GÖĞÜ MÜ ALDATACAĞIM !

“Bir insan kişiliğini nasıl gizleyebilir!” dedi bir öğretmen, “işleri ortadayken.” Sınav soruları bakışlarıydı. Öğrencilerinin kişiliklerini mercek altına alır, nerede varlıklı, nerede yoksul olduklarını belirledikten sonra eksik taraflarını tamamlamaya çalışır, bilgiyi boca etmezdi üzerlerine.
Farklılıkları gözeterek her öğrenci için adeta ayrı bir derslik inşa eden bu tuhaf öğretmen, düşünceleriyle örtüşmese de aldığı cevaplara saygı duyar, kendi görüşlerinden vazgeçtiği zamanlar olurdu pek âla. “Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söylemek, işte bilgi budur.” derdi bilgiyi irdelerken. Öğrencilerinin derinliğini kelimelerin derinliğinde arar, sözcüklerin kabuğunu kırıp özünü paylaşırdı onlarla. Doğrusu “Üstün insan” kendisini toplum için büyük bir özenle yetiştiren kimseydi. Konuşmadan önce bir şeyler yapan, sonra yaptıklarına göre konuşandı o. “Utanç” bir ülkede yalnız aylık maaşları düşünmekti, ‘Efendilik’ insanlığını kaybetmemek. Prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oğlun oğul olabilmesi doğruluğa bağlıydı. Öğrenci; öyleyse diyordu, ölümün ne olduğunu sormama izin veriniz. Üstat şöyle cevap veriyordu: “Hayatın ne olduğunu kim bilebilir?”

“On beş yaşındayken kendimi öğrenmeye verdim. Otuz yaşında irademe sahip olabildim. Kırk yaşında şüphelerden uzaklaştım. Elli yaşında Gök’ün emrini öğrendim. Altmış yaşında seziş yoluyla her şeyi kavradım. Yetmiş yaşında doğru olan şeylere zarar vermeden kalbimin isteklerini yerine getirebildim” diyen Üstat Kong, Batı’nın diliyle Konfüçyüs’tü bu öğretmen. 73 yaşında öldüğünü söyleyenlere bakmayın 2500 yıldır öğretmenlik yapıyordu. Kâh, “Bir şey söylediğimde, o asla ilgisizlik göstermez. Ah! İşte bu Hui’dir.” diyor, kâh “Onun hep ilerlemekte olduğunu ve asla durmadığını gördüm.” diye betimliyordu Yüan’ı. Ah sabırlı olmalıydı. “Bir bitkiden yaprakların fışkırdığı görülmüştür; ama, o bitki çiçek açmamıştır. Çiçeklerin açtığı görülmüştür; ama, meyve vermedikleri de bir gerçektir.” diyordu “ilerleme”yi tahlil ederken. Hem ilerleme yükseliş de olabilirdi düşüş de. Büyük ve üstün insanın ilerlemesi yukarıya, düşük bir insanın ilerlemesiyse aşağıya doğruydu. Hem devlet de bir okuldu hükümdarların hocalık ettikleri, öğrencilerinin daha iyi insanlar olmasını amaçlayan. Bu yüzden herkesten çok hakikati sevmeleri gerekiyordu. Değil mi ki, “Gerçeği bilenler, onu sevenlerle mukayese edilemezler. Onu sevenlerse ondan haz duyanlarla bir değildi.”

Anahtarın adı “Ren”di; erdemi, sevgiyi, tevazuyu ve insan sevgisini açan. Her insanda doğuştan var olan bu tohumu çimlendirmek lazımdı. Fakat çimlenen korku, zorbalık, vergiler, savaşlar, kıtlık ve açlıktı; kabına sığamayıp, Çin İmparatorluğu’nun devasa vazosunu bir daha yapıştırılamayacak şekilde un ufak eden. İşte bu binlerce küçük devletçikten biri de Su’ydu, Konfüçyüs’ün bir ihtilal sonrası öğrencileriyle birlikte terk etmek zorunda kaldığı. Hani kaçarken Tai dağında bir kadına rastlamışlardı oğlunun mezarı başında ağlayan. Kadın, “Kocamın babasını bir kaplan öldürmüştü. Kocamı da öyle. Şimdi de oğlumun başına aynı şey geldi.” diye dövünüyordu. “O halde neden buraları terk etmedin!” diye sormuştu tilmizler de şu müthiş cevabı almışlardı: “Buranın hükümeti zorba olmadığı için gitmek istemiyorum!” İşte bu cevaptı konuşturan üstadı. Konfüçyüs bunun üzerine talebelerine ve bütün çağlara dönüp, “Evlatlarım, bunu hep hatırlayın; zorba yönetimler kaplandan daha yırtıcı ve daha korkunçtur!” diye haykırmıştı.

Ah hükümdarlar! Herkesi aldatsalar bile göğü aldatamazlardı. Ah hükümdarlar! Yeter ki iyiyi istesinler, insanlar iyi olurdu; yeter ki azaltsınlar yanlışlarını, peşlerinden giderdi halk da. Soyluluğun şecere olduğunu kim söylemiş; soylu bir biçimde davranan herkes soyluydu. İnsanlık, adalet, bilgelik, doğruluk, sadakat ve iyi niyete çağıran Üstat Kong, ömrü boyunca yakındı, “Erdemi seven birine henüz rastlamadım! Bir gün gücünü erdem için kullanabilecek kimse çıkacak mı?” diye. “Beni anlayan kimse yok!” dese de tanınmak değildi muradı. “İnsanların beni tanımamış olmalarından dolayı üzülmem. Ben onları tanımadığım için üzülürüm.” diyordu o, her vesileyle büyük ve üstün insanın kendinin, düşük insanın ise başkalarının peşinde olduğunu ilan ederek.

Konfüçyüs, hep uçacakmış gibi kollarını iki tarafa açarak yürüdü dünyada. Ve bir gün mezarı başında üç yıl yas tutacak öğrencilerine bırakarak konuşmalarını sımsıkı göğe sarıldı. Ona göre en yüce varlıktı “Gök”. Ambar muhafızı da olsa, çoban da olsa, adalet nazırı da, bir cümle son sayfasında yankılandı durdu Konuşmalar’ın: “Göğün buyruklarını bilmeden büyük ve üstün insan olmak ne mümkün!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir