Gökten bir elma düştü

Kuşlar korkuyla kanatlarını kısmış, köklerini toprağa değil havaya salan ağaçların yaprakları arasından manzarayı seyrediyorlar: Bugün gökyüzü ne kadar kalabalık! Elektrik direkleri nereyi aydınlatacaklarını, ağaçlar nereye gölge düşüreceklerini, otomobiller nereye park edeceklerini, nehirler nereye akacaklarını bilemiyor. Çocuklar havaya attıkları topun, büyükler semaya fırlattıkları uydunun geri dönmesini bekliyorlar. Oysa yeryüzü yıllardır üzerinde taşıdığı her şeyin ipini milyonlarca balon gibi bırakıvermiş, bulutlara karışan atlar, gergedanlar, filler kuşlara uçacak alan bırakmamışlar. Fırtınaya yakalanan denizciler rüzgâr dindiğinde ayak basıp öpecekleri bir toprak parçası araya dursun, hava boşluğuna düşen uçak kaptanları bütün havaalanlarının sonsuza dek kapatıldığını duymuşlar kuleden en son. Ve en son isteği sorulmuş da yeryüzüne, son gücüyle asılıp dallarına ağacın, canı çektiğini söyleyip elmayı çekmiş kendine. Masalın sonu olsaydı eğer, üç elma düşerdi gökten talihlilere. Oysa tek elma gelir gökten kızıl bir göktaşı gibi. Masalın sonuna değil hakikatin başına işaret eder. Ne mi der? Anlatsın:
Babasını henüz annesinin karnındayken kaybeden bir çocuk, annesinin yeniden evlenmesi yüzünden büyükannesinin yanında yaşamak zorunda kalmışsa, yalnız baba ve annesini değil, kendine olan güvenini de kaybetmiştir. Ta ki bütün çocukların gözünü yıldıran okulun kabadayısı bir çocuk kurban olarak seçene dek kendini! İhtiyar bir kadının gözünün içine bakarak büyüttüğü 12 yaşındaki Newton çekingen mizacıyla tam da canavarın dişine göredir. Haşarı oğlan kendinden emin bir tokat yapıştırır sessiz çocuğa, düşürmek için yere. Hayret! Yere düşen Newton değildir. Herkesin şaşkın bakışları arasında yuvarlanırken canavar, Newton kaybettiği güveni yakalar yeniden. Silkinip tozlarından silikliğin, kendine yeni bir insan vaat eder. Bu vaatle yetişir çok geçmeden arkadaşlarına. Bu vaatle sıçrar: Sınıf birincisidir.

Yıl 1661, İngiltere. 19 yaşındaki Isaac Newton, Cambridge’de öğrencidir. Dört başarılı yıldan sonra mezun olur ve yüksek lisans yapmak ister. Ancak veba tetiktedir. Salgın önce üniversitesini kapatır Newton’un, sonra onu annesinin çiftliğine hapseder. İki senelik bu gönüllü mahkûmiyet Newton’un hayatında bir dönüm noktası olmuş, vebadan korunmak için sığındığı çiftlikten bir bilim adamı doğmuştur. 1667 yılında öğretim üyesi olarak okula döndüğünde diferansiyel ve integral matematiğin temellerini atmış, prizma deneyleriyle beyaz ışığı renkli bileşenlerine ayırıp tekrar birleştirerek renk ve ışığın niteliğine açıklık getirmiş ve en önemlisi cisimlerin birbirlerini aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak çektikleri sonucuna ulaşarak, yerçekimi kanunlarını bulmuş, 1 yılda tamamladığı lisansüstü çalışmasından sonra henüz 27 yaşındayken Cambridge Üniversitesi’nde matematik profesörü olmuştur. Ancak “Tüm zamanların en büyük bilim adamı” da olsa önüne vebadan daha tehlikeli bir engel çıkmıştır Newton’un. Cambridge’de hocalık yapabilmek için Anglikan Kilisesi tarafından papazlığa kabul edilme zorunluluğu vardır. Halbuki o dinî konulara ve ilahiyata büyük ilgi duysa da Kilise’nin görüşlerine katılmamaktadır. Zira teslis inancının Kitab-ı Mukaddes’e sonradan eklendiğini düşünmekte, İznik Konsili’nde görüşleri reddedilen Arius’a hak verip, Hıristiyanlığın 325 yılından bu yana büyük bir hata içinde olduğuna inanmaktadır. Bu konuda yazdığı eserlerin çoğunu bastıramamış, statüsünü koruyabilmek için tektanrıcı(tevhîdî) inancını gizlemek zorunda kalmıştır. Sonunda fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, felsefeci ve simyacı unvanlarına Anglikan papazı unvanını eklememek için saraya başvurarak (ve ağzını sıkı tutarak) Cambridge’de kalmayı başarmış, dahası 1705’te Kraliçe’nin Cambridge ziyareti sırasında şövalyelik rütbesi alarak isminin başına “Sir” getirilen ilk bilim adamı olmuştur.

Newton’un Kilise dışında yolunu kesen bir engel daha vardır hayatında: Kıskançlık. Çekingen mizaçlı oluşu yüzünden buluşlarına sahip çıkılmış, bu yüzden zaman zaman ruhsal bunalımlara girerek sağlığını kaybetmiştir. Bu durumun ortaya çıkmasında Newton’un bilimde devrim yaratacak nitelikteki bazı buluşlarını 38 yıl sonra yayınlaması da rol oynamıştır elbette. Gerçi zamanında yayınlayıp açıkladığı buluşlarının dahi hasetçilerin dilinden kurtulduğunu söylemek zordur. Ancak öyle bir buluşu vardır ki herkes şapkasını çıkartıp önüne koymuş ve saygıyla selamlamıştır onu. Voltaire’in yazdığına göre bahçede yürürken yere düşen bir elmanın ilhamıyla başlamıştır her şey ve 400 yıldır en basit mühendislik hesaplarından en karmaşık teknolojik projelere kadar “Bilim Devrimi” ve “Bilimsel Metod” tanımlamalarının onun adıyla yan yana anılmasını sağlamıştır. Newton ancak bir yaratıcının eseri olabileceğini söylediği ve hiç durmaksızın çalışan dev bir saate benzettiği evrende yaşadığını hiç unutmamış, bu vefa ona başkalarına açılmayan kapıları sonuna kadar açmıştır.

Newton’un doğduğu odada şair Aleksander Pope’un şu mısraları kazılıdır bir tablette: “Tabiat ve kanunları karanlıklar içinde yatıyordu/ Ve sonra Tanrı Newton’a/ ‘Var ol!’ dedi ve her şey aydınlığa kavuştu.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir