Gıybet Forever

On yılı geçen televizyonculuk tecrübem içinde yapmayı çok istediğim programlardan birisiydi GIYBET FOREVER. Hatta magazin programlarını popülerleştiği yıllarda biraz da ironik bir yaklaşımla bütün bir yaz dönemini böyle bir programın demosunu hazırlamak için harcadım.

Ciddi ciddi bir GIYBET FOREVER yaptım, yaptım da çalıştığım kurumun yöneticileri ile birlikte yayıncılık ilkelerimiz ile bir türlü bağdaştıramadığımız için programı yayınlamaktan vazgeçtik Benim emeklerim heba olup gitse de biz bir yayın kuruluşu olarak raiting ve ilke arasında bir sınav verip kazandık diye düşünüyorum. Aslında hedefim, hepimizin ortak olduğu bu özel hayat merakının bir ahlaki sorun olan “gıybet” olduğunu ironik bir yaklaşımla vurgulamaktı.

Geçen yıllar içinde de zaman zaman ah yapsaydım bu programı deyip içine atacağım gıybet malzemelerinin farazi metin ve görüntüleri epeyce aramızda espri kaynağı olmuştur. Amaç hiçbir şey gizli kalmasın. Herkesin özel hayatının sınırları açılsın. Açık toplum, sınırsız merak ve müdahale hakkına sahip medya(!) gücünü kullanarak kitlelerin gelişimine katkı sağlasın. Bu gerekçelerle kendimi bir gazeteci olarak kandırıp savunabilirdim, ancak vicdanım ve sorularım beni rahat bırakmadı. Herkesin her şeyi öğrenmeye hakkı var mıdır? Merakın sınırları nerede bitmelidir? Ve bütün bunların adı aslında GIYBET değil midir?

Neyse geçmişte kaldı. Ancak bugünlerde satış artırma gayreti içindeki iki dergimizin kapak ve yazılarını okudukça meslek hayatımda belki de raiting alabileceğim tek program olan GIYBET FOREVER aklıma geliyor.

Nasıl televizyonlarda raiting yarışı “tele vole” formatlarını ortaya çıkartmışsa, basılı yayınlarda da tiraj yarışı özel hayatlarını nasılsa magazincilerden uzak tutmayı başarmış muhafazakar kesime yönelmiş durumdalar. Adeta yeni bir tür keşfetme coşkusuyla hazırlanan dosyalar üst üste her hafta dergi kapaklarında. (Aman görüntü kirliliği oluşturmasın).

Yıllar önce İslami kesimi üzerine yapılan ilk sosyolojik araştırmaları olgunlukla karşıladık. Üniversiteli başörtülü, kentli müslüman, eğitimli ve çağdaş (!) dindar insanlar yeni yeni türemişti ve aynı zamanda hızla çoğalıyorlardı eh araştırmalar doğaldı ve gerekliydi. Hatta benim için vazgeçilmez dostlardan birisi olan Ayşe Önal ile o yıllarda bu vesile ile tanışmıştık. Nokta’nın Türkiye’nin en çok satan dergisi olduğu zamanlarda Ayşe Önal yayın yönetmeniydi ve İslami kesimi sıkça kapak yapıyorlar, tirajları da artıyordu. Biz de medyanın bu eğilimin o yıllarda yayınlanan İzlenim’e kapak yapmaya karar verdik “İslamcılar Neden Prim Yapıyor “ kapağımızdı ve bu konuda görüş almak üzere gittiğimiz Ayşe Önal ile dostluğumuzun başlangıcı o yıllara dayanır.

Sonraki yıllar içinde pek çok ciddi ve gayri ciddi araştırmanın deneği olduk. Ben aynı zamanda meslek sahibi bir başörtülü olarak yerli yabancı benzer konularda verdiğim röportajların sayısını hatırlamıyorum. Bu sadece medya mensuplarını değil, üniversite çevrelerini , doktora öğrencilerini de kapsar. Bu sayede dünyanın bin bir köşesinde ki pek çok üniversiteden ve yayın kuruluşundan da haberdar oldum. Bunların soru tipleri hemen hemen aynıdır? Yıllardır süren bu kadar çok araştırmaya rağmen halen aynı sorular tekrarlanıp durur. Olay çileden çıkartıcı boyutlara ulaştığı zamanlarda ise kendimi bizim türümüzün doğru anlatılmaya ihtiyacı olduğu gerekçesiyle hep teskin etmişimdir. Ama artık sıkıcı oluyor. En azından artık bunca yıldan sonra haklı olarak artık yeni sorular açılımlar ve de yorumlar bekliyorum.

Belki o zaman manşetlerinizin, yazılarınızın onlar arasında nasıl dalga konusu olduğunu, size yaptıkları nanikleri fark edebilirsiniz. Bu türün artık malzeme olmanın ötesine geçtiklerini, ve araştırmacılarını, yorumcularını nasıl kendilerine malzeme yaptıklarını anlayabilirsiniz (Bu arada Mine Kırıkkanat’ın yazılarından da bizi mahrum bırakmayın)

Bu süreçte yabancı gazetecileri-araştırmacıları anlasam da bizim Türk gazetecilere hep hayret etmişimdir. Özellikle de binlerce yıldır aynı ülkede yaşadığımız halde benim türümle her karşılaştıklarında alien yaklaşımı içinde “bu da ne, ne yer- ne içer, nasıl yaşar, niye böyle oldu, onu kim böyle yaptı” gibi sorular sormalarına çok şaşırırım. Biraz üstten ve derin sürdürdükleri araştırmalar sonucunda ise “aaa bak konsere gidiyorlar, solaryuma gidiyorlar, tatile gidiyorlar” neredeyse “bunlar da insanmış” izlenimleri dışında pek de bir şey çıkmamıştır.

Medyanın ve fikir önderleri köşe yazarlarımızın bu türe yönelik aferinli baş okşamaları ,tavsiyeleri (denize öyle girme,böyle gir,böyle giyin,başını şöyle ört,o siyah bandı takma,aferin takmamışsın) henüz iç çamaşırlarına karışma sınırına ulaşmadıysa da artık bezdirici hale geldiği bir gerçek .

Hem bir medya mensubu hem de bu türün mensubu olarak uyarmak istiyorum. Medyada bu türü anlamaya yönelik derin içerikli (!) sorularda artık tekrara düşülüyor. Üstüne birde tespit edilen en küçük bir aykırılıktan yola çıkarak genellemeler, tanımlamalar yapılması, derin sosyolojik sonuçlar içeren yazılar kaleme alınması durumu daha da çekilmez hale geliyor. Nasa araştırmaları gizliliğinde olmasa da titizliğinde sürdürülen bu türü tanıma ve bunu geniş kitlelere ha bire anlatma çabasının kime ne yararı olacağını anlamış değilim.

Nasıl Türkiye’de magazin Bodrum ve Reina merkezli oluştuysa, bu türün yaşam alanları tanımlanırken de Türk gazetecilerinin büyüteçlerini hep aynı yere tutma yeknesaklığından endişe ediyorum. Madem bu türü tanımaya çalışıyoruz hiç olmazsa araştırmalarımızı tektipleştirmeyelim. Nasıl yaşarlar sorusunda takılıp kalmayın. Daha araştıracak çoook şey var. Üstelik bu yeni açılımlar belki ulusal mutabakatımıza katkı sağlar.

Geçenlerde seyrettiğim bir filmde Nasa uzaydan gelen bir canlı türünü ancak 30 yılda tanıyabiliyordu. Bizim medya sınıfı ise bu türü Cumhuriyet öncesi tartışmaları da hesaba katarsak 100 yıldır hala tanımlayamadı galiba. Her seferinde bir uzaylıya sorarmış gibi sorulan sorularla fırlayan tansiyonum nedeniyle meslektaşlarımı bu konudaki sorularına el insaf biz göz atmalarını rica ediyorum. An azından 5N 1K prensibine uygulasınlar da bari meslek kurallarına uygun olsun.

Ah Ah şu GIYBET FOREVER’i ben yapacaktım ki…

AYŞE BÖHÜRLER/GAZETEM.NET

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir