihinde “NATO’nun ilgi alanı Ortadoğu olmuştur” demiş, 1985 tarihinde de “Ortadoğu ve Güneybatı Asya bir bütündür” ifadesi ile projeyi gündem konusu yapmıştır. Haig şahinlerdendir.


ABD Başkanı Jimy Carter Ocak 1980 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında aynen: “Şunu çok açık bir biçimde ifade etmeliyim ki, körfez bölgesini kontrol için dışarıdan bir güç girişimi olduğunda ABD’nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak kabul edilecek ve bu saldırıya askeri güç kullanmak dahil, bütün olanaklarla karşılık verilecektir” demiştir. Bu açıklamadan üç yıl sonra Ocak 1983 tarihinde Jimy Carter’ın “Güney Asya doktrini” yürürlüğe girmiş oldu. Zira, Jimy Carter Güneybatı Asya, Kızıldeniz ve Afrika boynuzuna kadar olan tüm ülkelerin sorumluluğunu yüklenmek üzere ABD Merkezi Kuvvetler Komutanlığı’nın kurulduğunu ve komutanlık karargahı olarak da “Macdmhava” üssünün tahsis edilmiş olduğunu açıkladı.


Daha sonra, Amerika Dış Politika Enstitüsü’nün 1986 İstanbul toplantısında bu proje yeniden gündem konusu olmuştur. Bahis konusu toplantıda konuşan Dışişleri Bakan Müsteşarı William Schneider Güney Asya doktrininde Türkiye’ye biçilen rolden bahsedilmiş ve Türkiye batı ittifakının bir üyesidir ama tarihi ve coğrafik açıdan Ortadoğu’nun bir parçasıdır. (9) 1987 tarihi içinde Kissinger ve Samuel Huntington’un yaptığı konuşmalarla proje desteklenmiş ve Haig’in görüşlerini paylaşmışlardır. Bu iki kişi de Yahudidir.


BOP’un karşısındaki güç İslam’dır


Büyük Ortadoğu Projesini akamete uğratacak tek güç İslâm’dır. İslâm’ın yeni eksen oluşturma ihtimali daima mevcuttur. Bunu anlayan Breezinski 1979 tarihinde İran’da iktidara taşınan Humeyni’ye karşı Saddam Hüseyin’i devreye sokarak, çatıştırmıştır. Breezinski böylece bir taşla iki kuşu birden vurmuştur. 1- SSCB’nin Ortadoğu bölgesine yayılmasının önüne geçildi. Rusya’nın sıcak denize inme hayalinin önüne bir kere daha set çekilmiş oldu. 2- İslâm’ın muhtemel eksen oluşturma imkanının önüne geçilmiş oldu.


Güney Asya doktrinine yönelik çalışmalar 1991 Körfez Savaşı sonrası yeniden hız kazanmıştır. O zaman Wohistetter, baba Bush’un danışmanı idi. Dick Cheney ise Savunma Bakanı, Richard Perle ve Paul Wolfowitz de devrede olan elemanlardı.


1992 yılında da Wolfowitz’in “Savunma Planlama Rehberi” adı altında geliştirilen projenin basına sızdırıldığını görüyoruz. Rusya’nın Kafkaslarda etkinliğinin arttığını gören ABD tik-tank kuruluşları devreye girerek, bu sefer “Geniş Ortadoğu Projesi’ni gündeme taşımışlardır. Bu projenin ilerleyen kademelerinde Emekli Büyükelçi Özden Sanberk’in de katkılarda bulunduğunu görmekteyiz. Bu büyükelçinin Londra’da elçimiz iken de, Londra’nın güneyinde icra edilen 9 Kasım 1997 toplantısına da Abdullah Gül ile birlikte katıldığını biliyoruz.


Diğer bir hususu da belirtmekte fayda vardır. Şöyle ki: 1991 Körfez krizi sonunda İsrail Dışişleri Bakanı olan Simon Perez tarafından 1993 tarihinde Newyork’ta basılan “Yeni Ortadoğu” adlı kitabında da ele alındığını görmekteyiz. Simon Perez kitabında “Ortadoğu’nun Avrupa Birliği veya Kuzey Amerika Serbest Ticaret Birliği (NAFTA) modeline benzer şekilde yeniden yapılanması gerektiğini vurgulamıştır.


1996 tarihinde büyük Türk ve Müslüman düşmanı olan Bernard Lewis Geniş Ortadoğu Projesini İstanbul’da açıklayıverdi. Büyük Ortadoğu Projesi Bush yönetimince ilk defa 2002 yılında Bush’un Dışişleri Bakanı olan Colin Powel tarafından dillendirilmiştir. Colin Powel “Irak’ın yanı sıra tüm Ortadoğu’ya demokrasi getirilmelidir” demek suretiyle maksatlarını açıklayıverdi.


1996 yılında da dönemin İsrail Başbakanı olan Benjamin Netanyahu da “açık bir kopuş küresel güvenlik için yeni bir strateji” isimli raporu ile ABD’nin öncülüğünü yaptığı “Büyük Ortadoğu Projesi” nin devreye alınmasını tetiklediğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Amerika da Büyük Ortadoğu Projesini devreye sokmak için bir bahane bulmalı, müşterek bir düşman icat etmeliydi. Amerika 11 Eylül ikiz kulelerin vuruluşunu fırsat bilmiş ve müşterek düşmanı basına ilan etmiştir. Bu düşman onlara göre “İslâmi terör” idi, kod adı da “yeşil”di. Nitekim, 11 Eylül sonrası Amerika, İngiliz, İsrail üçlüsünün ittifakı ile Afganistan ve Irak işgale tabi tutuldu.


İslâm ülkelerine vaki bu müdahaleler Müslüman ahaliyi batı alemine karşı gerilime sevk etmiştir. İslâm coğrafyası Osmanlının çöküşünden bu yana en büyük çıkmazını yaşamaktadır. Aslında tüm İslâm dünyası tehdit altındadır. Büyük Ortadoğu Projesi İslâm’a meydan okumanın dik alasıdır. Müslüman coğrafyasının yeniden dizaynı için adeta yeni haçlı seferleri düzenlenmektedir. İslâmî terör adı altında İslâm coğrafyası sömürülmek istenmektedir. Eksen oluşturma gücünü haiz Türkiye’miz beceriksiz hükümet sayesinde adeta bu işgal hareketlerine karşı seyirci durmaktadır.


Oysa, Amerika bu proje ile Müslüman milletlerin dini, kültürel ve sosyal açıdan çözülmesini, köleliğe hazır hale getirilmesini hedeflemiş bulunmaktadır. Yani, Amerika, İngiliz, İsrail ittifakı İslâm coğrafyasını kontrol altına almaya, Müslümanların ekonomik, kültürel varlıklarını sürdürme direncini kırmaya, İsrail’in “vaad edilmiş topraklar”a hakimiyetini sağlamak için bu projenin devreye sokulduğunu bilmekteyiz.


İslâm coğrafyasının istilası anlamına gelen böyle bir projeye karşı AKP hükümetinin tasvipkar görüntüsü millet nezdinde şaşkınlık uyandırmaktadır. Colin Powel’in yukarıda belirttiğimiz konuşmasından sonra bir hususu daha belirtmekte fayda vardır. O da, George W. Bush 20 Ocak 2004 tarihinde ulusa sesleniş konuşmasında konuyu işlemiş ve Büyük Ortadoğu Projesi’ne dikkatleri çekmişti. Ayrıca, Nikola Burns Amerika’nın NATO Büyükelçisi iken 7-8 Şubat 2004 tarihinde Prag’da düzenlenen “NATO ve Büyük Ortadoğu” konulu konferansta: “NATO’nun görevi hâlâ Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’yı savunmaktır. Fakat, Amerika ve Avrupa’da oturarak bunu yapabileceğimizi sanmıyorum. Bütün kurumsal dikkat ve askeri güçlerimizi güney ve doğuya yöneltmeliyiz. İnanıyorum ki NATO’nun geleceği güney ve doğudadır”


Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde üstlendiği rol


George Bush ile Recep Tayyip Erdoğan Ocak 2004’te bir araya geldiklerinde Büyük Ortadoğu Projesi gündeme getirilmiş ve George W. Bush Başbakan Erdoğan’a “Büyük Ortadoğu Projesi’nin Ortadoğu bölgesinde barış ve demokrasiyi hedeflediğini, bölge ülkelerine refah getireceğini, onun için Türkiye’nin bu projeyi mutlaka desteklemesi gerektiğini” söylemiştir.


Ayrıca Türkiye’nin laik demokratik hukuk devleti olması hasebiyle zikredilen İslâm ülkelerine model oluşturabileceğini de vurgulamıştır.


Bu görüşmeden sonra Başbakan Tayyip Erdoğan, Washington’u ziyareti sırasında Amerikan Girişim Enstitüsünde yaptığı konuşmada ABD’nin Geniş Ortadoğu Stratejisini kabul ederek, taahhütte bulunmuştur. Taahhütte bulunmakla kalmamış, Bush yönetimine önerilerde bulunmuştur. (10) Şöyle ki:


1- Geniş Ortadoğu Kavramının içine Kafkasları da almak gerekir.


2- Gürcistan’da başlayan demokratikleşme sürecini geniş Ortadoğu’ya yaymak gerekir.


3- Türkiye örnek ülke olarak önemli roller üstlenebilir.


4- ABD Irak’tan çıkmada acele etmemelidir.


5- Kıbrıs sorunu Annan Planı referans alınarak çözülecektir.


6- Bu işlerin realize edilmesi için Amerikan yönetiminden bir üst düzey yetkili görevlendirilmelidir. Amerika’nın başkan yardımcısı Dick Cheney de, Davos’taki konuşmasında R. Tayyip Erdoğan’a “demokrasiyi Büyük Ortadoğu’da geliştirmek için demokrasiden yana bütün dostlarımızın kapısını çalacağız. Demokratik ülkelerin bu talebe uygun davranış içine gireceği düşüncesi gün be gün yayılmaya başladı. Türkiye’nin de diğer dostlarından geri kalacağı yok.”


Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgili en çarpıcı açıklama ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı (Bugünkü Dışişleri Bakanı) Condoleezza Rice’ın 7.8.2003 Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısında görülmektedir. “Transforming The Middle East – Ortadoğu’yu Dönüştürmek.” Rice bu yazısında Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulamıştır.


Okuduğumuz ve dinlediğimiz kadarıyla ABD Büyük Ortadoğu Projesi ile 7 hedefe ulaşmak istemektedir.


1- ABD bu proje ile kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek istemektedir.


2- ABD bu proje ile rakipsiz askeri gücü teknolojik imkanı ile Ortadoğu bölgesini kontrol sevdasındadır.


3- Amerika bu proje ile Ortadoğu bölgesinde bulunan petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde denetimini sağlamak istemektedir.


4- ABD bu proje ile ayrıca İsrail’in emniyetini sağlama amacını gütmektedir.


5- Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bu kaynaklardan uzak tutmak istemektedir.


6- Ortadoğu Bölgesinde bulunan tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmayı hedeflemektedir.


7- Onlara göre var olan ve İslâmî terör diye adlandırılan görünüşteki terörü önlemektir.


6


ABD’nin asıl amacı


Bu bölgeye sahip olabilmek için İslâm coğrafyası yeniden dizayn edilmek istenmektedir. Yoksa söylendiği gibi ne insan hakları, ne demokrasi yoktur, sadece menfaat çatışması ve sömürü bulunmaktadır. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi ile aslında tüm İslâm alemini terbiye etmek ve kendi hakimiyeti altına almak istemektedir. Ehlileştirilmiş, terbiye edilmiş bir İslâm alemi ABD için bir tehdit teşkil etmeyecek, sabotajlara maruz kalmayacak, intihar komandolarından kurtulmuş olacaktır.


“Center For Strategic And İnternational Studies” adlı Amerikan kuruluşu “2004 Büyük Ortadoğu yılı mı” adlı bir çalışmasında:


Dünyanın toplam petrol ihtiyacının 2000 yılında günlük 76.6 milyon varil, 2005’te 81.1 milyon varil, 2010’da 89.7 milyon varil, 2015’de 98.8 milyon varil, 2020’de ise 108.2 milyon varil, 2025’de 118.8 milyon varil olduğunu tespit etmiş ve bu ihtiyacın büyük bir bölümünün Büyük Ortadoğu Bölgesinden karşılanacağını belirlemiştir. Nitekim, Dünyanın kullanılabilir petrol rezervlerinin % 68’i, doğalgazın % 41’i Ortadoğu bölgesindedir.


Dünya petrol üretiminin % 32’si, doğalgaz üretiminin % 15’i Ortadoğu bölgesinde üretilmektedir. 2020’de Dünyada tüketilebilecek petrolün % 39’unun yine bu bölgeden temin edileceği bilinmektedir. Bu imkanlara sahip olan bölge Amerika, Avrupa, Japonya, Rusya ve Çin’in dikkatini çekmektedir. Bu bölgeye sahip olabilmek için İslâm coğrafyası yeniden dizayn edilmek istenmektedir. Yoksa söylendiği gibi ne insan hakları, ne demokrasi yoktur, sadece menfaat çatışması ve sömürü bulunmaktadır. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi ile aslında tüm İslâm alemini terbiye etmek ve kendi hakimiyeti altına almak istemektedir. Ehlileştirilmiş, terbiye edilmiş bir İslâm alemi ABD için bir tehdit teşkil etmeyecek, sabotajlara maruz kalmayacak, intihar komandolarından kurtulmuş olacaktır.


Önce karıştır, sonra işgal et


Nitekim, George W. Bush yaptığı bir konuşmasında: “Ortadoğu istibdadın, ümitsizliğin ve nefretin hüküm sürdüğü bir yer olarak kaldığı sürece, Amerika’nın ve dostlarımızın güvenliğini tehdit edecek hareketler ve kişiler üretmeyi sürdürecektir” demiştir.


Satır aralarında Büyük Ortadoğu Projesinin ne menem şey olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Ortadoğu Bölgesine anarşik ortamı taşıyanın, silah sevkiyatını yapanın batılılar olduğu cümlenin malumudur. Son dönemlerde Şeyh Ahmet Yasin’i öldüren silah ve füzelerin Amerikan yapımı olduğu bilinmektedir. NATO ve diğer milletlerarası teşkilatların güvenlik stratejilerini İslâm tehdidine göre yeniden dizayn etmeleri, İslâm’ın önümüzdeki günlerde boy hedefi haline getirileceğini göstermektedir.


Bu bölgelerde etnik ve mezhebi çatışmalar meydana getirerek, bir bahane ile istila etmek batının arzusudur. Kendilerine hizmet edecek iktidarları işbaşına getirerek, gayelerine daha kolay ve zahmetsiz ulaşmak vazgeçilmez düşünceleridir. (Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi)


Terör bahanesi ile askeri operasyonlar yapmak ve Ortadoğu Bölgesindeki insanları sindirmek batının hedeflerindendir. Kitle imha silahlarının önlenmesi bahanesi ile İslâm ülkelerini silahsızlandırmak ve saldırılara açık hale getirmek vazgeçilmez düşünceleridir.


Büyük Ortadoğu Projesi 1975 tarihinde Avrupa Birliği ülkeleri, Amerika ve Sovyet Rusya’nın imzalayıp, yürürlüğe koydukları “Helsinki Nihai Senedi” ile benzerlikler taşımaktadır. Helsinki Nihai Senedinde de sınır anlaşmazlıklarını savaşla değil, anlaşmalarla çözmek, sınır ihtilaflarını sonlandırmak, insan hak ve özgürlüklerini geliştirmek esasları bulunmaktadır. Ancak gördük ki, Helsinki Nihai Senedinin imzalanmasından sonra Sovyet Rusya parçalanmıştır. Yani, Helsinki Nihai Senedi derde deva olamamıştır.


Şimdi de Büyük Ortadoğu Projesi ile yeşil kuşak adı verilen İslâm coğrafyası ortadan kaldırılmak istenmektedir. Onun için önce müdahale, sonra da düzenleme getirilecektir. ABD, Büyük Ortadoğu Projesi ile çok uluslu bir dünya yerine tek Dünya devletini kurmak için Yahudinin siyasetine yardımcı olmaktadır.


ABD bu proje ile Fas’tan Afganistan’ı, Kuzey Afrika, Arap Dünyası, Türkiye, İran’ı, Körfez Devletlerinden Kafkasya’yı ve Orta Asya’yı içine alan coğrafyaya az zahmetle hakim olmak istemektedir. Bu sebeple Irak savaşını bahane ederek tüm Türki devletlerde üstlerini kurmuş, Türkiye üzerinde de NATO ile birlikte 28 bölgede 43 tesisini ihdas etmiş bulunmaktadır.


Türkiye’de bahis konusu konaklama yerleri ise; Lüleburgaz, İzmit-Köseköy, Karamürsel, Çanakkale, İzmir, Balıkesir, Kütahya, Eskişehir, Amasra, Bartın- Belbaşı, Balgat, Elmadağ, Samsun, Merzifon, Sivas, Ordu, Perşembe, Malatya-Erhaç, Rize-Pazar, Erzurum, Diyarbakır, Mardin-Kargapazar, Silopi’dir. Ayrıca belirtelim ki, Türkiye’deki Amerikan ve NATO’nun tesis kurduğu yerlerin altında çeşitli zenginliklerimizin olduğu bilinmektedir. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi ile ayrıca Avrupalının Osmanlıdan alamadığı intikamı almak ve 1071’de açılan parantezi kapatmak istemektedir. Yani Amerika bu proje ile hem bizden, hem de tüm İslâm dünyasından intikam almak istiyor.


Zira, Hıristiyan dünyası intikamını Sevr Muahedesi ile kısmen elde etmiş ve Lozan’da pekiştirmişse de, tam başarıya ulaştığı söylenemez.


ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri zaman zaman ürettikleri bu neviden projelerle, çıkarları için zenginliklerle dolu olan Ortadoğu Bölgesini ele geçirmek istemektedir. Bu düşüncelerini realize etmek için de savaşlar çıkartmakta, ülkeleri tahrip etmektedirler. Afganistan, Irak bir bahane ile tahrip edilmiş, şu sıralarda Suriye ve İran da hedefe alınmış, daha sonra Sudan, Yemen ve Türkiye hedeftedir. ABD, Büyük Ortadoğu Projesini realize edebilmek için hem Avrupa Birliği ülkelerine, hem de NATO’ya ve bu arada Türkiye’ye mutlak ihtiyacı vardır. Onun için G-8 (Gelişmiş Ülkeler)’lerin Amerika’nın Güneybatısında bulunan “Sea Island” adasındaki toplantılarında bu ülkelerden yardım talebinde bulunmuş, hatta bir neviden de gözdağı vermiştir. Başbakan Tayyip Erdoğan zirvenin önemli gündem maddesi olan Büyük Ortadoğu Projesinin tartışıldığı 9.6.2004 tarihli toplantıya “demokratik ortak” olarak katılmıştır.


Stratejik ortak masalı


ABD İsrail mahreçli Büyük Ortadoğu Projesini realize etmek için önce G-8’leri, arkadan NATO’yu kullanmak istemiştir. Aslında G-8’ler toplantısı bir nevi Osmanlı topraklarının paylaşımı için imzalanan Yelda Konferansından başka bir şey değildir. O zamanlar Osmanlı mülküne göz konmuş, şimdi de Büyük Ortadoğu Projesi ile Ortadoğu Bölgesi hedeflenmiştir.


Stratejik ortak, model ülke ya da demokratik müttefik gibi sıfatlar yakıştırarak Türkiye’yi kullanmaya çalışan batılı güçlerin kanlı emellerine alet olmaktan kaçınmak gerekir. Bin yıldır aynı topraklarda, aynı saflarda yer aldığımız ülkelerle samimiyetimizi ilerletme yerine, batılılara yardımcı olmayı düşünmek tarihi ihanet ve insan haysiyetine züldür. İslâm’ı ve Müslümanları yok etmek için tarih boyunca hareket eden batılıların Türkiye’yi bugünlerde bağırlarına basacaklarını sanmak safdillik olur. Nitekim, ABD Türkiye’nin yanıbaşında gerçekleşen ve Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden Irak savaşı döneminde Türkiye’ye askeri güvenceler vermekten geri durmuştur. ABD muz cumhuriyetlerine yaptığının aynısını yaparak, Türkiye’yi bir milyar dolar destekle Müslüman bir ülkeye karşı savaşa sokmak istemiştir. Aynı Amerika İsrail’e on milyar doları hibe ederek, bölgedeki asıl dostunun kim olduğunu vurgulamıştır.


Oysa, Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın dağılması akabinde Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya’nın karmaşık siyaseti Türkiye’nin önemini artırmıştır. Son yıllarda yaşanan gelişmeler karşısında Türkiye’nin, Orta Asya, Balkanlar ve Ortadoğu üzerindeki olası etkisini ortaya koyma dış politikasını yeniden gözden geçirmesi gerekirken, uydu devlet dış politikasını üstlenmesi son derece üzücüdür. Türkiye, bahis konusu mekanlarda dil, din, tarih ve kültür bağlarını öne taşıyarak, etkin olmaya çalışmalıdır. Zira bu ülkeler Kıbrıs çıkartmasında Türkiye’yi desteklemişlerdi. Bulgarların Türklere zulmettiği dönemlerde de Ortadoğu ülkelerinin desteği Türkiye’nin yanında olmuştur. Bu destek Türkiye’nin taşıdığı tarihi misyona dayanıyordu.


ABD’nin bu tavrı yeni değildir


Stratejik müttefikimizin ülkemizi bölmeye yönelik planları olduğu cümlenin malumudur. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu dönemlerde ülkemizin yolunu bilmeyen ABD’nin başkanlarının, bugünlerde ise okyanusları aşarak kapı aşındırmaları hayırlı bir maksadın ürünü değildir. ABD’nin bu tavrı yeni değildir. Amerika, Sivas kongresi öncesi de Türkiye’nin topraklarının parçalanmasını ve üçe bölünmesini hedeflemiş, bugün de Büyük Ortadoğu Projesi ile aynı hedefe koşmaktadır.


Ne hazindir ki, Kafkaslarda, Gürcistan Acera arasındaki gerilim devam ederken, Irak’tan sonra Suriye tehdit edilirken, Kuzey Irak’ta Yahudi Kürt devleti kuruluş çalışmaları yapılırken, Filistin kıyımı sürerken, Kerbela dövülürken, Hz. Ali’nin türbesi bombalanırken, İslâm diyarlarında kıyım sürerken, AKP hükümetinin Büyük Ortadoğu Projesini gündeme alması ve İslâm ülkelerini bu proje lehine iknaya çalışması anlaşılır gibi değil.


AKP hükümetinin, ABD bu proje ile yeşil kuşak ülkelerini yok etmek isterken Amerika’ya yeşil ışık yakması dalalettir. Türkiye’nin böyle bir durumda ABD’ye yakınlık göstermesi Ortadoğu’da yalnızlığa itilme anlamını taşır. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine taşeronluk yapan tek ülke Türkiye ve Türkiye içindeki bazı kliklerdir.


Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, “Büyük Ortadoğu Projesinin hizmetindeyiz” derken, Dışişleri Bakanlığı bünyesinde 2 Mart 2004’te hazırlanan bilgi notunda aynen: -Büyük Ortadoğu Projesi Türkiye’nin bölge için arzuladığı değişim süreci ile örtüşmektedir. Büyük Ortadoğu olarak adlandırılan coğrafyanın değiştirilip, dönüştürülmesi ve refah ile beşeri kalkınma düzeyinin geliştirilmesi, ülkemizin de paylaşacağı hedeflerdir.- denilmektedir. Abdullah Gül, 16 Haziran 2003’te yaptığı diğer bir konuşmada ise “Ortadoğu’da bugün yeni bir durum mevcuttur. Son olarak yaşanan Irak buhranından çıkarılan sonuçların bölgenin gelişmesine katkıda bulunacak şekilde yorumlanması gerekmektedir. (Kan dökerek) Bölge genelinde bir değişim ihtiyacı uzun bir süredir hissedilmektedir. Gelişmenin ekonomik gerekleri kadar, sosyal ve siyasal şartları da olduğu, bugün bölge çapında anlaşılmıştır. Biz bunları takdirle izlemekte ve başarılar dilemekteyiz. (Gerçekten bunlar gömlek değiştirdi)” ifadelerini kullanmıştır.


Oysa, yazar Nuray Mert, bu tavırların yanlışlığını şöylece ortaya koymaktadır: “Adamlar gelmiş bir Ortadoğu ülkesini işgal etmişler. Sivilleri katlediyorlar. Camilerde adam öldürüyorlar. Bizimkiler hiç utanıp, sıkılmadan bu adamların Müslümanlara çekidüzen verme projelerinin peşinde koşuyorlar.”


7


Tehdit ve terörizm kılıfı


Malum, NATO’nun İstanbul zirvesi 28-29 Haziran 2004 tarihinde yapılmıştır. Bu toplantıdan önce ABD’nin NATO temsilcisi R-Nicholas Burns’un 19 Ocak 2003 tarihinde Çek Cumhuriyetinin başkenti olan Prag’ta yaptığı konuşmasında, tehdit ve terörizmin, kitle imha silahları ile gelmekte olduğunu… onun için yeni ortaklar, yeni üyeler, yeni askeri tedbirler ile NATO’nun güçlendirilmesi gerektiğini, eski NATO’yu şan ve şerefle emekliye ayırdıklarını… yeni NATO’yu inşa ettiklerini, Türkiye’ye de yeni bir gelecek tayin ettiklerini söylemiştir.


Amerika, Türkiye’yi ve NATO’yu kullanmak için elinden geleni yapmaktadır. AKP hükümetine de sıcak referanslar vererek, NATO’nun İstanbul’da toplanmasını temin etmiştir.


NATO, Yahudi lobilerinden birisi olan CFR toplantısında karar altına alınarak kurulmuş olan bir teşkilattır. Kurucular arasında Bilderbergçi olan Joseph Luns, George Marşhael, Dean Acheson, Eisen Hower, Lemitzer bulunmaktadır. Herkesin bildiği gibi NATO’nun kuruluş amacı ve varlık sebebi SSCB’yi kuşatmaktır. SSCB ortadan kalkınca NATO’nun artık radikal biçimde değişmiş olan dünyada yerinin neresi olacağı tartışma konusu olmuştur.


Körfez savaşının oluşturduğu karmaşa üzerine bu konunun üzerinde pek durulmamıştır ama savaştan hemen sonra NATO’nun yeni rolü ciddi biçimde ele alınmıştır. Onun için NATO bir dizi toplantılar düzenlemiştir. Bu yönde atılan ilk adım Nisan 1991’in sonunda henüz Huzur Operasyonu devam etmekte iken NATO’ya dahil devletlerin Genelkurmay Başkanlarının yaptığı toplantı olmuştur. Bu toplantıda NATO içinde görev alanı dışı amaçlarla kullanılmak üzere bir çok uluslu acil müdahale gücü oluşturulmasına karar verilmiştir.


Mayıs 1991’de NATO Başkomutanı Orgeneral John Galvin bu gücün bir bölümünün Türkiye’de konuşlandırılabileceğini ve Türkiye’nin de bu güce katılmayı kabul ettiğini söylemiştir. Durum, Mayıs sonundaki NATO Savunma Bakanları toplantısında kesinlik kazanmıştır. (Bu güç NATO bünyesinde çok uluslu bir kolordu biçiminde kurulacak ve yaklaşık 70.000 kişiden oluşacaktır. Gücün iki elemanı “Ani Müdahale Gücü” ve “Hızlı Mukabele Gücü” şeklinde olacaktır. Birincisi 6.000 civarında erattan oluşacak, ikincisi ise bir kolordudan meydana gelecektir.)


Bu gücün alan dışı görev yapması, Körfez Savaşından önce ve savaş sırasında ABD tarafından ortaya atılmış, İngiltere tarafından desteklenmiştir. Fakat, Savunma Bakanları Toplantısında Batı Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü buna karşı çıktı. Bu karşı çıkışın amacı, tabii ki, Fransa ve kimi Avrupa ülkelerinin NATO’nun yerine Batı Avrupa Birliği Teşkilatını geliştirmek istemeleri idi.


Bununla birlikte Haziran 1991’de NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı yapıldığında mezkur durumun ilginç bir gelişme gösterdiği izlendi. Toplantı sonunda yayınlanan ortak bildiride dikkati çeken bir nokta oluşuyordu. Körfez krizi NATO’nun beklenmedik gelişmelere hazır olması gerektiğini göstermişti. Bu gelişmeler NATO’nun geleneksel ilgi alanı dışında bile olsa ittifakın güvenliğini doğrudan etkileyecek gelişmelere hazırlıklı olduğunu ortaya koydu. Mevcut durum, NATO’nun Batı Avrupa üyelerinin görev bölgesi dışı konusundaki Amerikan tutumuna ilk olumlu yaklaşımları anlamını taşıyordu. Zira, körfez savaşı herkesi korkutmuştu.


“Bu süreç Kasım 1991’de yapılan NATO doruk toplantısında NATO kuvvetlerinin ileride ittifakın yaşamsal çıkarlarını korumak için görev alanı dışına gönderilebileceği hususu benimsendi.” (11)


NATO’nun İstanbul zirvesi bu bakımdan önem taşıyordu. Nitekim, NATO Genel Sekreteri Jaap De Hoop Scheffer; İstanbul NATO zirvesinde terörizm, Afganistan, Balkanlar gibi önemli bölgelerin masaya yatırılacağını, NATO’nun dönüşüm konularının ele alınacağını, ayrıca Avrupa Birliği, Kafkaslar, Orta Asya, Akdeniz üzerinde durulacağını, Türkiye’nin bu projeye yardımcı olacağını, köprü vazifesini üstleneceğini ifade etmişti.


NATO’nun İstanbul zirvesi


Malum, NATO’nun İstanbul zirvesi 28-29 Haziran 2004 tarihinde yapılmıştır. Bu toplantıdan önce ABD’nin NATO temsilcisi R-Nicholas Burns’un 19 Ocak 2003 tarihinde Çek Cumhuriyetinin başkenti olan Prag’ta yaptığı konuşmasında mealen, savunma teşkilatı olan NATO’nun Ortadoğu’da konuşlandırılması gerektiğini ifade ile, soğuk savaş dönemi boyunca Batı Avrupa’yı koruma adına devasa bir kıta ordusunun yapılandırıldığını, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın elan NATO’nun güvencesi altında bulunduğunu, fakat Batı veya Orta Avrupa’da yada Kuzey Amerika’da oturarak bu işin olabileceğine inanmadığını, onun için her türlü imkanların kullanılarak NATO’yu doğu ve güneye aktarmak durumunda olduklarını, zira NATO’nun geleceğinin doğuda ve güneydoğuda olduğuna inandıklarını, bunun da Büyük Ortadoğu olduğunu vurgulamıştır.


Tehdit ve terörizmin, kitle imha silahları ile gelmekte olduğunu… onun için yeni ortaklar, yeni üyeler, yeni askeri tedbirler ile NATO’nun güçlendirilmesi gerektiğini, eski NATO’yu şan ve şerefle emekliye ayırdıklarını… yeni NATO’yu inşa ettiklerini, Türkiye’ye de yeni bir gelecek tayin ettiklerini söylemiştir.


NATO’nun görevinin gelecekteki krizlere el koymak, anında cevap vermek, Ortadoğu ve Afrika’nın kuzeyinde ve tümünde vaki olacak tüm başkaldırılara karşı askeri operasyonlar yapmak ve böylece barışa yardımcı olmak, ayrıca ABD’nin yörüngesinde bulunmayan, yörünge dışı kalan rejimlere müdahale etmek olduğu açıklanmıştır.


NATO askeri komitesi başkanı general Nauman da, “NATO artık eskiden olduğu gibi bölgesel bir savunma örgütü olarak kalamaz. Üye ülkelerin çıkarlarını nerede olursa olsun koruyabilecek ve gelecekte kurulabilecek koalisyonların temelini oluşturacak küresel bir ittifak haline gelmelidir. NATO komuta ve kuvvet yapılarını da bu doğrultuda uyarlamak ve yeni şartlara mukabele edebilecek yetenekleri hazırlamalıdır” demiştir.


NATO’nun İstanbul zirvesi sonucunda alınan kararlara gelince:


1- Büyük Ortadoğu Projesini somutlaştırıcı adımlar atıldı.


2- NATO artık terör tehdidi saydığı her tehlike için, bahis konusu bölgelerde hazır bulundurulacak.


3- NATO’nun bünyesinde bulunan istihbarat teşkilatının işlevi artırıldı, müttefikler arası istihbarat alışverişi ve Akdeniz’deki NATO denetleme operasyonunun kapsamının genişletilmesi.


4- NATO’nun siyasi kanadı, Kafkasya ve Orta Asya gibi enerji havzası sayılan ülkelere ilgisini yoğunlaştırıp, bu bölgelere özel temsilciler atayarak deklare etmesi.


5- İstanbul zirvesi NATO’nun askeri kanadının bir gövde gösterisi yapmasına da zemin oluşturdu.


6- NATO liderlerinin uzlaşmazlık havasına son vermek için büyük çaba harcamasına rağmen Fransa, Almanya, Belçika, Irak ve Afganistan’da NATO’nun kullanılmasına karşı çıktı. Türkiye ise böyle bir yaklaşım göstermedi.


7- Irak güvenlik birimlerine verilecek askeri eğitim kararı, NATO’nun Irak’a girmesini ve işgalin meşrulaştırılmasını sağladı.


8- NATO, Afganistan’daki asker sayısını artırarak bu ülkedeki ABD’nin işgalinin devamını yüklenmiş olduğunu göstermiştir.


Prof. Erol Manisalı’nın ifade ettikleri gibi, İstanbul’daki NATO zirvesi, Büyük Ortadoğu Projesinin Türkiye’ye ve bölgeye pazarlama toplantısıdır. Türkiye’yi parçalara ayırmak ve istenilen devletçikleri AB’ye almak manevrasıdır. İzah edildiği gibi NATO bugüne kadar, yani İstanbul toplantısına kadar savunma gücü olarak görünmekte iken, zirve sonucunda müdahale gücü haline dönüştürülmüştür.


Terörle savaş adı altında ABD’nin Irak ve Afganistan’a saldırdığı gibi, aynı gerekçelerle ve NATO gücünü de arkasına alarak ön Asya ve Kafkaslarda yeni üstler kurarak, yerleşeceğinden şüphe duyulmamalıdır. Görülüyor ki, İstanbul zirvesinde NATO artık işgal gücüne terfi ettirilmiştir.


8


ABD’nin küresel hakimiyet planı


Büyük Ortadoğu Projesi yeni bir küresel düzeni hedeflemektedir. Osmanlının Ortadoğu’dan çekilmesi ile açılan ve günümüze kadar devam eden parantezin kapanmasını hedeflemektedir. Bu sonuca ulaşmak için de her türlü siyasal düzenleme yanında ekonomik tedbirlere de tevessül edilmektedir.


merika, Büyük Ortadoğu Projesi ile dünyanın tüm petrol yataklarına ve doğalgaz dünyasına hakim olma niyetinin yanında, dünya kömür yataklarına da ulaşma hevesindedir. Zira, bu saydığımız kaynaklar hızla tükenmektedir. 41 yıl sonra petrol, 62 yıl sonra doğalgaz, 223 yıl sonra da kömür yataklarının tükeneceği ilim adamları tarafından ifade edilmektedir. Anılan sebeple, bu nimetlerden en çok Amerika istifade etmek için her türlü çareye, kan dökmeye, silah kullanmaya başvurmakta beis görmemektedir.


Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi ile, zikredilen kaynakların merkezi durumunda olan Ortadoğu coğrafyasında yeni bir alfabe yazdırmanın gayreti içindedir. Yazdırmak istediği alfabenin sesli harfleri dindir. Ilımlı İslâm’a ancak bu yeni alfabe sayesinde ulaşabileceğini sanmaktadır. AKP hükümetinin Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun da zaman zaman ılımlı İslâm söylemleri bunun işaretini vermektedir.


Büyük Ortadoğu Projesi Amerika’nın ileri sürdüğü bir proje gibi görünüyorsa da aslında bu proje önceki bahislerde ifade etmeye çalıştığımız gibi bir İsrail projesidir. Sıtkı Abdullahoğlu’nun ifadesiyle: “Ortadoğu Projesi hayalinin altında bir büyük İsrail arz-ı mevud emeli yattığını ifade etmemiz asla hayal değildir. ABD’nin İsrail ile olan geçişkenliği bu ittifakın tartışılır olmasını önleyici ispatlarla doludur. Dolayısıyla bölgedeki kargaşanın ve bunalımın, Nil-Fırat arasını daha kolay kontrol edilebilir hale getirmekte büyük etkisi olacağı aşikardır.


Irak içerisinde her şeye rağmen bölünmemişlik onlar açısından tahammül edilemez bir durumdur. Suriye’nin kendi kendine normalleşmesi ve bütünlüğünün korunması tahammül edilmez bir durumdur. Bu konulardaki kargaşa görevini ve halkları birbirine düşürme görevini bir uzman kuruluş MOSSAD fevkalade yerine getirebilir.”


Büyük Ortadoğu Projesinin İsrail menşeli olmasının diğer dikkat çekici tarafı, temizlenmiş bir alan içinde daha rahat hareket imkanına bu proje ile ulaşacaktır.


Onun için Irak savaşı sonrası Suriye, Suudi Arabistan ve İran sıraya alınmış durumdadır. Son günlerde İran’a karşı takınılan hasmane görüntüler de tesadüfi değil, aksine Büyük Ortadoğu Projesinin bir sonucudur. Nükleer güce sahip olmadan İran’ı vurmak ve İran’ın doğalgaz ve petrol yataklarına sahip olma amacına matuftur. Dünya devleti olma hayaliyle yaşayan İsrail, Ortadoğu Bölgesini hakimiyeti altına alabilmesinin ABD’yi de kullanabilmesi ile mümkün olacağını çok iyi bilmektedir. Onun için İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin hiçbir kararına uymamakta, devlet terörü estirerek Filistin ve Lübnan’ı vurmaktadır.


Büyük Ortadoğu Projesi yeni bir küresel düzeni hedeflemektedir. Osmanlının Ortadoğu’dan çekilmesi ile açılan ve günümüze kadar devam eden parantezin kapanmasını hedeflemektedir. Bu sonuca ulaşmak için de her türlü siyasal düzenleme yanında ekonomik tedbirlere de tevessül edilmektedir. Zira, ABD Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde kesenin ağzını da açma projeleri yapmaktadır. Nitekim, Ortadoğu Bölgesinde bir kalkınma bankasının kurulması için harekete geçmiştir. Senatörlerden Joe ve Hagel böyle bir tasarıyı ABD kongresine sunmuş bulunmaktadırlar. Bu durum ikinci Marşhal uygulanmasıdır. Entegrasyonun sağlanması için paranın devreye sokulmasıdır. Bu senatörler Türkiye’nin de dahil olduğu 17 ülke elçileriyle toplantılar tertiplemişlerdir. Senatör Liberman “Terörizme karşı sadece kılıçlarımızla savaşamayız. Siyasi ve ekonomik yardımlarla da savaşa dahil olmalıyız. 50 yıl önce aynı ideal ve amaçlarla Marşhal Planı devreye alınmıştı. Şimdi de, Büyük Ortadoğu Projesi ile bu amaca varmalıyız” demektedir.


Büyük Ortadoğu Projesi sadece Ortadoğu ülkelerini değil, Türki devletlere, Kafkaslardaki ülkelere kadar Orta Avrupa’dan kalma bir hiyerarşi kurmayı hedeflemektedir. Onun için, Büyük Ortadoğu Projesi Almanya, Fransa, Rusya tarafından hoş karşılanmamaktadır. Rusya’nın Amerika tarafından dünyanın kontrol edilmesine ve işin kaymağının yenmesine müsaadesi olamaz. Zira, suskunluğu Rusya’nın kadim siyaseti ile bağdaşmaz.


Zira, Rusya’nın çarlık döneminden başlayan ve Bolşevik ihtilali ile de devam eden ve bizim için göz önünden hiç uzak tutmadığı bir dış politikası vardır. Birincisi, Türklerin Avrupa’dan atılması, diğeri boğazlara sahip olmak ve İstanbul’un uluslararası bir statüye kavuşturulmasıdır. Bugün Fener Rum Patrikhanesinin çalışmaları da sur içi İstanbul’u Vatikan’a benzer bir şekle ve statüye sokmaya yöneliktir.


Çünkü, Büyük Ortadoğu bölgesini teşkil eden yerlerdeki ülkelerle uzun yıllar müşterek politikalar üretmiştir. Dostluklarının sıcaklığı elan devam etmektedir. Büyük Ortadoğu Projesinin realizesi, sıcak denizlere iniş hayallerini ortadan kaldıracağını Rusya gayet iyi bilmektedir. Rusya, Almanya ve Fransa’nın, Büyük Ortadoğu Projesini akamete uğratmak için elden gelen her şeyi göze alacak, belki de güç gösterisine dahi gireceklerdir.


Tüm gayretlere rağmen ABD projenin uygulanması için her türlü siyasi, askeri ve ekonomik gücünü kullanacak, tehdit edecek, gözdağı vermeye çalışacaktır. Tıpkı Pear Harbour baskınından sonra olduğu gibi. Malumdur ki, ABD Pear Harbour baskınından sonra (-ki bir provakasyondur, bahane icat etmedir) 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası kullanarak cevap vermiş ve karşı konulamaz güç olduğu göstermiştir. Büyük Ortadoğu Projesine karşı tavır sergileyenler için de aynı akibet beklenmelidir.


9


“Yeni Dünya Düzeni”


Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atan Amerika, Afganistan ve Irak’ta da akıllı bombalarını, misket bombalarını kullanmıştır. Ama, ne Birleşmiş Milletler’den, ne Avrupa Birliği’nden, ne Çin’den, ne Rusya’dan ve ne de Türkiye’den ses çıkmamıştır. Amerika bu proje ile Roma İmparatorluğu gibi dünyaya hükmetme, İslâm diyarlarını zaptetme ve Hıristiyanlığı hakim kılmak istemektedir. Nitekim baba Bush tarafından zamanında gündeme taşınan “Yeni Dünya Düzeni”, Vietnam savaşı sonrası dillendirilen “Dünyanın düzeni” projesinden farklı olmadığı gibi, ana görünüşü ile Büyük Ortadoğu Projesinden de farklı değildir.


Kural koyan, kuralları da uygulatan tek güç Amerika’dır. Amerika böyle bir imparatorluğun hayali içindedir. Amerika ikinci cihan harbi sonrası Avrupa’yı dizayn ettiği gibi, 11 Eylül 2001 tarihinde ikiz kulelerin vurulması sonrası da Ortadoğu’yu dizayn etme hevesine düşmüş bulunmaktadır. Dilediği ülkeyi vurmakta, dilediği ülkelerde ihtilaller yaptırmakta, dilediği ülkelerde de iktidarları değiştirmektedir.


Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atan Amerika, Afganistan ve Irak’ta da akıllı bombalarını, misket bombalarını kullanmıştır. Ama, ne Birleşmiş Milletler’den, ne Avrupa Birliği’nden, ne Çin’den, ne Rusya’dan ve ne de Türkiye’den ses çıkmamıştır. Amerika bu proje ile Roma İmparatorluğu gibi dünyaya hükmetme, İslâm diyarlarını zaptetme ve Hıristiyanlığı hakim kılmak istemektedir. Nitekim baba Bush tarafından zamanında gündeme taşınan “Yeni Dünya Düzeni”, Vietnam savaşı sonrası dillendirilen “Dünyanın düzeni” projesinden farklı olmadığı gibi, ana görünüşü ile Büyük Ortadoğu Projesinden de farklı değildir.


Netice olarak diyebiliriz ki; Büyük Ortadoğu Projesi Ortadoğu Bölgesi ve tüm İslâm dünyası için yeni bir oyundur. Kurdun kuzuyu yeme hevesidir. Bunu iyi anlayabilmek için 1947 tarihli Truman doktrinini yani kontrol altına alma politikalarını, Marşhal yardımlarının nedenlerini, 1975 tarihli Helsinki anlaşmalarını çok iyi okuyup, değerlendirmek gerekir. Ayrıca, ABD’nin Latin Amerika operasyonlarını iyi bilmek gerekir.


ABD’nin tüm gücüyle İslâm coğrafyasını hedeflediğini, Rusya’yı nasıl dağıttığını, Yugoslavya’yı nasıl parçalattığını, Irak’ı nasıl perişan ettiğini, Suriye’yi nasıl gündem konusu yaptıklarını, İran’a saldırmak için nasıl bahaneler aradıklarını, Türkiye’yi İslâm dünyasından nasıl koparmaya çalıştıklarını çok iyi araştırmalıyız. Çünkü, petrolün düğümü İslâm coğrafyasıdır. Ona sahip çıkmak Amerika’nın vazgeçilmez tutkusudur. Yoksa ABD’nin derdi ne insan hakları, ne de demokrasidir.


Uzun yıllar Ortadoğu ülkelerine ağabeylik yapan Türkiye’nin Amerika’nın bu tavrına karşı tavır koyma gibi bir düşüncesi olmadığı, aksine dış politikada olsun, iç politikada olsun Amerika’nın kıskacında olduğu aşikardır. Ne yapacağının şaşkınlığı içinde her hadiseye şaşı bakmaktadır. Hele mevcut AKP iktidarının herhangi bir tavır sergilemesi düşünülemez. Zira, iktidar olma şansını Amerika sayesinde elde etmişlerdir. Kuruluşları da bu bakımdan şaibelidir.


Oysa, Türkiye etrafında bulunan komşu ülkelerle yeni oluşumlarla flört etmeli, gözdağı vermek için Rusya, Çin, Hindistan üçlüsü ile cilveleşmelidir.


Avrupa Birliği’ne girme macerasından vazgeçmeli, komşuluk münasebetlerini kuvvetlendirmek suretiyle yeni oluşumlara başlamalıdır. İslâm kültürünü terk edip, Hıristiyan kültürüne dönüşü kolaylaştıran organizasyonlardan uzak durmalıdır.


Selçuk İlhan’ın dediği gibi savunmamızı, eğitim ve öğrenimimizi, ekonomimizi batının elinden kurtarıp, ulusal hale getirmeliyiz. Eskiden ordumuzu Almanlara, donanmamızı İngilizlere, jandarmamızı Fransızlara vererek batmışız. Şimdi de tüm güçlerimiz NATO’nun emrinde bulunmaktadır. Milli eğitimimiz de AB’nin eline verilmek üzere. Ekonomimiz ise Amerika ve onun oyuncağı olan dünya bankası ve IMF’nin elindedir.


Osmanlının her şeyi batıdan almaya başlaması ile, batının etkisi altında kalması parçalanmasına vesile olduğu gibi, bugünkü AKP hükümetinin de ekonomisini yine batı kuruluşu olan IMF ve Dünya Bankası’nın emrine tahsisi, sırtını Amerika ve AB’ye dayaması Türkiye’nin Osmanlı akibetine uğrayacağı endişesini vermektedir.


Ülkemizin bazı yöneticileri sayesinde dış politikada devamlı çıkmaza sürüklendik. Mevcut AKP hükümeti döneminde ise teslimiyetçi, beceriksiz bir dış politika ile adeta dünya siyasetinden silindik. Oysa, ülkemizin ABD’den, AB’den beklenti içinde olması yerine, onları bize muhtaç edebilecek politikalar üretmeliyiz. Bu imkanlar da bizde mevcuttur. Çünkü, Ortadoğu ve İslâm ülkeleri arasında yeni bir eksen oluşturabilecek tarihi ve kültürel değerlere sahibiz. Bunu başarabilmek de dinamik bir politika ile mümkündür.


Bugün Ortadoğu kan ve barut kokusu içinde kıvranmaktadır. Güçlü olanlar uçakları ve tankları ile harabeye döndürmüşlerdir. Şunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir. Haçlılık ruhu yeniden canlanmış, bir zamanların Osmanlı coğrafyasına karşı takındıkları tavrı şimdi de Ortadoğu ve diğer İslâm ülkelerine karşı sergilemeye çalışmaktadırlar.


Ülkemizin geçmiş yöneticilerinin büyük bir kısmı ile mevcut hükümet batılılaşma, çağdaşlaşma safsatası ile efsunlanmış ve dış politikada hep Amerika’nın kıskacında kalmıştır. Bir nevi Amerika’nın gözü ile bakar olmuştur. Oysa, ABD haçlı savaşının başladığını 11 Eylül kule vurgunu sonrasında dillendirmiştir.


Uykudan uyanmak için illa da İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Erzurum, Trabzon ve Samsun’un bombalanması mı gerekir?


Dış politikada hedefimiz şahsiyetli dış politika olmalıdır. Millî Görüş’ün içinde bulunduğu 1974 koalisyon hükümetinde bu şahsiyetli dış politika sayesinde Kıbrıs Barış Harekatı zaferle sonuçlanmış ve soydaşlarımızın kurtuluşu sağlanmıştır.


Bugün AKP hükümeti yerine Millî Görüş hükümeti ve başında muhterem Erbakan olsaydı, ne Filistin, ne Lübnan, ne Çeçenistan, ne de Türki devletlerde bu katliamlar cereyan edemezdi. İsrail anlayacağı şekilde cezalandırılırdı. Ortadoğu’da kan dökülmez, namuslar perişan edilmez, bebeler öldürülmezdi.


Bu cesaretli tavır karşısında ülkemizde belki yeni bir 28 Şubat darbesi daha gerçekleştirilirdi. Zira, ABD’ye karşı koyan iktidarlar, ABD ile içteki işbirlikçilerin gayretleri sonucu iktidardan uzaklaştırılmaktadırlar. 54. hükümetin iktidardan düşürüldüğü gibi.


Korgeneral Suat İlhan da, konuyla ilgili olarak “Batının büyük stratejisi, karşı güçleri kuşatmayı ve içten çökertmeyi amaçlar. Osmanlı imparatorluğu, batılılar tarafından, üç kuşatmaya maruz kalmıştır. Birinci kuşatma denizlerden, Hint Okyanusuna denizlerden ulaşan ve Osmanlı donanmasını yenilgiye uğratan Portekiz ve İngiltere tarafından gerçekleştirilmiştir. İkinci kuşatma, İspanya, İtalya, Fransa ve İngiltere’nin girişimleriyle Kuzey Afrika üzerinden yapılmıştır. Üçüncü kuşatmayı Kıbrıs, Suriye, Irak’tan – kısaca Ortadoğu’dan – Fransızlar ve İngilizler gerçekleştirdi ve sonlandırdılar…”


“…Batılılar, ikinci dünya harbinde Almanya’yı; soğuk harpte ise SSCB’yi kuşatarak, sonuca ulaştılar…”


“…Bugün de Türkiye, batı dünyası tarafından kuşatılmıştır. Kuşatma, – hatta çevirme – Kıbrıs, Ege Denizi, Doğu Anadolu (Ermenistan) ve Güneydoğu Anadolu’dan yapılmaya çalışılıyor. Türkiye, batı dünyasının gözünde hedef ülke; bazılarına göre ise, gelişen jeo/politik ortamda cephe ülkesidir.” Şeklinde fikirlerini beyan etmiştir.


Sonuç olarak; mevcut AKP hükümet üçlüsünün başı ile Tanzimat paşası Keçecizade Fuat Paşanın kafa yapısı arasında büyük benzerlik görülmektedir. Zira, Keçecizade Fuat Paşa padişahına: “Devlet-i Aliyye’nin İngiltere ile arasının açılmasını görmektense, Osmanlı mülkünden bir vilayeti vermeye razıyız” dediği gibi, mevcut hükümet ve hükümetin başı da Avrupa Birliği ve Amerika ile aramızın açılmasındansa Kıbrıs’ı vermeye, İslâm dünyasının imha planı olan Büyük Ortadoğu Projesini yürekten desteklemekten yana görünmektedirler. Kafa bu… Yıllar geçse de kafalar değişmemektedir.



(1) Mim Kemal Öke, Filistin Sorunu, Sayfa:117.


(2) Raif Karadağ, Petrol Fırtınası, Sayfa:102.


(3) Ömer Akdağ makalesi.


(4) Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ağustos 1998, Sayı:53.


(5) Baskın Oran, Kalkık Horoz, Sayfa:19-20-21.


(6) Ali Bulaç, Ortadoğu Gerçeği, Sayfa:26-27.


(7) Ali Bulaç, Ortadoğu Gerçeği, Sayfa:30.


(8) Ali Bulaç, Ortadoğu Gerçeği, Sayfa:29.


(9) Ufuk Güldemir, Çevik Kuvvetin Gölgesinde.


(10) Cumhuriyet Gazetesi, 2.2.2004 tarihli nüsha.


(11) Baskın Oran, Kalkık Horoz, Sayfa:69-70-71.


Kaynakça:


1- Küresel Vaftiz, Alirıza Baysan.


2- Oyun içinde Oyun Büyük Ortadoğu, Dr. Yavuz Gökalp Yıldız.


3- Ortadoğu Gerçeği, Ali Bulaç.


4- İsrail ve Büyük Ortadoğu Projesi, Hasan Yurtsever.


5- Bir Çöküşün Yeni Tarihi, Alan Parmer.


6- Düşmanını Arayan Savaş, Metin Sever-Ebru Kılıç.


7- İttihat ve Terakki, Feroz Ahmet.


8- Siyasal ve Sosyal Açıdan Türkiye, Doç. Dr. Ramazan Özey.


9- Büyük Ortadoğu Projesi, Prof. Mahir Kaynak-Doç. Dr. Emin Gürses.


10- Türkiye’nin Koordinatları, Hüseyin Mümtaz.


11- Türkiye ve Ortadoğu Su Meselesi, Cemal Zehri.


12- Türkiye ve Yahudiler, İ. H. Pirzade.


13- Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri, Halide Edip.


14- Ortadoğu Ekonomisi, Garnier.


15- İsrail’in Beka Stratejisi ve Kürtler, Cevat Eroğlu.


16- Amerika’nın Kıskacında Dış Politika, Doç. Dr. Ramazan Gözen.


17- Ankanın Yükselişi ve Düşüşü, Prof. Dr. Oral Sander.


İsmail MÜFTÜOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir