Güneşi görmek için batıya değil doğuya bakalım

Yazarımız Ayşe Sevim`in Milli gazete yayınlanan röportajında ödül alan kitabını konuştu,

TYB tarafından “Güneşe Yolculuk” isimli eseriyle geçen yılın “çocuk yazarı” seçilen Sevim`le eseri ve yazı macerasını konuştuk…

Güneşe Yolculuk isimli kitabınızla Türkiye Yazarlar Birliği tarafından çocuk kitabı dalında yılın kitabı ödülünü aldınız. Bu kitabın ortaya çıkış serüvenini anlatır mısınız?

– Tabii ki, Güneşe Yolculuk, Peygamber Efendimizin hayatını anlatan bir roman. Şule yayınları çocuk dizisine başlamıştı ve Peygamber Efendimizin hayatını anlatan bir çalışma yayınlamak istiyordu. Bana teklif ettiler. Açıkçası bu benim kendi kendime cesaret edebileceğim bir şey değildi. Yani bahsettiğiniz kişi herhangi bir lider, bir kuramcı yahut bir din bilgini değil. Kainatın uğruna yaratıldığı insan. Yazacağınız her kelime çok mühim.Bu teklifi o sırada hamile olduğum için kabul ettim. Yani böyle masum bir şeyle Allah yanlış yapmama müsaade etmez diye geçti içimden. Haftalarca Beyazıt Kütüphanesi`ne gidip pek çok siyer kitabı inceledim. Sonra yazma kısmı başladı. Bin bir kapılı bir hayal ülkesine atıldım sanki, açtığım her kapı beni bir öncekine benzemeyen lezzetli bir evrene buyur etti. Peygamber Efendimizin zamanına gittim, ağaç oldum, masal kahramanlarıyla dolaştım, duvarların içinde seyahat ettim, tespih tanesi kılığına girip savaşlara katıldım, kendi gölgemle kavga ettim vs. Yani kahramanım olan Zehra ne yaptıysa ben de aynısını yaptım.

Siz, aynı zamanda şiir ve eleştiri yazılarıyla da tanınan bir imzasınız. Çocuklar için yazmak nerden aklınıza geldi. Bu alanda kalem oynatmak riskli değil mi?

– Nisan ayında gökyüzünden inen ilk yağmur damlasıyla alakalı bir hikaye vardır. Bu damla çok kibirlidir. Kendini o kadar beğeniyordur ki kendi güzelliğiyle sarhoş olmuştur. Kendine hayran hayran yeryüzüne doğru ilerlerken aşağıda denizi görür. Denizin büyüklüğü, güzelliği karşısında yağmur damlası şaşkına döner. Artık o mahvolmuştur. Onun için tek çare denize karışıp onunla bütünleşmektir. O yağmur damlası benim, yazı da deniz. Benim için yazının içinde yok olmaktan başka bir çare yok. Bu yüzden bu büyük denizin içine girdiğimde kendimi hiç kısıtlamadım. Beni bu sarhoşluk kenti bazen şiirle, bazen hikayeyle, bazen eleştiriyle, bazen senaryoyla, bazen çocuk hikayeleriyle sahile attı. Hangi dalgayla atarsa atsın ona olan saygım arttı. Tabii dalgaların şiddeti farklı oluyor. Minik bir dalgayla bir fırtınanın bıraktığı etki aynı değil. Ama ikisi de güzel. Yani şiir yazmak da çocuk hikayesi yazmak da benim için çok özel bir şey. Yeter ki yazmanın kapısından kovulmayayım. Güneşe Yolculuk yayınlandıktan sonra pek çok kişi tarafından “kitabın gerçekten iyi, bu senin şairliğinin ve diğer çalışmalarının önüne geçebilir” diye uyarılar aldım. Ben öyle düşünmüyorum. Cahit Zarifoğlu`da çocuk kitapları yazdı. Üstelik o da bu kitaplarıyla Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı ödülünü almış. Ben bu sözümle kendimi onun gibi bir şairle eş tutmuyorum yanlış anlaşılmasın, sadece bir vakıadan bahsediyorum. Bence bu bir sorumluluk, yani benim adım böyle bir işten nasıl etkilenir işi değil. Çocuk edebiyatı mühim bir alan. Bu işi kabul etmemdeki en büyük sebeplerden biri de Peygamber Efendimizle alakalı yazılmış çocuk kitaplarının çoğunu beğenmememdi. Hem beğenmeyip hem de kenara çekilemezsiniz. Ben çekilmedim.

Artık kimse çocuklarına doğu masalı anlatmıyor

Çocuk dünyasına seslenirken, bugünkü yazarların fark etmediği birçok yerli duyuş ve duruştan söz edebiliriz. Sizin yaklaşımınız nedir?

– Bu konuda hassas olduğumu söyleyebilirim. Sadece çocuk edebiyatında değil diğer çalışmalarımda da eserlerimi pişirdiğim ateş için odunları bizim olan ormanlardan taşıyorum. Çünkü bizi biz yapan öğelerden vazgeçersek bir gün aynaya baktığımızda karşımızda başka yüzler göreceğiz. Ne yazık ki özentinin bulaşıcı bir hastalık gibi her haneye girdiği şu günlerde bize ait olanın güzelliğini izah etmek çok zor. Artık kimse çocuklarına doğu masalı anlatmıyor. Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses, Hansel ve Gratel, Sindrella… vs. Bunun yanında bizden anlatılırsa Nasrettin Hoca ve Keloğlan hepsi bu. Oysa bizim çok güzel masallarımız var. Fakat hiç ayna görmemiş dünya güzeli bir kadın gibi kendi güzelliğimizden bihaber dolaşmayı tercih ediyoruz. Sizin de söylediğiniz gibi pek çok yazar da aynı hatanın pençesinde. Onlar kültürümüze dair bir şeyler söylediğinde vahametle görüyoruz ki sözleri bir batılının söyleyebileceklerden farklı değil. Yani kültürünü benimseyip bu benimdir diye yazmıyor yazılarını, oryantalist bir metin var ortada. Bu bence çok acı bir şey. Ama popülist olmak, dikkat çekmek yada elini taşın altına koymamak için bu şekilde davranıyorlar. Çoğunun da yerel olmak gibi bir derdi yok. Çocuk edebiyatında ise çocuğa bir kimlik vermek için bu konuya özellikle dikkat edilmesi taraftarıyım. Zaten televizyon, Hoolywood sineması, bilgisayar oyunları, vb. yüzünden çocuklar kendilerine ait kültür hazinelerini bilmeden ve benimsemeden büyüyorlar. En azından yazı gibi kutsal bir vasıtanın bu açığı kapatması gerekir. Kendi adıma Güneşe Yolculuk isimli kitapta buna oldukça dikkat ettim. Kurguda romanın kahramanı Zehra zaman ve mekan içinde seyahat ediyor. Bunu tasavvuftaki tayyi mekan ve tayyi zaman kavramıyla açıkladım örneğin. Yine onun eşyalar ve hayvanlarla konuşabilmesi de Allah`ın gözündeki perdeyi kaldırmasıyla gerçekleşti. Yani Zehra toz zerreleriyle konuşabiliyorsa bu bir rüya yahut hayal değil, bizde var olan bir değerin yansıması. Yine Zehra`nın bir yolcuğunda kendisine bir masal kahramanı olan Mersina eşlik ediyor. Mersina bir doğu masalı, içinde şehzadesi olan, perisi olan, gözyaşlarıyla seccadeler işlenen bir masal… Kitapta İbn-i Hazm`ın, İmam Şâfii`nin de şiirlerinin geçtiği yerler var. Zaten bu kitap böyle şerbetlerle tatlandırılmasaydı eksik kalırdı. Çünkü bahsettiğiniz kişi Peygamber Efendimiz. Onun hayatını yazarken güneşi görmek için batıdaki değil doğudaki pencereleri açmanız gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir