Günle Sonsuzluğun Kesiştiği An

Etrafını altı sandalyenin kuşattığı çıplak bir masa, üzerine konulacak elleri bekliyordu. Saatin çakmağı masayı aydınlattığında yerini herkesten önce alan Victor Eremito, ellerinden önce “Ya- Ya da” adlı kitabını masanın üzerine koydu.

İkinci konuk Johannes de Silentio’ydu. Onun ellerini geride bırakan kitabının adı “Korku ve Titreme”ydi. Çok geçmeden Constantin Constantius da sandalyesini çekti ve ilk iş olarak çıplak masayı “Yineleme” adlı kitabıyla örtmeye çalıştı. Ardından Johannes Climacus oturdu sandalyesine nefes nefese ve “Felsefe Parçaları ya da Bir Parça Felsefe” adlı kitabıyla masanın örtüsünü büyütmeye çalıştı.

Saatin çakmağı iki kez daha aydınlattı odayı ve önce Vigilius Hefniensus’u arkasından da Hilarius Bogbinder’i oturttu masaya. Böylece “Kaygı Kavramı” ve “Yaşam Yolunun Durakları” da diğer kitaplarla bütünleşerek örtüyü tamamladılar. Kitaplarında zaman zaman birbirlerini eleştirseler de, bu altı yazar önce ellerini sonra kelimelerini birbirine uzatmışlar, günün sonsuzla kesiştiği ânı çerçevelemeye çalışmışlardı. Aralarında ne konuştuklarını kimse bilmiyor.

Bilinen bir süre sonra kapının çaldığı ve Soren Kierkegaard’ın masaya ellerini koyarak yedi çift elin bir çift ele dönüştüğüdür. Toplantı bitmiş olmalıdır ki Kierkegaard’dan başka kimse kalmamıştır masada. Toplantıya son veren bu gizemli adam, bir başına karanlıkta yürüyenler gibi ıslık çalmadıysa da, kısık bir sesle şöyle mırıldanmıştır kendi kendine: “Herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vaktinin geleceğini bilmiyor musun? Hayatın her zaman kendisiyle alay ettireceğini mi sanıyorsun? Bundan kaçmak için gece yarısından biraz önce sıvışabileceğini mi zannediyorsun? Yoksa ondan dehşete kapılmıyor musun?”

21 yaşında annesini kaybeden Kierkegaard, ölümün dehşetiyle ilk satırlarını yazmaya başlamıştı güncesine. Yıl 1834’tü ve genç Danimarkalı hayatta yapacağı şeylere karar vermeden kendisini tanıması gerektiğini düşünüyordu. İnsanın ancak kendi içine döndüğünde özgürlüğü keşfedebileceğine inanan Kierkegaard, bunun dünyada istediğini yapma değil, ‘kendini bilme özgürlüğü’ anlamına geldiğini vurguluyor, İnsanı Tanrı’yla tanıştıracak bu eylemi Tanrı’yla insan arasındaki boşluğu dolduracak bir “İnanç Sıçraması” olarak tanımlıyordu.

Annesi ve beş kardeşinin ölümünü babasının Tanrı’ya isyanıyla ilişkilendiren Kierkegaard, daha sonra ele alıp irdeleyeceği korku, ironi, inanç ve özgürlük kavramlarının çekirdeklerini daha o günlerde ekiyordu zihnine. 24 yaşındayken henüz 17 yaşında olan Regine Olsen’e âşık olduğunda, birkaç sene sonra bu bağı kopartabileceğini aklının ucuna bile getirmemiş ancak evliliğin, sorumluluklarını yerine getirmede bir engel oluşturabileceğine dair korkusu çok sevdiği nişanlısıyla birlikteliklerine son vermişti. İşte genç filozofun hayatındaki kırılma noktası! İşte Kierkegaard’a her eserini takma bir adla yazdırıp, her seferinde okuyucunun karşısına yeni bir yüzle çıkartan kaos. İşte Regine Olsen’i mihenk taşı yapıp hayatı onun miyarıyla değerlendiren bakış…

Hakikatin insanın alışkanlıklarıyla sınanmadan, bağımlılıklarıyla yüzleşmeden ortaya çıkamayacağını öngören Kierkegaard’ın ironi kılıcını çekmesi uzun sürmemiş, düşüncenin bu yeni şövalyesi ilk olarak “Sadece Bir Kemancı” romanı dolayısıyla Hans Christian Andersen’in boynunu uçurmuş, feminizmin öncülerinden İsveçli yazar Fredrika Bremer’in “Hayatın Başkalaşımları” üzerine tartışma önerisini ise “Kimsenin davetini getirmeyin bana, çünkü dans etmiyorum!” sözleriyle reddetmişti. Kendini bir “Din Ozanı” olarak tanımlayan Kierkegaard, Kilise’nin dogmalarına karşı çıkarak Hıristiyanlığın özüne dönmesi gerektiğini ileri sürmüş, inancı bir “varoluş ödevi” olarak niteleyerek ölümcül bir hastalık olan umutsuzluktan kurtulmaya çağırmıştır insanı. Pek çok eser vermiş olsa da ona göre en büyük yapıt “inanç üzerine kurulmuş bir yaşam”dır ve insan ancak yaşadığı zamanla sonsuzluğun kesiştiği anda yapmış olduğu seçimle sonsuzluğa adım atarak kafesteki çırpınışından kurtulabilir.

Tanrı’nın Kilise ve ruhban sınıfını eleştirmekle kendini görevlendirdiğine inanan Kierkegaard “İsa Resmî Hıristiyanlığı Nasıl Yargılardı?” kitabı üzerine aldığı tepkilere aldırmamış, karikatürlerinin çizilerek alay konusu yapıldığı günlerdeki “Nerede bir kalabalık varsa hakikatsizlik oradadır” görüşünü yineleyerek mizah kılıcıyla öldürülmek istenen bir “kahkaha şehidi” olmaktan korkmayacağını göstermiştir. Bu uğurda tek başına bir dergi çıkaran Kierkegaard, çalışmalarının yoğunluğu yüzünden hastalanmış, son parasıyla dergisinin onuncu sayısını matbaaya verip veda etmiştir hayata. Son sözü değilse de “SON YARGI”ya dair bir sözü vardır ki unutulmaz: “Son Yargı’dan sonra cehennemde yalnızca bir günahkâr kalırsa ve o ben olursam, o dipsiz kuyudan Tanrı’nın adaletini kutlayacağım!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir