GÖZÜ SAATİNDE BİR ADAM

Akrep ve yelkovan biri uzun diğeri kısa iki solucan gibi sürünmüyor, iki tay gibi koşuyor zamanın ovasında. Gözü saatinde olan adam, gözleri saatlerinden başka her yerde olanları hayrete düşürüyor. 4.55’te uyanıyor her sabah. İki fincan çay içip yazı masasına oturuyor.


Demirciler örslerinde akkor haline gelmiş cevhere biçim verirken o “örsüm” dediği masasında aklını döğüyor. 7.45’te ayağa kalkıp dolaşmaya başlıyor odasında, beş saatlik dersine gidecek. 7.50’de şapkasını takıyor başına. 7.55’te bastonunu alıyor eline ve tam sekizde arabasına biniyor. İnsanlar ona bakarak ayarlıyor saatlerini. Aynı vakitlerde aynı yerde oluyor gözü saatinde olan adam. Aynı güzergâhlarda yürüyor. Sonraları “Filozof Yolu” adı verilen ağaçlı caddede bir saatlik günlük yürüyüşüne çıktığında komşuları saatlerini 15.30’a ayarlıyorlar. Kırk yıl içinde sadece iki kez bozuyor mutat yürüyüşünü. İki kez sınırı geçip gözden kayboluyor. Bir seferinde Rousseau’nun yeni çıkan kitabını bir an önce görmek, diğerinde Fransız Devrimi’nden haber almak için. Pascal’ın düşünen bir kamışa benzettiği bu naif adam, “Darda kalsaydım, en son satacağım şey saatim olurdu!” diyor.

Kant’ın zamana ihtiyacı var. Doğduğu Königsberg’i seksen yıllık ömründe bir kere bile terk etmeyişi bundan. Kant’ın zamana ihtiyacı var. İki kez deneyip evlenemeyişi bundan. Kant’ın zamana ihtiyacı var. Aklın balyozunu kara bir gölge gibi inançların üzerine düşüren “aydınlanmacıların” putlarını, “Kritik der reinen Vernunft- Saf Aklın Eleştirisi”yle un ufak edecek bir zamana ihtiyacı var çünkü. Kant’ın zamana ihtiyacı var. Kavgalarla çalkalanan kanlı bir dünyayı, yüksek hukuk çağına, “Farklı alanlar üzerinde egemen olsalar da yeryüzü tüm insanlarındır,” çığlığıyla davet edebileceği bir zamana ihtiyacı var onun. Kant’ın zamana ihtiyacı var. Von Hippel, “Der Mann nach der Uhr- Gözü Saatinde Bir Adam” komedisiyle güldürmeye çalışsa da insanları ona, kapalı gözleri açmak için gözünü saatten ayırmamaya ihtiyacı var Kant’ın. Değil mi ki zaman ve mekan eşyayı bize olduğu gibi değil, renkli gözlüklerinden geçirip değiştirerek verir ve biz gözlüğün çerçevesinden dışarı çıkamayız. Değil mi ki ulaşamayız bir türlü eşyanın hakikatine!

Herder, “Onun dili şimdiye dek insan dudaklarından dökülmüş en derin dildir,” diye yüceltiyor madem onu. Bakalım derinlik nedir, ne diyor bilgi felsefesinin kurucusu? “Sınır” diyor mesela. Her bilgi alanının ilkeleri olduğundan söz ediyor. Aklı, “teorik”, “pratik” ve “estetik” olmak üzere üçe, bilgiyi “çözümleyici”, “sentetik”, “deneysel”, “önsel” olmak üzere dörde ayırıyor. Bilgiyi duyularla aklın kesişme noktasında ararken, her sentetik hükmün ilmî bir bilgi olmadığını söylüyor. “Eğer duyularımız bize hükmümüzün maddesini verirse ve aklımız da gerekli çimentoyu tedarik ederse bilgi mümkündür,” diyor. Aklın sınırlarından söz ediyor, sınırlı aklın kuşatmada yetersiz kalacağından Tanrı’yı ve ruhu. İlhamı önemsiyor bu noktada. İnsan ruhunda gizli gizli çağıldayan o berrak nehri. “Niyet”i temeli olarak görüyor hayatın ve diyor ki: “Dünyada en iyi şey kâr zarar hesabı yapmadan ‘iyi irade’ye tâbi olmak, “iyi niyet”i izlemektir. Her insan başkalarından öğrenmeksizin içinde hisseder bu iradeyi. Çıkarınızı düşünmeksizin görevinizi yapınız. Mutluluk budur. Vazifenizin ne olduğunu hissedersiniz içinizde; işte onu yapınız! Bunu yapmak zordur, diyeceksiniz belki, menfaati vazifeye, refahı ahlaka feda etmek… Fakat ancak bu suretle insan hayvanlıktan ayrılır.”

Kant altmış dokuz yaşında ve zamana ihtiyacı var. ‘Din Üstüne Bir Deneme’yi kaleme almalı yaşam bitmeden. “İnanışlar ve törenler, dinin bir deneyi olarak ahlâksal bir mükemmelliğin üstüne çıkmaya kalktı mı, din kaybolmuş demektir. İsa, Tanrı ülkesini yeryüzüne yaklaştırmıştır. Ama yanlış anlaşılmıştır. Ve Tanrı ülkesi yerine, rahiplerin ülkesi kurulmuştur içimizde. İnanışlar ve dinsel törenler, iyi hayatın yerini yeniden almıştır. İnsanlar da dinle bir araya geleceğine, binlerce mezhebe ayrılmıştır,” diyerek kızdırmalı Kilise’yi. Kant 71 yaşında ve zamana ihtiyacı var, kanla beslenen kralları kızdırmak için: “Daimi Sulh İçin Taslak”ı kaleme almalı hayat bitmeden. “Amerika kırmızı vahşileriyle Avrupa vahşileri arasındaki fark, birinciler düşmanlarını bazen yerler. İkinciler ise düşmanlarını tebaları arasına sokarlar ve bunları daha geniş istilalarda aletleri olarak kullanırlar.”

Kant seksen yaşında. Zamanı bitti. Mezartaşında şu cümleler yazıyor: “İki şey ruhumda hayranlık ve saygı uyandırır. Biri üzerimdeki yıldızlı gökyüzü, diğeri içimdeki ahlâk yasası, hak duygusu!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir