Gönül Eğitimine Adanmış Bir Ömür

Gönüller sultanı büyük alim ve mutasavvıf Mehmed Zahid Kotku (Rh.A.)Hocafendi’nin, Türkiye’nin siyasi, sosyal ve iktisadi hayatında bıraktığı derin izler ve toplumsal kalkınma için attığı temeller vefatından sonra bile canlılığını koruyor.

Mehmed Zahid Kotku (R.ah) bundan 21 yıl önce 14 Kasım günü, büyük ve hüzünlü bir insan selinin omuzlarında Süleymaniye Camii’ndeki Kanuni Süleyman Türbesi arkasındaki istirahatgâhına defnolunduğunda arkasında ilim adamlarının, bakanların, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının çıkacağı bir cemaat bırakmıştı. O’nun 1897’de Bursa’da başlayan ve İstanbul’da son bulan mütevazı hayatı; kitleleri kendine çekmiş, Prof. Ersin Nazif Gürdoğan’ın dediği gibi başlıbaşına “görünmeyen üniversite” olmuştu.

Mehmet Zahid Kotku Hocafendi’nin, Türkiye’nin siyasi, sosyal ve iktisadi hayatında bıraktığı derin izler ve toplumsal kalkınma için attığı temeller vefatından 21 yıl sonra bile canlılığını koruyor. Bunun nedeni elbette gıpta edilecek hayatıydı. Hocaefendi, Peygamber’in (s.a.v) hayatını yani sünnetini, yaşamının her alanında uygulamaya çalışmakla başarmıştı bunu…

Kafkasya’dan manevi miras

Ailesi aslen Kafkasyalı olan Hocaefendi’nin babası İbrahim Efendi, 16 yaşındayken Bursa’ya gelmiş, tahsilini Hamza Bey Medresesi’nde yapmış, muhtelif yerlerde imamlık görevlerinde bulunmuş bir seyyiddir. 3 yaşında annesi vefat eden Mehmed Zahid Efendi, ilkokulu Oruç Bey İbtidasi’nde okur, ardından Maksem’deki İdadi’ye devam eder. Bursa Sanat Mektebi’ne girdikten sonra Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla 18 yaşında askere alınır. Hastalıklar atlattığı uzun ve zorlu yılların ardından, ordunun Suriye’den çekilmesiyle İstanbul’a gelir. Burada askeri şubede yazıcı olarak askerlik vazifesine devam eder…

Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin hayatı, İstanbul’da çeşitli dini toplantılara, derslere, vaazlara devam ettiği yıllarda bir cuma günü Gümüşhaneli Tekkesi’ne gitmesiyle farklı bir seyir izlemeye başlar. Bu onun olgunlaşma döneminin başlangıcıdır. Tekkenin şeyhi Ömer Ziyaeddin Efendi’ye intisap eden Hocaefendi, onun vefatından sonra da Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında gönül ve ilim eğitimini sürdürür. Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam ederken, hafızlığını da tamamlar ve hocasının isteği ile bazı köy ve kasabalara dînî dersler vermeye gider. Bu görevler sırasında öğrendiklerini tatbik etme ve anlatma fırsatı bulur.

Tekkelerin kapatılmasıyla 25 yıl gibi uzun bir süre İstanbul’dan ayrı kalır Hocaefendi. Bursa’daki köyü İzvat’ta 15 yıl imamlık yaptıktan sonra Üftade Camii’nde göreve başlar ve Bursa’ya yerleşir; tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine Efendi’nin vefatı üzerine İstanbul’a vazifeye çağrılıncaya dek orada görevini sürdürür.

Halkın diliyle konuştu

Bekkine Efendi’nin ardından postnişin olan Hocaefendi, uzun süre Bursa’da görev yaptığı için halkın diliyle konuşuyordu, felsefi konulara girmiyordu. Bu nedenle Abdulaziz Bekkine’nin sohbetlerinin aksine sade ve yalın anlatımı ve taşralı dili, onu tanımayan kuşağı şaşırtıyordu. Hocaefendi’nin aldığı eğitimine rağmen basit, anlaşılır bir halk dili kullanması onun bilinçli tercihinden ve olağanüstü tevazuundan kaynaklanıyordu.

Onun şivesiyle ilgili Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi şöyle diyor:

Anadolu şivesiyle konuşurdu, o da halkın hoşuna giderdi. Tabii, lügat parçalamak, çok edebi konuşmak bir soğukluk meydana getirir. Ama halktan bir insan gibi konuşmak, halkın hoşuna gider. Hocamız da kendisi halktan bir kimse olarak teleffuzunu değiştirmeye kalkışmazdı.

Bir öğrencisinin anlattıkları da Hocaefendi’nin “ben bilmem” deme büyüklüğünü ve ne derece bir tevazuya sahip olduğunu gösteriyor:

Abdulaziz Efendi’nin vefatından birkaç gün sonra, alıştığımız sohbetleri özlemeye başlamıştık. Sohbetler ne zaman başlayacaktı? Gençlere, talebelere, bilhassa bizlere müjde geliyor… Vedat Özmen Ağabey’in evinde yatsıdan sonra sohbet olacak. Kalabalık değil 5-6 kişi… Uzun bir sessizlik… Hocaefendi koynundan küçük, kırmızı bir not defteri çıkarıyor ve “Sizlere talebe iken aldığım notlardan bazı satırlar okuyayım” diyor…. Abdülaziz Efendi’ye soru sorma alışkanlığımız sebebiyle bir arkadaş, “Efendi Hazretleri, Muhyiddin Arabi Hazretleri’nin vahdet-i vücud nazariyesi ile ilgili…” diyecek oldu. Hocaefendi, “Evladım, ben bunları bilmem, sen bunları bilenlere sor” deyince, o güne kadar “Ben bilirim”den başka bir şey bilmeyenlerin doldurduğu bu nefsaniyet âleminde ilk defa duyduğum bu tevazu şahikası karsışında yerlerin dibine geçerken, bu sözü söyleyebilmek sultanlığına erişen yeni hocamız gözümde Himalayalar gibi yükseldi. Terbiye edeceği talebesinin karşısında kendi hayatıyla örnek olarak, “Ben bunu bilmem” diyebilmek büyüklüğünü göstermişti.

’Herşeyimizi teslim edeceğiz’

Hocaefendi, kısa bir süre İstanbul Fatih’teki Ümmü Gülsüm Mescidi’nde görev yaptıktan sonra aynı semtte bulunan İskenderpaşa Camii’ne naklolur ve vefatına kadar orada görev yapar. Kısa bir sürede kendine has üslubu yankı bulur ve bir mıknatıs gibi, her geçen gün kitleleri kendine çeker. Onun bu sesi yukarda bahsettiğimiz dilindeki “taşralığa” rağmen üniversite öğrencileri ve aydınlar arasında daha çok yankı bulur. Hatta İslamî hayatı olmayanlar bile sırf meraklarından sohbetlerine gelecek, hayretler içinde kalacaklardır. Hocaefendi’nin yakınında bulunanlardan Av. Merhum Yusuf Türel’in anlattığı hatıratında olduğu gibi:

O zamanki İstanbul Üniversitesi Rektörü Şerif Egeli bir asistanı ile gelmişti. Gelişinin sebebi sırf talebe ve asistanlarının aktardıkları bilgiler sebebiyle bir merak saikasıydı. Yoksa onun İslamî hayatı çok iyi değildi. Bir namazdan sonra çıkarken ben kulağımla işittim “Biz buraya devam edersek galiba hem doktorluğumuz, hem üniversite rektörlüğümüz uçup gidecek, hepsini buraya teslim edeceğiz” dediğini.

Hocaefendi’yi her nerede görürsek görelim, etrafında kısa bir süre içinde, hemen bir sohbet halkası oluşurdu.

Avukat Yusuf Türel, sohbeti bir eğitim metodu olarak benimseyen Hocaefendi’nin konuşmasının tesirli olduğunu naklediyor: Lüzümlu olmayan yerde konuşmazdı. Konuşunca da sanki ağzından hikmetler dökülüyor durumda olurdu ve çok tesirli olurdu.

Sadece sohbetlerinde kullandığı dili ve sesi kitlelerin ona koşmasının tek sebebi değildi elbette. Görev yaptığı camilerde her pazar ikindi namazının ardından Ramuzü’l-Ehâdis’ten yaptığı hadis sohbetlerinde ve çeşitli zamanlarda yaptığı konuşmalarında insanların iç dünyasına seslenmeyi başarmıştı. Tanımayanların bile ilk görüşlerinde sevgi ve saygı duyduğu hali, herkese selam vermesi, güleryüz göstermesi ve insanların gönlünü alması her gittiği yerde etrafında bir halka oluşmasına neden oluyordu.

ÖĞRENCİLERİNİ SABIRLA EĞİTİRDİ

Her yönüyle örnek aldığı Peygamberimiz’in ümmetine gösterdiği titizliği ve düşkünlüğü o da öğrencilerine göstermişti. Vefatından sonra yerine bıraktığı Merhum Prof. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi onun eğitim metoduyla ilgili şu tespitte bulunuyor: …talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmazdı. Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışır, ilk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı. Sadece manevi açıdan öğrencilerini gözetmediğini, zaman zaman elinden geldiği kadar maddi yardımda da bulunduğunu öğrencilerinden Prof. Dr. Orhan Çeker şöyle naklediyor: Talebelerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Yine bir sefer İstanbul seferi yapmıştık. Konya’dan gelen arkadaşlarımız arasında para sıkıntısı çekenler vardı, oraya vardık, gerekli ziyaretleri yaptık, İskenderpaşa’da bizi misafir ettiler, o zaman talebelerin kaldığı yerde. Oranın işleriyle ilgilenenlerden bir tanesi, elinde bir demet parayla içeri girdi. Meğer Hocaefendi merhum bizim sayımızca her birine birer tane verilmek üzere yüzer lira göndermiş ki, o zaman için geliş-gidiş parası zaten 46 liraydı.

Manevi hallerinden hatıralar

Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin kerametleri bir başka deyişle manevi halleri hem öğrencileri hem de Türkiye’nin önde gelen, Celalettin Ökten gibi, aydınları tarafından sık sık anlatılır. İşte bunlardan bazıları:

Yedi yıllık imam hatip okullarının kurucusu olan Celaleddin Ökten Hoca hacca gitmek istiyordu. Aylarca uğraştı, çalmadık kapı bırakmadı fakat bir türlü pasaport alamadı… Yine bir gün yatsı namazını müteakip Hocaefendi’nin odasında oturduğu yerde uyuklamaya başladı… Hocaefendi Celal Hoca’ya eğilerek ve gülümseyerek “Celal hoca pasaportunu aldın mı?” dedi. Celal Hoca da gülümseyerek, “Aldım efendim” dedi. Zira Celal Hoca o anda rüyasında pasaportunu almıştı. Ertesi gün de Ankara’dan pasaportu geldi.

Bir öğrencisi anlatıyor: Bir defasında camide herkes ayağa kalkmış saygıyla gelişini bekliyordu. Gençliğin verdiği vurdumduymazlıktan olacak, “Bu kadara da ne gerek var?” diye düşünmüştüm. Hocaefendi yerine geçti ve gözümün içine baka baka, “Siz bizi seveceksiniz ki, biz de sizi sevelim” dedi. Çok utanmıştım.

Yukardakine benzer bir olay da Ali Rıza Demircan Hoca’nın başından geçmiş:

Bir gün İskenderpaşa Camii’ne gelmiştim. Henüz Hocaefendi’ye bir gönül bağım yoktu. Süleymaniye Camii imam ve hatibi olmam vesilesiyle gittiğim her yerde bizi imamete geçiriyorlardı. Böyle olur mülahazasıyla, imamette İnfitar Suresi’ni okumayı planladım. Bu arada Hocaefendi geldi, direkt imamete geçti ve İnfitar Suresi’ni okumaya başladı.

Eski bir brokratın anlattıkları ise Hocaefendi’nin hem dünya görüşünü yansıtması hem de söylenmeden insanların düşündüklerini bilebilmesiyle ilgili ilginç bir hatıra:

“Bir defasında Hocaefendi ile Medine’deyiz… Mescid-i Nebevi’nin önünde bir yerde Hocamız oturuyorlardı. Hocaefendi’nin yanında bir bayan da vardı. Oradan geçen bir Müslüman, sadaka almak için oturmuş ihtiyaç sahibi sanarak Hocaefendimiz’in yanına yaklaşıyorlar. Hocamız 100 riyali alıyorlar, itiraz etmiyorlar. Yanında bulunan o hanım, “Vah bu da ne biçim Hocaefendi, dilenci gibi para aldı” diye içinden geçirmiş bir insanın ruh haliyle Hocaefendi’ye bakmış. Hocaefendi başını çevirip şöyle kendine has bir bakışla bakmış ve şöyle demiş: Bilir misin hanım kızım, bu parayı almamda ne hikmetler vardır. Birincisi, eğer almasaydım, bu sadakayı veren adamın kolunu kanadını kırmış olurdum. Bir daha sadaka vereceği zaman gene terslenir miyim diye düşünürdü. İkincisi, ben sadakayı aldım ki, “Ne kadar acizsin! Bak sadaka alacak kadar acizsin diyerek nefsime ders verdim.

YAŞANTISIYLA DA TAM BİR ÖRNEKTİ

Hocaefendi hizmetleri ve sohbetleriyle olduğu kadar yaşantısıyla da insanlara İslamî bir hayatın nasıl olması gerektiğini göstermişti. Ali Ulvi Kurucu, Hocaefendi’nin kendisini en çok etkileyen yönünü şöyle anlatıyor: En tesir eden hali, sünnetleri ihya etmek, Peygamber gibi yaşamak… Yani hal ve hareketlerini Efendimiz’e uydurmak… Sanki Resulullah’ı görüyor da, o nasıl hareket ediyorsa öyle hareket ediyordu. Sadece kendisini takip eden talebelerin anlattıkları değil Çarşambalı Ali Haydar Efendi (k.s.) gibi alimlerin söyledikleri de Hocaefendi’nin İslam’ı yaşama noktasında ulaştığı noktayı gösteriyor. Ali Haydar Efendi’nin onunla ilgili kanaati şöyledir: Hasip Efendi’yi tanırım, büyük zattı. Aziz Efendi’yi de okuduğum bir yazısı ile tanıdım, o da büyük bir insandı. Amma şu Bursalı’yı görüyor musunuz, büyükler büyüğü Gümüşhaneli’nin ta kendisi…

’Bu kapının önünde cemaatin dizdiği otomobillerden rahatsız oluyorum, rahatsız oluyorum!… Yabancı diyarlara ekmek parası için giden işçilerin o diyarlara gitmemesi var iken buna mecbur kılınması beni üzüyor. O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa ve bu vatandaşlara iş bulunsa, hem onlar İslam diyarında yaşama imkanı bulur hem de biz, yabancıların kölesi olmazdık.’

Hocaefendi “O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa…” diyordu. Otomobiller yerine fabrikalar ve atölyeler… Bireysel kazanımların toplum için birleştirilmesi ve harcanması yönünde bir çağrıydı onunkisi. Böyle düşünüyordu ve her fırsatta bu yöndeki düşüncelerini yakınlarına anlatıyor, bununla da kalmayıp, bizzat öğrencilerini “toplum yararına” yatırımlar yapmaları için teşvik ediyordu. Çünkü Hocaefendi, sadece bir gönül eğitimcisi değildi. Günlük politikanın tamamen dışında olmasına rağmen Türkiye’nin kültürel, ekonomik, politik sorunlarıyla yakından ilgileniyordu. Bu nedenledir ki, onun çevresinde oluşan topluluğun içinde aydınlar ve üniversiteliler ağırlıklı bir yer teşkil etmişti. Sohbetlerinde sık sık dile getirdiği sorunlara ürettiği çözüm önerileri, Hocaefendi’nin düşüncesiyle de çağının ilerisinde olduğunun bir göstergesiydi.

Sanayileşmeyi önemsiyordu

Türkiye’nin bir tarım ülkesi olarak görüldüğü ve öylece kabullenildiği yıllarda Hocaefendi, ekonomik yönden, özelikle de savunma ve ağır sanayide, dışarıya bağımlı olmamak için sanayileşmek gerektiğini dile getiriyordu. O, Türkiye’nin ekonomik olarak dışarıya bağımlılığının, kültürel bağımlılığı getireceğinin, bunun da Batı’ya tutsaklık anlamına geldiğinin bilincindeydi. Bu nedenle Müslümanlar’ın kalkınma için birleşmeyi, bir ibadet gibi algılamalarını istiyordu:

“Yapılacağı tasavvur olunan ufak-büyük herşey, muhakkak bir şirket, bir toplum malı olarak yapılırsa, işte o zaman daha iyi, daha güzel, daha üstün olarak yaşar ve gelişir. Bu sebepten muhakkak Müslüman ticaret ve sanatkârların birleşmesi adeta farzdır.”

Hocaefendi’nin Türkiye’nin sorunlarına getirdiği çözüm önerileri düşünce düzleminde kalan fikirler değildi. Bizzat teşvikiyle kurulan ve zamanında Avrupa’nın en büyük fabrikası olan Gümüş Motor bu anlamda güzel bir örnektir. Nuri Topbaş, Hulisi Topbaş, Hasan Uğur gibi birçok girişimci ve onun yakınları Hocaefendi’nin isteği ile Gümüş Motor’a ortak olmuştu. Onun Gümüş Motor örneğindeki gibi “Hayırlı işlerde acele ediniz” düsturunca fikirlerini nasıl hayata geçirdiğini Nazif Gürdoğan şöyle anlatıyor:

Hocaefendi, 1980 yılının yaz aylarında bir Cuma namazı sonrasında evinde bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda genel bir durum değerlendirmesi yaptı. Gençlerin sokakta boş yere vakit kaybettiklerini söyledi. “Bir vakıf kurup, yayın ve kültür faaliyetlerini desteklemeli, kendi kaynaklarımızı biraraya getirip en uygun şekilde kullanmasını öğrenmeliyiz. Hemen şimdi bir vakıf kuruyoruz” dedi. Bunun üzerine Es’ad Coşan Hoca, başta Hocaefendi olmak üzere toplantıya gelenlerin, katılabilecekleri para miktarlarını yazdı. Böylece, kültür hayatımızda önemli yeri olan bir kurumun temelleri atılmış oldu.

Siyasette yeni bir ’damar’a öncülük etti

Hocaefendi, mevki, makam ve para tutkunu olmaktan kurtarmaya çalıştığı öğrencilerini bir yandan da Türkiye’nin yönetimine talip olmaya yönlendiriyordu. Çünkü Türkiye’nin ancak mevki ve makam düşkünü olmayan insanlarla kalkınma sağlayacağına inanıyordu. Bu düşüncesi yıllar geçtikçe İslami hassasiyete sahip insanların Türkiye siyasetinde yeni bir “damar” oluşturmalarına neden olacaktı… Hocaefendi’nin ekonomi ve siyaset alanındaki fikirleri 1960’lı yılların sonlarında özellikle Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev yapan ve daha sonraları da çeşitli dönemlerde hükümetlerde görev alan öğrencilerine ilham kaynağı olmuştu…

Herhangi bir siyasi kişiye doğrudan engel olmadan bütün siyasetçilerle ilgilennmeye çalışan Hocaefendi’yi hemen hemen her partiden siyasi ziyaret etmiş, bazıları da onun hem gönül eğitiminden hem de fikirlerinden istifade ettikten sonra siyasete girmişti. Bunların arasında en çok bilineni merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dır. Merhum Av. Yusuf Türel bir röportajında şöyle diyordu:

’Bu çocuğa dikkat edin!’

Turgut Özal, Zeyrek Camii’ne geliyordu. O zaman Turgut, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde talebe idi. Kardeşi Korkut da inşaat bölümünde idi. Onlar tâ o zaman (dergâha) devam ediyorlardı. Turgut tabii Ankara’da olduğu için her namazda bulunmazdı. Ama geldiği zaman mutlak surette buraya gelirdi. Cuma namazlarını İskenderpaşa’da kılar, namazdan sonra Efendi Hazretleri’nin odasına gelir, diz çökerdi. Sükunetle Hocaefendi’yi dinlerdi. Yine bir gün aynı vaziyette Cuma’dan sonra bizim de bulunduğumuz bir sohbetin ardından Hocefendi bana “Hacı Yusuf Bey, Hacı Yusuf Bey, bu çocuğu takip edin” dedi. Turgut o zaman DPT’de müsteşardı.

Hocaefendi’nin siyasilere karşı tutumu menfaate yönelik olmamış, siyasette hassas bir denge gözetmiş ve kendisini ziyarete gelen birçok ünlü isme birlik ve beraberliği öğütlemişti. Tercih yapma durumunda ise ülkesinin çıkarını ön planda tutmuştu…

Ahlâkıyla, yaşantısıyla, tebessümüyle, yaratılanı Yaratan’dan dolayı seven ve kucaklayan felsefesiyle gönülleri fetheden Hocaefendi, siyasi, sosyal ve iktisadi alanlarda da “imanın” hakim olması için çalışmış, geriye imzalı imzasız birçok eser bırakmıştır. Vakıflar, dernekler, ticari kuruluşlar, çeşitli yayınlar… vb arasında belki de en önemlisi, kalplerine seslenmek için ömrünü harcadığı, vefatında mahşerî bir kalabalık oluşturan sevenleriydi.

1979 yazında uzun süre kalmak için gittiği Hicaz’dan 1980’in Şubat ayında hastalanarak geri dönen Mehmed Zahid Kotku (r.a.h.) midesinden ameliyat olur. Kısmen sağlığına kavuşur ve hacc mevsimi gelince tekrar Hicaz’a gider. Bu onun son haccı olur. İstanbul’a dönüşünden bir hafta sonra 13 Kasım 1980 Perşembe günü öğleye yakın dâr-ı bekâya irtihal eyler. 14 Kasım’da Süleymaniye’deki feyz aldığı üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolunur.

Hocaefendi’nin vefatından bir hafta önce haccdan dönerken, Medîne-i Münevvere’de yaptığı konuşmadaki şu sözleri onun yaşam felsefesinin hem bir özetiydi, hem de attığı maddi ve manevi temeller üzerinde yeni binalar kuracak olan sevenlerine bıraktığı mirası:

Ne dervişlikte, ne şeyhlikte, ne imamlıkta iş yok.. İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte… İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte… İş, Allah’a kul olabilmekte.

Her zaman ileri görüşlüydü

İnsanların yaratılıştan gelen tabiatını çok iyi görüyor ve orada eksik olan şeyi bulup yerine koyuveriyor. O konunca insan mükemmelleşiyor veya en azından büyük bir eksik gideriliyor. Bu eksikliğin giderilmesiyle insan kalbi insanın uzuvları üzerinde etkili oluyor ve belki de insanın Hakk’a yönelmesi sonucunu doğuruyor. Çok kısa bir dönem ders almış insanlar bile hayatlarını idame ettirirken büyük nimetlere mazhar olmuşlar ve nimetler ellerine geçince de gerçeği yaşamak ve yaşatmak için büyük gayret sarfetmişler. Demek ki programlanma konusunda çok büyük yararlar görülmüş dergâhtan. Burada Hocaefendi’nin ileri görüşünün tesirlerini görüyoruz. Siz 60’lı yıllardan itibaren diyeceksiniz ki bu mühendisler ileride çok iş yapacak insanlar. Bunlar Türkiye’nin taşını toprağını sanayiini etkileyecekler. Öyleyse ben teknik kişilere yöneleyim diyor Hocaefendi. Bunu görmek ve daha sonra bunun meyvelerini almak çok güzel bir şey. O zaman bazı kişiler bunun yanlış olduğunu düşünmüşler ama Hocaefendi, “Hayır, bu en güzeli” demiş ve bugün onun tesirlerini görüyoruz. (İslam Dergisi, Kasım 1996, Sayı: 159.)

Türkiye’de bir çığır açtı

O’nun açtığı bir çığır var Türkiye’de. Hakikaten bir çığırdır bu. Politikada bir çığırdır. Sosyal hayatta bir çığırdır. Çok enteresan şeyler başlatmıştır Hocamız. Türkiye’de sanayileşmenin çok mühim dev eseri Gümüş Motor’u o kurmuştur. Yani bir Hocaefendi olarak, ilk defa çok mühim bir tesis kurma konusunda bizi irşad edip de bu çalışmaları yapması çok enteresan. Toplantılarda, istişarelerde bizzat ben de bulunmuştum. Hatta ben yaşça biraz küçük olmama rağmen, herkese sırayla soruluyordu, yani bu fabrikayı Çatalca tarafında mı kuralım, Gebze tarafında mı kuralım? Herkes konuşurken sıra bana gelmişti. Bana düşmez, ben henüz ortaokul-lise talebesiyim filan demiştim. “Yok, sıradan herkes sözünü söyleyecek” diye bizim de fikrimiz alınmıştı. Yani böylece her sahada, her vadide tesirleri vardır. Ben İlahiyat Fakültesi emekli profesörüyüm. Edebiyat Fakültesi’nde okudum. Bazı şeyler kitaplardan alınamıyor. Ancak üstadlardan çıraklık-ustalık yoluyla öğrenilebiliyor. Ben onun ilahi ilimlerde de olduğunu gördüm, yaşadım. Çünkü İlahiyat Fakültesi’nde her çeşit, hadisten, tefsirden, fıkıhtan, kelamdan kitap bize yağardı. Okurduk, incelerdik, imtihanlarına girerdik, jürilerde bulunurduk. Ama Hocamız’ın bazen bir sözü bizi o kadar şaşırtırdı ki, nasıl olmuş da bunu böyle kavrayamamışız diye şaşırırdık. Dinde fakih olmaktan, dinin esasına âşina olmaktan, manevi bir kaynaktan, ulûm-u diniyye’ye vakıf olmaktan doğan bir üstünlüğü vardı Hocamız cennetmekânın. Allahü Teâlâ Hazretleri bir kulunu sevdi mi, başka insanlara da onu sevdiriyor. Ve Resulullah’a karşı olan o muhabbetinden miras geliyor galiba.

YERLİ DEĞERLERİ YENİDEN CANLANDIRDI

Türkiye’nin meselelerini ele alışındaki hareket noktası önemlidir. Hocaefendi, evrensel bir düşüncenin temsilcisi olarak, yerliliğe yeni bir yorum ve canlılık getirdi. Evrensel olanla yerli olanın ahenkli uyumunu sağladı. Bu çok önemli bir hususiyettir… Türkiye’nin, son 300 yıllık tarihinde, ithal düşünceler önemli bir yer tutar. Mehmed Zahid Efendi, Birinci Dünya Savaşı’nın en acılı dönemlerini ve sonuçlarını yaşamış birisi olarak, meselelerimize kendi kaynak ve şartlarımız doğrultusunda çözüm aranması gerektiğini savundu. Ve yerliliği, yerli düşünce ve üretimi öne çıkardı. Bunu yaparken de, evrensel değerleri ve gelişmeleri ihmal etmedi, yakından takip etti. Dünyadaki gelişmelerin ihtiyaçlarımıza, sosyal gerçekliğimize uygunluğu üzerinde durdu. Bu girişimleri hayatın her alanında kendisini gösterdi. Mesela, çağımızın en etkin kuruluşlarından kabul edilen sivil toplum örgütlerinin, ülkemizde canlanmasında etkili bir şahsiyet. Önemli bir geçmişe sahip vakıf ve dernekler kuruluşlarını ona borçlu. Yerli sermayenin gelişmesi için yaptığı teşvikin tesiri de bugün daha iyi anlaşılıyor. Kendi sanayimizin kurulmasını gündeme getirdi. İncelemelerde bulunmak üzere yurt dışına çıktı. O dönemlerde, bir tabu gibi görünen yerli sanayinin kurulmasıyla ilgili korkuların aşılmasını sağladı. Gümüş Motor girişimi bunun önemli örneklerinden birisidir. O devirlerde bir sanayi kuruluşunun temelini atmak hocaefendiler için alışık olunmayan bir tabloydu.

Daha detaylı bilgi için

http://www.akradyo.net/yeni/yad1.asp

http://www.iskenderpasa.org/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir